Birgün Gazetesi nefis bir hamleyle, Eleştirel Kültür! isimli aylık dergiyi çıkarmaya başladı. Memleketin alternatif(!) kültüre boğulduğu zor zamanlarda, açıkça sistem karşıtı olduğunu bildiren yayınları özlemiştik. Aylar süren hazırlıkların ve emeğin sahne arkasında yer alan EK! Editörü Mustafa Erden Kahveci, EK! nedir, söylediği nedir, derdi nedir, Futuristika’ya anlattı. EK! Her ayın birinde, Birgün ile!

Futuristika!: EK! fikri nereden çıktı? Bir altkültür/karşı kültür yayınının Türkiye açısından önemi nedir sence?

Mustafa Erden Kahveci: Şunu belirtmem gerekiyor. Altkültür değil de, karşı kültür… Yani makinenin ya da sistemin karşısı, öteki makine!

Artık biliniyor, altkültür sistemin beslediği bir zemin, onun araç-gereçleriyle işliyor. Bizim düşüncemiz de bunun üzerinden şekillendi zaten. Tzara’nın dediği gibi küçük harfle sANAT! Sunağına her gün tükürmemiz gereken iki yüzlü burjuva söylemi yani, büyük S!… Ve tabii kültür, başka bir deyişle, benim her zaman için direniş olarak algıladığım yer. Peki bunu nasıl yaparız, işte bu zor, çünkü görünür olduğun anda ele geçirilmişsin demektir. Sistem bunu sever, çünkü böylece kontrol etmek kolaylaşır… Buna rağmen yazıyoruz, fikir üretiyoruz çünkü yazı dünyayı değiştiremeyebilir, ama bir çocuğun elinden tutar… Ben böyle düşünüyorum. Türkiye koşullarına baktığımızda ise bunun temelinde 68’in olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Şu Camus’nun taşı her gün yokuşa taşıyan karakteri var ya, işte tam olarak öyle, denemek, bıkmadan ve usanmadan… Kısacası EK! bir deneme/dir, ya da şöyle diyelim pratiğini geçmişten alarak o taşı sırtlanan, bu kadar iddialı yani, çünkü başka çaresi yok.

Kültürü direniş alanı olarak algıladığını söyledin. EK! bu yanıyla, hangi kesimlere hitap edecek?

Açıkça söylemem gerekiyor, EK!’in bir hedef kitlesi yok, ama bir hedefi var. O da iktidar denilen o şeye “bak, kuş geçiyor!” demek :) Kim diyordu, Marcos mu? “bizler umudun profesyonelleriyiz” diye… EK!, işte dünyaya buradan bakıyor.

Kesimler, meslek grupları, ya da kemalist terminoloji :), bunu sorduğun sorunun içinde zararsız gibi duran sözcük için söylüyorum, biraz bu kapitalistetimolojiye yakından bakmak gerekiyor :) Biliyorsun Kapital, Öküz demek, şaka gibi, bence direnişin içine sözcükler de giriyor, dili değiştir, bak gör, dünya nasıl değişiyor… Haydi o zaman, şöyle diyelim, EK! evde oturanlar için değil.

Dili değiştirmek diyince, “kelimeler ve silahlar aynı şeylerdir; ikisi de gebertir” demişti Leo Ferre. Kendini muhalif hisseden, sistemde bariz bir sıkıntı olduğunu gören, ancak politik olarak belirli tanımlara girmek istemeyen insanlar var. Belki de asıl ulaşılması gereken, henüz karşı çıkma zamanının gelmediğini düşünen ya da tümüyle umursamayanlardır, ne dersin?

Yani kendini belirli tanımlara sokmak istememek gibi bir kararı aldılarsa bu onların tercihi, kaygan zemin en tehlikeli nokta, ki biliyorsun, liberalizmin en çok sevdiklerinden, liste başı yani. “Kendimi bugün çok muhalif hissediyorum.” E buyur hisset öyleyse, ama neye kime karşı? Sistemde bariz bir sıkıntı varsa, bunu değiştirmek için hareket etmemiz gerekmiyor mu? Leo Ferre kısır, edilgen bir melankoli, – yani burjuvamelankolisi diyelim ona, biraz komik olsun – üretmedi ki hiç, koş! dedi, yumruğunu kaldır! dedi. Demedi mi yoksa…

Şunu belirtmek gerekiyor belki de, insanın dünya değişirken kendini değişiyormuş gibi hissetmesi bence büyük bir yanılgı. Müdahale etmelisin. Biz niye Festus Okey’in hakkını savunuyoruz öyleyse, neden devletin karşına geçip, hop dur bakalım, bu çocuk yalnız değil! diyoruz…. Yine belirtmek istiyorum, biraz daha komik olsun; çok düşünmek bir burjuva alışkanlığı bence, Hamlet’e bak mesela, düşünmek için zamanı bol, hem de çok bol… E o kadar düşünürsen hareket edemezsin tabii, sonunda da sen istemesen bile koşullar seni alır istediği yere taşır…

Marx’ın gönderme yaptığın “para kafalı kapitalist, el kafalı işçi”, “işçisini öküz olarak gören patron, öküz kafalı işçiden” hareketle, yeni emekçi sınıfları ortaya çıkıyor belki de. Örneğin günün çoğunu bilgisayarları başında geçiren, bir şekilde bilgisayar ve net ile iletişim halinde, çoğunlukla bilgiyi tüketen, nispeten az üreten. Ekonomik bir sınıfsal farktan çok, daha muğlak. Yaşam tarzı sınıfları oluşuyor gibi. Kültürel üretimi takip ya da katılım açısından o insanları nasıl görüyorsun?

Bu çok sinsi bir soru:) Sanırım beyazyakalıları kastediyorsun, yani düşün işte bak, tanımlamadığın zaman betimlemek ya da tasvir etmek zorunda kalıyor insan ama sonuç aynı. Bence bu bir kabile ismi değil, aksine fordizmin yarattığı insan modeli. Ben az ya da çok ürettiklerini düşünmüyorum, farklı bir üretimin içindeler. Sen şu sınıftansın demek tehlikeli! Zaten yapısalcılığa karşı yükselen eleştirinin temeli bu :)

Katkıda bulunmak isteyenler ne yapmalı? EK!nın bir karşı kültür odak noktası olma ihtimali nedir?

İşte bu iddialı olur, böyle bir şeyi arzulamıyoruz. Benim fikrim çok parçalı olandan yana, yoksa metastas:) Yani hepimiz birden… Sadece elimizden geleni yapmak istiyoruz. Yapabildiğimiz kadarını yani. Şimdi bir mail adresimiz var, onu veriyim, ek@birgun.net.

Mustafa Erden Kahveci - EK! Editörü

Hazırlık aşaması ne kadar sürdü?

Ali Şimşek ile ilk konuşmamızın üzerinden bir yıl geçti. “Nasıl kafa açarız?” sorusu… Bolca tartıştık, kavga ettik… Olur mu diye, zaten durumumuz belli, bir de ben inancımı kaybetmiştim meselelere dair. Cebimde Baudrillard ile dolaşıyordum. Fena karamsar bir dönemdi. Umut yok, ne yazılanlarda ne de başka bir şeyde.

Biliyorsun, tercihini yaptıysan işin zor… Neyse, hazırlık aşaması bitmedi, devam ediyor, süre yok, süreç var:) İlk sayı için, kendi koşullarımız içinde, elimizden geleni yaptık. Meselelere eğilirken ‘biz neyin içindeyiz?’ diye sorduk, önemli olan da bu. Tarlabaşı’nda yaşıyorum, her gün kontrol, her gün bir mevzu, şimdi şu Mor ve Ötesi’nin bir şarkısı var ‘Lacivert ordu bizi de yendi’ diye, ben işte buna kızıyorum en çok. İçinde yaşamadığı bir halkın türküsünü çağırır oldu herkes. Bunun sebebi ise çok açık, pop direniş ya da sokağa özenmek, yeni sermaye: Sokak! Şaka gibi, düşünsene, müthiş bir direniş geleneğini parodiye taşıyorsun, bu korkunç benim için.

Güncel sanatın büyük bir kısmı da böyle… Söylempolitik. Şimdi herkes direniyor, direnir tabii, çünkü iktidar dediğimiz şey artık özgürlükleri ne kadar çok sağaltırsa o kadar çok güçleniyor. Bu bir taktik! Değil mi yoksa… Buradan bakıyorum ben. Ece Ayhan’ın baktığı yerden ve şu sözünü çok iyi anlıyorum, “biz bu cumhuriyette hayvanlar gibi yaşadık!” böyle mi demişti Ayhan? İşte mesele bu, sürekli bir hazırlık halindeyiz…

“Biz cumhuriyette hayvan gibi yaşadık” demişti evet. Hikmet Temel Akarsu’dan başlayan bir liste var katkıda bulunanlar arasında. EK!nın gelecek sayılarında neler beklemeliyiz?

Evet. Akarsu’nun meselenin şekillenmesindeki payı büyük. Çok yardımcı oldu. Oluyor da. Bunun yanında Halil Turhanlı’yı da çokça belirtmek gerekiyor. Ben mesela onun yazılarıyla büyüdüm. Yeşil benzin yapmayı ondan öğrendim :) İbrahim Aydın, İlker Yaşar künyede olmayanlar… Gelecek sayıda ‘Göçmen ve göçmen politikalarına’ eğileceğiz. Aramıza yeni katılanlar var…

Bir internet sitesi ile içerik ortaklığı yapmak konusunda cesur bir hareket yaptığınızı düşünüyoruz. Güncellik kaygısı var mı?

Evet bu zor biraz, baskı ve internet yayıncılığı! Aslında uzun uzun tartışılması gerekiyor bu konunun. Herkes kendi alanında istediğini yapıyor, ortak hareket ettiğimiz bir yer neden olmasın ki… Murad Arda ile iyi konuşuyoruz. Örneğin şimdi onlar da DELİKASAP olarak ‘Göçmenlik’ üzerine eğiliyorlar.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page