[Efrim Menuck] Neyi sevdiysek yetmedi 1

Telefonla yapılan röportajların en eğlenceli yanı her an yanlış bir numarayı arayabilme ihtimalidir. Ben de Efrim Menuck’la konuşma girişimlerimin ilkinde Juan adında birini aramışım. İlk iki aramada, hatlardaki karışıklık nedeniyle birbirimizi şaşırtabilmiştik. Üçüncüdeyse, Juan iyice sinirlenmeye başlamıştı. Neyse ki, dördüncü aramayı hiç yaşamadık. Doğal olarak, sonunda “merhaba” diyen sesi duyduğumda biraz gergin olduğumu söylemeliyim. Hattın diğer ucundakinin Menuck olması bu hissi yine de dindirememişti. Godspeed You! Black Emperor’un gitaristi , Silver Mt. Zion’un (uzun adıyla Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra & Tra La La Band) bilfiil umumi yüzü haline gelen Menuck, son yirmi yılda icra edilen deneysel müziğin içindeydi hep. Silver Mt. Zion bir nevi beste projesi olarak başlasa da, grup son kertede tehlikeli, sözünü esirgemeyen bir rock grubuna dönüşmeden evvel yaptıkları müzik drone ve ambient müziğe evrildi. Grubun yepyeni albümü, Fuck Off Get Free We Pour Light on Everything, ise uzun menziller, şiddetli beyanatlar ve yüksek gerilimle bezenmiş olsa da fazlasıyla kadim bir aşk, keyif ve umut barındırıyor. Juan hakkında ise endişelenmek yersiz. Menuck röportaj boyunca oldukça hoşsohbet davrandı ve müzik basını, şarkı yazmak ve korkutucu bir dünyada çiçeği burnunda bir baba olmanın getirdiği kaygılar üzerine koyu bir sohbet ettik. 

 

The Rumpus:  Basın duyurusunda yeni albümün protest müzik albümü olarak lanse edildiğini gördüm. Neden böyle bir tanımlama tercih ettiniz?

Efrim Menruck: Açıkçası, bu albümün üzerindeki etiketle alakalı, aslında bu tanımlamaya katılmıyor da değilim. Yine de yaptığımız işe tam da bu şekilde bakmıyoruz. “Protest müzik” üzerimize yapıştırdığımız bir terim değil, benim için, daha çok, tarihsel açıdan sınırları belli olan bir şey ve bana sadece özgül meseleleri işleyen şarkıları, sivil haklar hareketiyle ilgili işleri ya da Phil Ochs’un ilk dönemlerini hatırlatıyor. Bunları sevmediğimden değil ama biz Glass-Steagall hareketi ya da buna benzer şeylerle ilgili şarkılar yazmıyoruz. Şarkılarımız biraz daha soyut işler; ama, kesinlikle şarkı sözlerinin bir derdi var.

[Efrim Menuck] Neyi sevdiysek yetmedi 2

The Rumpus: Bir derdi olmasının ötesinde, müziğinizi nasıl tarif ederdiniz?

Efrim Menruck: Bana kalırsa, genelde sadece punk rock şarkıları yapıyoruz. Böyle söylemek belki de belirli tanımlamalardan kaçınmanın bir yolu ama yaptığımız müzik bizim için mutlak surette punk rock.  Her şeyin mahvolduğu bir noktada başlayan ve bu mahvoluş karşısında yaptıklarınızla -ya daha yüksek sesle haykırırsınız ya da aslında işler eninde sonunda yoluna girecektir- sonlanan bir müzik. Bu bakımdan şarkılar oldukça basit fakat hepsinin başlangıç noktası her şeyin mahvolduğu gerçeği.

[Efrim Menuck] Neyi sevdiysek yetmedi 3

The Rumpus: Belki sadece Amerika odaklı olacak ama özellikle 2000-2008 dönemiyle birçok punk rock şarkısı Demokrat Parti’nin pazarlama aracı haline geldi. İnsanları alenen Demokrat Parti’ye oy vermeye çağırmak için yapılmış ‘Rock Against Bush’ yorumlarını hatırlıyorum. Böyle işlerin birçoğu parti şarkısına dönüştü. Bunun sizin için geçerli olmadığını biliyorum ama sizce neden insanların çoğu bu işlere onay veriyor?

Efrim Menuck:  Güzel soru. Bazı yönlerden, grup olarak, gerçek anlamda dik kafalı olduğumuz için ve marjindeki toplulukların bir parçası olduğumuz, kişisel hikayelerimiz yüzünden sıkıntı yaşıyoruz. Yaptığımızın hâkim kültürün herhangi bir parçasında hiçbir karşılığı yok, bu yüzden de bu konuda oldukça sakınımlıyız. MSNBC ya da bunun gibilerle ilişkilenmeden kıyıda köşede kalmış sıkıntılı yaşama ne şekilde biçim verebiliriz sorusu bize sınırsız bir biçimde ilham veriyor. Yani, senin sözünü ettiğin bizim için bir çeşit ayak bağıyken, sanırım birçok kişi için bu geçerli değil.

Bu noktada batılı demokrasi bizim için oldukça gülünç, dolayısıyla kendimizi herhangi bir partinin dayanağı haline getirmek düşünülemez bile ama benim açımdan insanları bunu yapmaktan alıkoymak çok güç.  Ayrıca, şu da ilginçtir ki, kocaman bir Bush karşıtı duyarlılık vardı- doğal olarak-, herkes bir araya geldi ve Obama konusunda heyecanlandı. Fakat ikinci başkanlık dönemindeyken ve her şey aynı bokun soyuyken, tüm bu insanlar şimdi ne yapıyor? Sonunda yine aynı boktanlıkla sonlandığında bir şeyi aynı oranda desteklemeye razı değilseniz, ona arka çıkabilmenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

[Efrim Menuck] Neyi sevdiysek yetmedi 4

The Rumpus: Yaygın politik problemlere meyilli insanların ana akımla bir şekilde ilişkili olduğunu düşünüyor musun? Sanırım birçok grup popüler hale geldikçe insanları harekete geçirmek konusunda kendilerini sorumlu hissediyor ve insanları oy kullanmaya çağırmanın, onları, mesela ekonomik sistemin temelleri üzerine, kafa yormaya ikna etmekten daha kolay olduğunu düşünüyor. Asıl sormak istediğim şu, marjinal konumunuz üzerinden, insanları bir şeyler yapmaları için cesaretlendirme isteği duyduğunuz oluyor mu hiç?

Efrim Menuck: Hayır. Müzik işi biraz tuhaftır çünkü ‘müzik’ dediğimizde –çok genel konuşursam, büyük bir kısmı için- hep ‘popüler müzik’ten bahsetmiş oluyoruz, garip gürültülerden oluşan bir müzik bile olabilir bu. Her şey o kadar atomize halde ki, kimse hangi bokun popüler olduğunu bilmiyor bile. Oysa, müziğin derdi insanlara ulaşmak olmalıdır – kime sorsanız “bir şarkı olabildiğince çok insana ulaşmalıdır” diyecektir- , bu nedenle ‘kıyıda köşede’ olduğumuzu söylediğimde tam da içinde yer aldığımız bu endüstriden bahsediyorum. Bu tür muhabbetlerin dışında aslında hiç de marjinal filan hissetmiyoruz. Gündelik yaşantınızda insanlarla konuşurken, daha önce olmadığı kadar büyük bir ortaklık hissiyle karşılaşıyorsunuz. Artık insanlar şeylerin boka sardığını daha derinden kavrıyor, anlatabiliyor muyum? Yine de, müziğin insanlara ulaştıracağı, aracılığıyla onları ve bu tür boktanlıkları değiştirebileceği şeyler vardır ve bu sadece bir pakettir.

Ve sonra, şarkılar yazan ve tüm olayı “sanatımla mümkün olduğunca çok insana ulaşmak istiyorum” olan bir sürü müzisyenin varlığından bahsedersiniz. Böylece, sonunda bir sürü saçmalığı reddetmekten ve çetrefilli meseleler konusunda konuşmaktan çekinen bir kültürle karşılaşırsınız. Ve dahası, karşınızda karşı koyamayan koskoca bir kültür bulursunuz. Ve bence tüm bunlar şimdilerde dünyada sürmekte olan her türlü toplumsal tartışmaya eklenmesi gereken önemli şeyler. Çelişmek gerek, kafa karışıklığı ve bir parça o alanı terk etmek gerek. Bana kalırsa, müzik her zaman bunu yapmakta zorlandı ve şimdilerde ise bunu yapabilmesi daha zor çünkü insanlar bu türden muhabbetler üzerinden yaklaşmıyor müziğe. Muhtemelen kendilerini diz boyu bu şeylerin içinde hissediyorlar, ve sanki, “kesinlikle olmaz, bu duymak ya da düşünmek istediğim en son şey” der gibiler.

The Rumpus:  Yakın bir zamanda, Silver Mt. Zion’ un artık turneye çıkmayacağını okumuştum. Hala geçerli mi bu?

Efrim Menuck:  Hayır. Önümüzdeki yıl bir sürü turne işiyle uğraşacağız. Birkaç neden yüzünden turne sayısını azaltmıştık, nedenlerin biri de Jessica (Moss) ile benim çocuğumuzun doğumuydu. Bu nedenle, Jessica hamileyken, çok fazla turneye çıkamadık, ve doğumdan sonra da turnelere bir süre ara verdik, ama bebek dokuz aylık olur olmaz, turnelere onunla beraber devam etmeye başladık. Sonra, biraz daha ara verdik çünkü Godspeed grubu yeniden bir araya gelmişti. Fakat, bu süreçte bile Mt. Zion turneye çıkmayı sürdürdü. Şimdiyse yeniden uzun turnelerde çaldığımız bir dönemdeyiz. Önceliğimiz hala sahnede çalmak, geçimimizi sağladığımız yer burası.

[Efrim Menuck] Neyi sevdiysek yetmedi 5

The Rumpus: Yani, şarkılarınızı ilk elden insanların karşısında çalmak için yazıyorsunuz?

Efrim Menuck: Kesinlikle, ve şarkıların büyük bir kısmını turneye çıkmadan önce yazıyoruz ve ancak turneden sonra kaydediyoruz. Yeni albüm için bu çok geçerli olmasa da grubun geçmişindeki işleyiş hep böyleydi: şarkılar yazılır, yola çıkılır, ve turnede çalındıktan sonra da kaydedilir. Şarkıları canlı çalmak birincil derdimiz.

The Rumpus: Dinleyiciyle ortaklaştırabileceğinizi hissettiğiniz şeyleri mi yazıyorsunuz?

Efrim Menuck: İşe önce, bir şeyler yazdığınız insanlarla birlikte yazdığınız şeyleri arkadaşlarınızla, komşularınızla ya da size yakın olan insanlarla paylaşarak başlarsınız. Paylaştıklarınızın onlar için bir şeyler ifade ettiğini gördükçe, diğerleri için de bir şeyler ifade edeceğini umut etmeye başlarsınız.

The Rumpus: Yeni albümü dinlerken, uzun şarkıların aynı bütünün parçaları olduğunu fark ettim, önceki şarkılar sanki daha doğrudan başlayan ve sonlanan şarkılardı. Grubun beş kişilik bir gruba dönüşmesinin getirdiği bir şey mi bu yoksa bilinçli bir tercih mi?

Efrim Menuck: İkisi de diyebiliriz bence. Daha önce, doğaçlama yapacağımız sahnede beş farklı işle bir araya gelir, bunları birleştirmeye çalışır, kimi zaman da parçaların bazılarında değişiklik yapmak zorunda kalırdık ama bu bir arabayı parçalara ayırmaya ve bu parçaları yeniden bir araya getirmeye benziyordu. Fakat grup beşli formunu aldığından beri, şarkıları bu uzun doğaçlamalar sürecinde oluşturuyoruz, yakaladığımız bir melodiyi olabildiğince çok melodiyle sürdürüyoruz, ve sonra başa dönüp, ortaya çıkan şeyi parçalara ayırıyoruz. Böylece şarkılar, daha öncekiler sonradan bir araya getirilmiş parçalar gibiyken,  son birkaç yılda daha tutarlı bir hale geldi. Sanırım, sorduğun şeyde, hem bu şekilde bütünsel hale getirdiğimiz şarkıları çalmaya duyduğumuz ilginin hem de grubun küçülmesiyle bu işi daha rahat yapabilmemizin etkisi var.

The Rumpus: O zaman, şarkılarınız bir melodinin varyasyonları şeklinde düşünülebilir artık, öyle mi?

Efrim Menuck: Bir nevi. Sanırım bu biraz da melodiye bağlı. Çoğu zaman, şarkılar bir anlamda bir ritmin çeşitlemeleri oluyor, rota üzerindeki varyasyonlar gibi.

The Rumpus: Basında müziğiniz hakkında yapılan yorumlarla ilgilendiğini pek sanmıyorum ama öyle görünüyor ki, birçok yazar şarkıların icraatı konusunda sadece birkaç temel unsura odaklanırken, diğer birçok noktayı gözden kaçırıyor. Gördüğüm kadarıyla Amerikan folk müziği tarzı işler sizin müziğinizden çok şey öğreniyor ama sence neden bu insanlar, yazarlar ya da müziğinizi dinleyenler, belli noktalara odaklanıp diğerlerini göz ardı ediyor?

Efrim Menuck: Çünkü, gruba dair yazılanların pek çoğu, indie rock müzik üzerine yazmayı dert edinen insanların kaleminden çıkıyor, oysa bugün, indie rock artık tarih dışı. Bu nedenle, eğer bariz bir şekilde folk, blues ya da soul ritmlerle uğraşmıyorsanız, bahsettiğiniz türdeki referanslar tabii ki fark edilmeyecek ya da anlaşılmayacaktır. Aslında bu durum, modern rock eleştirisine gelindiğinde bir tür olumsuzluğa dönüşüyor. Biz ise buna tepki vermeye çalışıyoruz. Röportajlarda sık sık kendimizi uzun bir geleneğin içinde gördüğümüzü söylüyoruz. Tabi ki eskinin içine gömülmüş bir grup değiliz ama tüm ilgimizi avangard olana vermiş de değiliz. Yeni bir şeyler yapıyoruz, öyleyse gerçek hakkında çenemizi kapalı tutmalıyız, türünden bir kavram karmaşası yaşamıyoruz. Bana kalırsa, geçmişin varlığını kabul etmeye zorlanmadığı sürece şimdiyle haşır neşir olabilen indie rock müzik eleştirisinin tarih dışılığı büyük oranda burada başlıyor.

[Efrim Menuck] Neyi sevdiysek yetmedi 6

The Rumpus: Hep bir “yenilik” hissi, daha da yenileri uğruna terk edilen yepyeni şeylerle alakalı bir saplantı hali var. Belki de bu, imajlar üretmek ve tüketmek zorunda kaldığımız dolayısıyla ifade etmeye bile zaman bulamadığımız sürecin bir parçası sadece. Bu nedenle, dediğin gibi, artık güçlü bir tarih dışılık var çünkü insanlar gençliklerinde dinledikleriyle bir müzik algısı oluşturmaya başlıyor ve bir daha da geriye dönüp bakmıyor.

[sws_blockquote align=”right” alignment=”alignright” cite=”Efrim Manuck” quotestyles=”style01″] Bir gettoda, yalnızca benim inançlarımı paylaşan insanların olduğu bir yerde yaşamak istemiyorum. Bir komünde değil, bir şehirde, dünyada, birbirimizin kuyusunu kazmaksızın yaşamayı becerebildiğimiz bir yerde yaşamak istiyorum. [/sws_blockquote]

Efrim Menuck: Büyük oranda sana katılıyorum. Bu eleştirilerin büyük çoğunluğu çok az bir ücret karşılığında hakkında yazmak zorunda oldukları bir yığın konuyla boğuşan bağımsız yazarlara ait, ve ayrıca her şeyi her daim yeni kılmak zorunda bırakan piyasa baskısı var.  Bir de, tabii internet üzerinde, sayısız içerik parçasının birbiriyle karıştığı bir süreç var ki bu süreç hiç de öyle tutarlı ve kapsamlı çalışmaları ortaya çıkaran bir süreç değil. -Burada çok genel konuşuyorum, tabii ki, yoksa internetteki tutarlı ve kapsamlı işlerin varlığını yadsıyor değilim.-Yani, evet, tüm bu şeyleri bir araya getirirsin ve sonunda ortaya birçok “yepyeni” şey çıkar. Şu, rockizm olayından, bununla ilgili tartışmalardan haberdarsın değil mi?

The Rumpus: Evet.

Efrim Menuck: Daha kuramsal müzikler hakkında yazan insanlara göre, rock müzik paketini reddeden işlerin büyük çoğunluğu ortadan kaldırılan bir dolu boktanlıktı yalnızca. Kombine edilmiş şeylerden kocaman bir demet.

The Rumpus:  Ayrıca, bana kalırsa birçok kişi müzik eleştirisine kuramsal bir çerçeveden yaklaşıyor. Senin de bahsettiğin rockizm olayındaki gibi, çıkan yazılar, müziğin özü yerine, kulağa nasıl geldiğiyle ya da bunun gibi şeylerle ilgileniyor, ki bu da sağlam bir müzik eleştirisinin önündeki engel bana kalırsa.

Efrim Menuck: Kesinlikle, ortada hep yaşadığım bir hayal kırıklığı var. Belli bir yaşa geldiğimde, Rolling Stone ve Spin dergileri, aynı bokun soyu olan, ve son derece ezici iki büyük tiranlıktı. Bu dergilerde, merak ettiğiniz, geçimini turnelerden sağlayan gruplar hakkında bir şeyler bulabilmeniz imkânsızdı. Bir dizi saçmalığın önemsendiği bir kurgudan ibaretti yalnızca. Bir yandan da, çocukken, Lester Bangs antolojisi, Psychotic Reactions and Carburetor Dung, yayınlandığında okuduğumuz, müzikle, sahneyle falan ilişkisi olan birinin subjektif olarak yazdığı şeyleri hatırlıyorum, bu yazılar o dönemlerde eksikliğini duyduğumuz işlerdi.

Şimdilerdeyse her yerde müzik üzerine yazılmış her türden yazıyla karşılaşabilirsiniz, ve hiçbiri de daha önce olduğundan daha iyi değil. Durum tam bir düş kırıklığı, bugünkü rock eleştirisini küçümser gibi görünüyor olabilirim. Yine de, bir yerlerde hala iyi çalışmalar yapılıyor dolayısıyla yeni kuşakları azımsayacak denli tutucu davranmak niyetinde değilim.

The Rumpus: Kesinlikle. Okudun mu bilmiyorum ama yakınlarda The Village Voice’da Jim DeRogatis ile yapılmış bir röportaj yayınlandı.

Efrim Menuck: Jessica Hopper’ ın yaptığı röportaj mı?

The Rumpus: Evet, o röportajda DeRogatis çok önemli bir noktaya değinmişti,  yalnızca müzik eleştirisinde değil diğer birçok şeyde de, yazarların “sıkı bir gazetecilik eğitimi”ne sahip olmadığından, gözlem ve araştırma deneyiminden yoksun olduğundan ve daha çok “ben böyle düşünüyorum, benim teorime göre bu böyledir” düsturuna sadık kaldığından bahsediyordu.

Sanki, ciddi bir nesnellik eksikliği var– aslında nesnellik demek de istemiyorum, çünkü tarih eğitimi aldım ve aldığım eğitim araştırırken bulduklarımızı yorumlamak üzerineydi- Yani, sanırım, şeylere yönelik bakış açısının temelinde, o şeyde olduğu iddia edilen değerin gerçekliğini değerlendirmek yerine daha çok “ne düşünüyorsam doğrudur” kuralı yatıyor.

Efrim Menuck: Kesinlikle haklısın. Ve bu durum oldukça iç karartıcı. Mesela aynı röportajı ben de okuyorum, sonra sen insanların bu röportajla ilgili fikirlerini okuyorsun ve bu böyle sürüp gidiyor, her yerde hep bir “siktir oradan” refleksi. Bilmiyorum yahu, açıkçası bununla ilgili saatlerce konuşabilirim. Aslında, şu anki durumun çok derininde, bu duruma içkin bir şeyler var- sadece internetin kendisinde değil. İnternet ve piyasa gücünün kesiştiği alan kendiliğinden tutucu bir alan olarak beliriyor. Bu durum ya düzelecek ya da gittikçe kötüleyecek, şimdilik düzeldiğine dair herhangi bir emare yok ama. Bu, nesnel gerçekliğin yer almadığı toplumsal bir alan. Bir şeyi gerçeklik haline getirene dek durmaksızın tekrarladığınız Cumhuriyetçi bir eko alanı. Acınılası bir karmaşa hali yani. İster tarih hakkında konuşuyor olalım ister politika, kötü bir manzarayla yüz yüzeyiz, durumun kendisi de ona tanıklık etmek de oldukça üzücü. İnsanların bundan yirmi yıl, otuz yıl, elli yıl öncesinde olduklarından daha cahil olduklarını düşünmüyorum. Hepimiz fazlaca bilgiyle donatılmış durumdayız yine de hala her şeyin içine sızan bir inkâr mekanizması var.

The Rumpus: Az önce medyanın bölünmüşlüğünden bahsettin, fakat bence otuz ya da kırk sene öncekine kıyasla bugün insanlar medya ortamıyla – bunlar, hepsi de temelde size duymak istediklerinizi söyleyen, ana akım işleri ya da belirli meselelere odaklanmış alternatif internet siteleri olabilir- daha kolay ve daha uzun soluklu bir ilişki kurabiliyor. Bu medya araçlarının ve oluşumların çoğu insanlara onları bir şeyler yapmaya zorlamadan ne kadar değerli ve zeki olduklarını anlatıyor ki insanlar gerçekten de bu türden şeylerin çekimi altında. Kendinizi iyi hissetmek adına yapılan hayır işlerinin temelinde bencilliğinizin yattığını söyleyen şu çok eski ve emektar felsefi tartışmayı bilirsin, bence bu tartışma konumuz açısından yararlı bir nokta taşıyor: sadece bir linke tıkla ve keyfini çıkar. Bir farenin deney labirentinde tuşa her dokunduğunda peyniri kapması gibi. Herhangi bir şeyi başarmak zorunda olmasanız bile hep aynı olumlu geri bildirimi alıyorsunuz.

Efrim Menuck: Kesinlikle. Mesela benim aile çevremde de internetteki yorum kutucuklarında tartışmaların başını götüren sağ görüşlü insanlar var, bu ortamlarda durmadan paylaştıkları refleksif ve sağcı her türlü fikre sahipler ama gerçekte bu insanlarla yüz yüze konuştuğunuzda, bambaşka bir muhabbeti sürdürdüklerini görüyorsunuz. Bilmem anlatabildim mi? Şu, internetteki anonimlik sayesinde herkesin yaptığı yanına kar kalır mevzusu çok klişe biliyorum ama, bu anonimlik gerçekten de insanların toplumsal itibarlarının zedelenmesini önlemek gibi bir işleve sahip, ki hala fiziksel dünyada birbirimizle iletişimimizi sürdürüyoruz. Birbirine paralel iki ayrı evren gibi. Biri tamamen katmanlıyken, diğeri herkesin hala aynı sokakları ve işyerlerini paylaşmak, aynı barlarda içmek, birbiriyle konuşmak zorunda olduğu bir evren. İnsanlar birbiriyle gerçek anlamda konuştuğunda ise bu çıkışsız boktanlığın üstesinden gelmek daha da zorlaşıyor.

Ama, evet, internet ortamındaki her şeyin atomize oluşuna, herkesin ödüllendirilmesine her zaman şaşıp kalıyorum. Senin de dediğin gibi, bu ortamda kimsenin birbirinin aynısı fikirler dışında talep ettiği bir şey yok, sadece Amerikan siyasetinde değil, burada, Kanada’da da işler böyle. Güncel politik tartışmadaki alçalmanın yarattığı etkiye, iki tarafın da hakkıyla temsil edilemediğine ve hiçbir meselenin halledilmediğine tanık oluyorsunuz. Fakat, gerçek yaşamda işler böyle değil açıkçası. Gerçek yaşamdaki deneyimlerime dayanarak, her şeyin bu denli kutuplaşmamış, katmanlaşmamış olduğunu söyleyebilirim.

Senin ne düşündüğünü merak ediyorum. Ben tabi ki bana yakın olan dünya hakkında konuşabilirim sadece. Gerçekten de tuhaf bir durum ama polyannacılık yaptığımı da düşünmüyorum.

[sws_blockquote align=”right” alignment=”alignright” cite=”Efrim Manuck” quotestyles=”style01″]“Neyi sevdiysek yetmedi” hissi çok önemli. Bu cümleyi şimdiki zamanda da kurabilir, “neyi seviyorsak yetmiyor” diyebilirsiniz, tamamen başka bir anlama denk düşer ve içinde bulunduğunuz durumun hala geçerli olduğunu ifade eder. [/sws_blockquote]

The Rumpus: Benim büyüdüğüm yer epey küçük bir kasabaydı ve hatta kuzey New York’ta bile oldukça tutucu sayılabilecek yerlerden biriydi, dergilerdeki, gazetelerdeki iki kutupluluğu görmemek imkânsızdı. Yine de, buralarda yazan, tutucu ve tehditkar fikirlerini savuran insanları gerçek hayatta da tanır ve aslında yazılarındaki gibi hiç de esip gürleyen tipler olmadığını bilirdiniz. Bu nedenle dediklerine katılıyorum. Görece daha liberal bir ortamda yetiştiğim için yalnızca onlar hakkında konuşabileceğimi bilsem de, sadece kendi çevresinde, ya da alternatif olarak haberler, internet gibi yerlerde gördüklerini temel alarak bir tür muhafazakârlık fikri geliştiren birçok insan tanıyorum. Bu insanların hiçbiri gerçekte kendisiyle aynı şeye inanan insanlarla bir kez bile iletişim kurmak zorunda kalmamıştır.

Efrim Menuck: Elbette. Gençliğimizdeki, şimdilerde yaşanmayan bir anlaşmazlığı hatırlıyorum. Genelde, aşırı bir biçimde Hristiyanlık karşıtı olan insanlar vardı, çünkü inançlı birinden anladıkları yalnızca, tahammülsüzlük, ikiyüzlülük ve açgözlülüktü. Ve ben bunu hep garip bulurdum. Hristiyan değilim, tanrıya da inanmıyorum, ama tabii ki, hala Tanrı’ya inanan, kiliseye giden ve öyle katıksız bir kötülük de taşımayan bir sürü insan var. Bu yüzden de, insanlar eleştirdikleri kişilerle hiçbir şekilde iletişim kurmadığı bu düzlemden kopmadıkları sürece, bu problem çözümsüz kalacaktır.

The Rumpus: Bunlara korkuluk argumanı denebilir mi o zaman?

Efrim Menuck: Evet, yani, bu bir çeşit korkuluk argümanı olabilir ama benim bahsettiğim daha çok mesela rahatça “kilisenin de, ona inananların da canı cehenneme” diyebilen iki eşcinselin örnekleyebileceği türde insanlardı. Bunun çıkış noktasını da anlıyorum aynı zamanda, Evangelist Hristiyanlar adına uykularımın falan da kaçtığı yok, çünkü bu insanların bizim düşünmemizi istedikleri kadar aptal olmadıklarını biliyorum Dolayısıyla bu bir korkuluk argümanı sayılamaz, korku verici bir noktadan kaynaklanıyor çünkü.

The Rumpus: Ne demek istediğini anlıyorum. Deneyimlerime göre, tanıdığım, tepeden tırnağa din karşıtı olan insanların büyük çoğunluğu benim kabullenemeyeceğimi düşündüğüm ortamlarda yetişmiş. Hristiyan bir ailede ve küçük bir kasabada büyüyen insanlar olarak, kendileri dışında kimsenin asla anlamadığı şeylerle etkileşim içinde olmuşlar.

Efrim Menuck: Kendi adıma düşündüğümde, Yahudi kökenliyim. Tanrı’ya inanmayan, beni yine de Yahudi okuluna gönderen bir babayla büyüdüm. Dolayısıyla, okuldaki ilk dokuz yılımı bu küçük gettoda yaşayarak geçirdim, ve bu yüzden de dünyaya– biraz basitleştirerek söylersem eğer- Yahudiler dışında herkesin birer baş belası kaçık olduğunu kabul ederek bakıyordum, çünkü küçük bir çocuk olarak gözlemleyebildiğim buydu. Böyle bir bakış açısıyla yetiştirilmeme rağmen, ergenliğe geldiğimde, bunun tamamen zırvalık olduğunu fark ettim. Fakat bu bir taraftan da şu anlama geliyor, insanları bugün körü körüne yargılamak benim için çok zor. Bazı spesifik durumlar beni çıldırtıyor, ve ben de bunlarla ilgili avazım çıktığı kadar konuşmaya devam edeceğim, fakat daha büyük mevzular söz konusu olduğunda bütünüyle çileden çıkıyorum. Mesela şu Dawkins tarzı meselelerin birçoğu, bir türlü aklım almıyor. Tanrı’ya inanmıyorum, ateistim ama bir ateist olarak kendimi mağdur falan da hissetmiyorum. Ama belki bunun nedeni bunların yaşandığı bir dünyadan uzakta yaşıyor ve çalışıyor olmamdır.

The Rumpus: Çok can sıkıcı çünkü, bir bakıma, bu bakış açısı belli bir Batı tarzı entelektüelizmin dışında yaşayan herkesi mahkum ediyor. Elbette ateist olan birçok insan var fakat insanlığın büyük çoğunluğu bir dine inanıyor ve gündelik yaşantılarında da inançlarını samimiyetle açığa vuruyor. Kişisel olarak ben buna, ister Budizm’den, ister Musevilik’ten ya da herhangi birinden bahsediyor olalım, insanlar dinsel bağlılıklarıyla bu şekilde etkileşime geçiyor, derdim. Dolayısıyla, bu insanları yaşam tarzları nedeniyle mahkum etmek bana akıl almaz geliyor.

Efrim Menuck: Kesinlikle, ve bir de, bağlılığın da derecelerinin ve değişirliliğinin olabileceğini inkar etmek. Mesela, günün sonunda sonuçta bir anarşist olduğumu biliyorum. İnsanların aslında kendi başlarının çaresine bakabileceğine, bunun için herhangi bir liderin gerekmediğine inanıyorum. Birçok kişinin anarşistleri son derece gülünç, ahkâm kesen, toy ve fazlasıyla idealist insanlar olarak algıladığını da biliyorum ama bunların hiçbirine uymadığımı düşünüyorum. İnancımın ne derece güçlü ya da zayıf olduğu her gün, her hafta değişkenlik gösteriyor, sonuç olarak dogmatik bir anarşist değilim. Ve benim dışımda, farklı bağlılıklara, inançlara sahip dogmatik olmayan, inançları konusunda kararsızlık yaşayan ya da bocalayan daha birçok insan var.

Eninde sonunda, birlikte yaşamak zorunda olduğumuz bir dünyadayız, ve kuşkusuz birbirimizle kurduğumuz iletişimin başlangıç noktası, ortak noktalar yaratmaya çabalamak olmalı, öbür türlü iletişim kurmanın ne anlamı kalır ki? Bir gettoda, yalnızca benim inançlarımı paylaşan insanların olduğu bir yerde yaşamak istemiyorum. Bir komünde değil, bir şehirde, dünyada, birbirimizin kuyusunu kazmaksızın yaşamayı becerebildiğimiz bir yerde yaşamak istiyorum. Şehirlerle ilgili en güzel şey de bu: diğer insanlarla onların nereden geldiklerine bakmaksızın birlikte yaşamayı öğrenmek ve onları anlamak zorundasınız.

The Rumpus: Peki, “Fuck Off Get Free” şarkısı nereden geliyor?

Efrim Menuck: Yıllar önce, kısa bir sürede kapsamını aşan, karşısına birçok meseleyi alıp yaygınlaşan şu büyük öğrenci eylemlerinden birini yaşamıştık. Öğrencilerle başlamıştı fakat tarih boyunca yaşanan şu garip olaylardan birine dönüşmüştü, her gece neredeyse sokağa çıkmayan kimse kalmamıştı, ve bu bir hafta kadar sürmüştü. Yine de, bu genel eylemlerin yolunu açan öğrenci hareketi yaşanırken, Montreal manzarasında, kentsel ya da federal yönetime ait bakış açısıyla şunu görebilirdiniz: Kanada Quebec eyaletinden, Quebec de Kanada’dan nefret ediyor, bu yüzden Montreal boktan bir durumun içine iki kere düşerken, altında kıvrandığımız kibrin iki halini de yaşamıştık. Dolayısıyla, “Fuck Off Get Free” nin Montreal için seçilebilecek en iyi sivil motto olduğunu düşündük. Burada bir tür şikayetçi olma, bize güzel görünen adına sonsuz bir mücadele etme geleneği var. Aynı zamanda da, Kanada’da Montreal’den daha kibirli bir kent bulamazsınız. Birçok Kanadalı için, Montreal Quebec’tir, Quebec içinse Montreal Quebec sayılamaz, böylesine tuhaf bir durum işte. Ve hep de böyleydi.

The Rumpus: Bununla ilgili olarak, ve az evvel sözünü ettiğimiz country müzik ve blues şarkılarını dinlerken bu şarkılarda amorf bir politik bilinçle karşılaşıyorum. Şarkılarda, şarkıyı söyleyenlerin -ya da onun temsil ettiği kişilerin- oldukça küçük ve mazur görülebilecek suçlar işlerken, diğerlerinin, politikacılar ya da hükümet görevlilerinin ya da -son zamanlar için düşünürsek- şirket yetkililerinin, büyük ölçekli ciddi şuçlara karıştığını, buna rağmen, ufak suçlar işleyenlerin ikincilerden daha ağır bedeller ödeyeceğini dinliyoruz. Benzer mevzularla sizin müziğinizde ve şarkı sözlerinizde de karşılaştığımı söyleyebilirim. Katılıyor musun?

Efrim Menuck: Kesinlikle ve bu farkında olarak yaptığımız bir şey. Şarkıların amacı bu aslında, bu alanı işgal etmek. Daha önce söylediğime geri döneceğim, kendimizi çok uzun bir geleneğin içinde görüyoruz. Mesela, yozlaşmış kralları ve yenilgiyi kabullenmiş soyluları anlatan İskoç halk müziğiyle başlayan country müzik, hepsi de sınıf bilincine sahipti. İnsanlar vardı ve krallar, krallar yozlaşmış, krallıklarının sonuna gelmişti, ve aynı yozluk farklı şekillerde diğer insanlara da bulaşmıştı. Ve bu gelenek güney eyaletlerine dek gelmiş, sadece içinde blues’un da olduğu taşra müziğine değil, sonradan country ve batı müziğine evrilecek olan beyaz taşra müziğine de dönüşmüştü. Bu perspektiften bakıldığında, şarkı yazmanın uzun bir geleneğe sahip olduğunu görebilirsiniz. Keşke “sınıf bilinci” yerine kullanabileceğimiz daha iyi bir ifade olsaydı, eleştirisel sınıf bilinci gibi mesela ama sonuç olarak elimizde olan bu: hepimizin mahvolduğu ya da yalnızca çok küçük bir azınlık bu mahvoluştan paçayı kurtarırken geri kalanlarımızın boka battığı fikri. Ve evet, bu bir şarkı için oldukça iyi bir başlangıç noktası. Dolayısıyla, bahsettiğin şey tamamen bilinçli olarak yaptığımız bir şey.

The Rumpus: Çok kişisel bir soru gibi görünebilir belki ama, şarkı sözü yazmaya başladığın zamanlarda, seni bu gelenekle etkileşime sokan ya da bu üslupla yazmaya iten neydi?

Efrim Menuck: Bilmiyorum. Bana bir şeyler ifade etmişti sanırım. Ergenlik dönemim ve yetişkinliğimin ilk dönemleri zaman zaman evsiz kaldığım oldukça travmatik zamanlardı, geçici fakirlik dönemleri yani. Kendimi mağdur biri gibi anlatmak derdinde değilim kesinlikle ama oldukça zor yıllardı, sınıf bilincini geliştirdiğim bir dönemdi de aynı zamanda. Bu yüzden sanırım dünyaya bu açıdan bakmak benim için en mümkün olanıydı. Ve sadece şimdide değil müzik tarihinde de bununla çok az karşılaşıyor olmak çok garip. Bence bu bizi yine, popüler kalabilmek adına tavizler veren popüler müziğin işlevi meselesine getiriyor. Yine de garip, 60’lardaki ve 70’lerdeki liste başı olan şarkıları hatta pop şarkılarını dinlediğinizde, şarkı sözlerinde bir çeşit agresiflik bulabilirsiniz. Yani, o zamanlar popüler müziğin fazlaca tavır alabildiği küçük bir alan vardı. Fakat bu dönemden önce ve sonra, dünyanın işçiler ve patronlar olarak bölündüğünü ima bile edememiş şarkılara rastlıyorsunuz hep. Ve bu fikre katılmak için komünist olmanız falan gerekmiyor, yaşıyor olmanız yeterli.

The Rumpus: Yeni albümdeki şarkı sözlerinde, birçok yıkıcı imge olduğunu fark ettim: yanan şehirler, hastalıklı dünya, yerle bir edilen dağlar. Olumlu ve olumsuz şekilde kullanılan imgeler. Daha tahripkâr imgelere odaklanmanızın nedeni neydi, yıkımda yapıcı bir potansiyel mi var sence?

Efrim Menuck: Hayır, biraz acayip aslında. “What We Loved Was Not Enough ( Neyi Sevdiysek Yetmedi)” şarkısındaki yanan şehirler sözü epey ağır, ve bunun beni biraz rahatsız ettiğini bile söyleyebilirim. Bu söylem tamamen yeni bir baba olmam, dünyaya bakmam ve gördüğüm şey yüzünden delice bir dehşete kapılmamla alakalı. Dünyanın korkunç bir yer olduğunu düşünüyorsunuz ve sonra bir çocuğunuz oluyor, dolayısıyla duyduğunuz dehşet üç misline çıkıyor çünkü bu küçük masum yaratık yalnızca birkaç yıl yanınızda olacak, ve sonunda ona “evet, haydi git bakalım, iyi şanslar.” demek zorundasınız.  Şarkı bununla ilgili bir tür ağıt, bu nedenle de sözleri geçmiş zamanda yazıldı. Evet, gerçekten de, her şey mahvolmuş durumda. Ve en nihayetinde şarkının ilgilendiği nokta, Batı’nın işinin bittiği ve gücünü toparlayabilmesinin tek yolunun bu gerçeği kabullenmek olduğu, bunu yaptığında da tüm pisliğin ortaya döküleceği fikri ki, oldukça çetrefilli bir düşünce.

Bu nedenle, daha önce yazdığımız şarkılardan farklı olarak, bu şarkıyı lirik bakımdan ve verdiği his açısından tatsız buluyorum. Ve şu“ Tanrım, çocuğumun bir gün dağların yerle bir olduğunu görmesine izin ver.” sözü, bu sözün oldukça yapıcı olduğunu düşünüyorum. Burada bahsi geçen dağın bir tür engel olduğunu düşünürsek eğer, bu engeli hep birlikte alaşağı etmek zorundayız.  Ama tabii ki, kıyameti andıran bir senaryoyu insanların gözünde canlandırmak derdinde değilim. Bence, hepimiz aynı kabusları paylaşıyoruz, anlatabiliyor muyum? Bu kabusların gerçekliğini anlayabilmek içinse onların birer taslağını çizmek zorunda olduğumuzu da düşünmüyorum. Bence, hepimizin kabusları aynı, ve bunların birer eskize dönüştürülmesine gerek yok. Genel olarak, kıyamet imgesine karşıyım ama bu şarkının bu imgeyi anımsattığını düşünüyorum.

The Rumpus: “What We Loved Was Not Enough” bir süredir dolaşımda ve ilk kez dinlediğimden beri ilgimi çekiyor çünkü yıkımların karşısındaki boyun eğmişliği anlatıyor sanki. Yanlış mı düşünüyorum?

Efrim Menuck: Evet, şarkının çıkış noktası buydu. Sözleri yazarken tam da böyle hissediyordum. Aynı zamanda da bu hisle mücadele ediyordum ve daha çok “Bu üzücü sözler de nereden çıktı?” modundaydım. Ama “neyi sevdiysek yetmedi” hissi çok önemli. Bu cümleyi şimdiki zamanda da kurabilir, “neyi seviyorsak yetmiyor” diyebilirsiniz, tamamen başka bir anlama denk düşer ve içinde bulunduğunuz durumun hala geçerli olduğunu ifade eder. Eğer kendinizi gelecekte konumlandırıp geriye bakıyor ve sevdiğiniz şeylerin yeterli gelmediğini söylüyorsanız, buradaki en önemli nokta sevdiklerimizin bir şeyleri değiştirmeye ne şekilde yeterli olacağını bulabilmektir. Kulağa son derece idealistçe geliyor olabilir fakat belki de bir parça gerçeklik vardır bu cümlenin içinde.

The Rumpus: “Kıyamet”ten bahsettin az önce, çoğu kişi imgelere yüzeysel bir şekilde baktığından olsa gerek, bu kelime son zamanlarda grubunuzun ve Godspeed’ in müziğini anlatmak için çok kullanıldı. Son on yıldır Amerikan popüler kültürüne hâkim olan da bu tür bir yüzeysellik aslında. Fakat kıyametle ya da kıyamet sonrasıyla alakalı işlerin fetişizmi ve birçok insanın dünyayı görme biçimi, Amerikan ya da Batı toplumu geriledikçe -ya da daha dramatik şekilde söylersek, yıkıma sürüklendikçe- dünyanın da topyekün sona ereceği fikrine dayalı. Fakat işin en ilginç tarafı şu ki, jeologların “derin tarih” diye adlandırdıkları şeyi incelediğimizde, uygarlıkların dağıldığını, bunun nihai bir son yaratmadığını, insanların ayrıştığını, küçük topluluklar halinde yaşadığını ya da yeniden bir araya geldiklerini görüyoruz. Sonuç olarak, her şeyin sona varması gibi bir şeyin olanaksızlığı ortada, Roma gibi imparatorlukların bile işinin bittiğini biliyorken. Bu fetişizm, aslında insanların toplumumuzun sonsuza dek ayakta kalamayacağı gerçeğini itiraf etmek konusundaki gönülsüzlüğünden kaynaklanıyor.

Efrim Menuck: Evet, çok doğru. Dünyada çok fazla tekinsizlik var, özellikle de Batı’da. İnsanlar bu tekinsizliğin kaynağıyla yüzleşmek yerine, tekinsiz hissettikleri durumların birer tasvirini tercih ediyor. Bu da, sonunda senin bahsettiğin tarzda bir dünya görüşünü doğuruyor: Batı uygarlığı bir şekilde sona erecek ve bu aynı zamanda her şeyin sona ermesi olacak. Bir yandan da, çürüyen bir uygarlık son derece travmatik bir şey, uzun bir gelecek algısı ve daha da zoru bu algıyı uzun süreler korumak gerek.

Rob Rubsam / The Rumpus
Nisan 2014
Çeviri: m.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page