Adem Aynası karşımıza, herhalde aylar olmuştur, bunaltıcı bir ikindi vaktinde Beyoğlu’nda kitabevinden fazla bir devlet dairesini andıran binada, yoğun bir sessizliğin hakim olduğu, dışarıda insanların kolluk kuvvetleri tarafından kovalandığı, kötülüğün hızını artırdığı (ne zaman yavaşladı, yavaşlayacak?) günlerde alınan bir kitabın içinden, bir film teaser’ını andırırcasına giriş niyetine basılı incecik bir cilt şeklinde çıkmıştı. Sonra eskilerin oylumlu dediği türden bir kitap ile karşı karşıya olduğumuza aydık. Kitabın karakteri yazarıyla didişiyor, yazarı olduğunu iddia edebileceğimiz kişi ile tüm bunların dışında Sinem A. isimli bir karakter -varlığından emin değiliz- röportaj yapıyor. Tam bizlik ve detaylara takılan okur, sizlik. 

[Ece Gamze Atıcı] 3Hazır mısınız?

Hazırım. Buyurun…

Hiç daha önce kurmaca bir karaktere röportaj verdiniz mi?

Hayır. İlk kez başıma geliyor bu.

Güzel…  Yazmak kolay mı? Yani sizin için…

Masa başındaysam kolay. Öncesinde epey çalışıyorum ben. Elimdeki hikâyeye hizmet edeceğini düşündüğüm okumalar ve araştırmalar yapıyorum. İşin bu kısmı daha çok zamanımı alıyor. Başa dönecek olursak, yazmak zor değil benim için. Olsaydı yazmazdım muhtemelen. Zorla yapılacak bir iş değil bu, malum. Zorlanarak yazılmış metinler, zorlanarak okunan metinler oluyorlar bana göre.

O zaman sanırım beni de zorlanarak okuyacaksınız.

Sinem’in hikâyesini mi?

Evet, bir parçası olacağım hikâyeyi. En azından benimle ilgili kısımları. Ama sizle aylar öncesinden tanışmış olacağız ve belki bu bir avantajdır. Bazı şeyleri bilemiyoruz, bilirsiniz. Sizce biz ne kadar varız?

Bence bunu kendi yazarınıza sormalısınız. Sizi kışkırtmış olmak istemem

Bu konuda yapageldiğiniz ağız birliğine hayranım. Neyse, son kitabınıza, AdemAynası‘na gelelim mi?

Tabii, buyurun, gelelim…

Genel olarak, bilinçli kurulmuş bir alegoriden bahsedebilir miyiz?

Bahsedemeyiz. Bahsedersek haksızlık olur. Zira işin başında bilinç yok. Baki karşıma çıktıktan bir süre sonra alegorik yaklaştım ben ona. Diğer bir deyişle, kitabın başı sonu ve haliyle Baki’nin meramı bir seferde karşıma çıktı. Bunlar da meselenin büyük kısmını söylüyor zaten. Tabii bu arada Baki’nin kendisi alegori. Ama ben ‘haydi alegorik bir takım hareketlere gireyim’ şeklinde gelişmiyor olaylar. Daha safça bir durum var galiba orada. Bir rüya görüp onu anlamaya, yorumlamaya çalışmak gibi.

Baki’nin hikâyesi, aslında Baki’nin yazarının hikâyesi. Ama bu hikâye de sizin. Ve siz de bir yazarsınız. Üç duvarı aynadan bir oda gibi. Okur hangi köşede durursa dursun diğer iki ayna sonsuz yansımalar üretebilir. Bu açıdan okurun Baki’yi, yazarı ya da kendini kaybetme riski var mı?

Lütfen kaybetsinler. Maksadımız o zaten.

Yazarken okurun algısını hesap ediyor musunuz? Anlaşılamama endişesi taşıdığınız zamanlar oluyor mu?

Ben o endişeleri çok komik buluyorum. Kibirden kaynaklanan endişeler bana göre onlar. Ben yazarken ne anlattığımı biliyorsam, onu anlayacak birileri de çıkacaktır. Aksini düşünmek çok acıklı bence. O zaman başka kaygılarınız var demektir. Önceliğiniz meramınızı anlatmak olmayabilir.

Hayatta kalmak için hayal kurmak zorundayızEGA

Sorularım sıkıcı mı?

Rica ederim. Dünya çoğu zaman sıkıcı bir yer.

Evet, öyleymiş. Öğrendiğim kadarıyla Adem Aynası, bir üçlemenin ilk kitabı. Sonraki kitaplarda ilkinden izler olacak mı? Tasarrufu devam eden karakterler, motifler?

Olacak, evet. Bundan sonraki kitap, Plastik, Adem Aynası‘nın bittiği yerden başlıyor zaten. Ama dönüşerek… Yani Baki ile Plastik‘in başkahramanı Yadigâr arasında bir bağ var şüphesiz. Üçlemenin son kitabı Firuz‘da da AdemAynası‘nda rastladığımız -ama sadece rastladığımız- bir karakterin hikayesi anlatılacak. Ama olacaklar için şimdiden bir şey söylemem doğru olmaz. Biçim olarak birbirlerine benzeyeceklerini düşünmüyorum henüz. Konular arası net bir devamlılıktan da bahsedemeyiz. Daha doğrusu, Plastik ve Adem Aynası arasındaki garip ilişki Firuz da farklı şekilde yer alacak. Üçünün temelde ortak yanı, yani onları üçleme yapan şey tema, kötülük…

Kötülük temasını en iyi işlediğini düşündüğünüz, aklınıza ilk gelen film hangisi?

Star Wars‘da DarthVader’ın durumu epik bana göre. Aklıma ilk o geldi. Ama biraz daha düşününce Haneke’nin Funny Games’ı anmadan edemem; Otomatik Portakal göndermeli olarak tabii.. Bu meseleyle ilgili jilet gibi film bence Funny Games. Net, temiz, açık ve dosdoğru. Adem Aynası‘ndaki kötülük durumu da, Olağan Şüpheliler‘deki Kaiser Soze’ninkine yakın bir durum. Bana göre şeytanın tarifi gibi oradaki, yani Adem Aynası’ndaki. Bir yandan nefret edip, bir yandan da zekâya hayranlık duyabilirsiniz ki edebiyat ve sinema tarihi de -kimi zaman- başkahramanından daha havalı kötülerle dolu malumunuz…

Kesinlikle… Sinemadan devam edersek, sizin favori kötünüz kimdir?

X-Men’in Magneto’su. Çok net. Adam haklı beyler demek istiyorum hatta. Onun karşısında Profesörü biraz kibirli ve naif buluyorum (naif derken de kibarlık ediyorum aslında). Bir de fazla devletçi zaten. Çizgi roman uyarlaması olarak da en sevdiğimdir X-Men.

‘Günümüz yazarı roman değil, senaryo yazıyor artık’  eleştirisini haklı buluyor musunuz?

Ben iyi bir edebiyat eserinin bayağı fiyakalı olduğunu düşünüyorum. İsterseniz filmini, dizisini de çekersiniz, oyuna çevirirsiniz, müzikalini yaparsınız, kazağını örersiniz ki öyle de yapılıyor zaten. Sırf Sherlock Holmes yeter tek başına bunun ispatı olmaya. Günümüz edebiyatını da değerlendirmek için aceleci davranıyoruz sanki biraz. Kültür endüstrisinin üretimiyle sanatı ayıracak şey ‘zaman’ bana kalırsa. İnsan temel ihtiyaçlarından kaçamaz. Bu döngünün bir yerinde insanın, iyi, basit ve güzel olana adamakıllı sahip çıkacağına inanıyorum ben. Ayrıca hayal kurmanın da temel bir ihityaç olduğunu düşünüyorum. Edebiyat size hayal kurdurur. Okur aktif durumdadır yani… İzleyici değildir. Hikayeye iştirak eder. Bunu edebiyatı övmek ya da sinemayı yermek için söylemiyorum. Nice kitaptan şahane film sayabilirim… Sadece demek istediğim, hayatta kalmak için hayal kurmak zorundayız. Başka çaremiz yok gibi. Pek güneşli günlere uyandığımız bir ülkede ve hatta dünyada yaşamıyoruz. Hayal kurmazsak yok oluruz. Hayal kurdukça umut eder insan. Gerçeğin, maruz kaldığı değil ürettiği bir şey olduğuna ikna olur. Ancak o zaman değişir ve değiştirir. Üstelik insanın hayal gücünün, aklından üstün olduğuna da şüphem yok. Sadece müphemliğin hakim olduğu zamanlarda yaşıyoruz. Değişecektir. Dediğim gibi; insan değişir ve değiştirir.

Film, kısa film, dizi… Herhangi bir senaryo çalışmanız var mı?

Adem Aynası sanıyorum film olacak. Zamanı için bir şey diyemem tabii. Onunla ilgili görüşmeler devam ediyor.

A a! Muhteşem bir haber. Bir sinema yazarı olarak, heyecanla bekliyorum. Fakat sanırım Baki’ye kendisini oynayacak kişiyi beğendirmeniz kolay olmayacak :)

Baki’yi kimin oynayacağı uzun zamandır belli. Yoğun bir şekilde Baki’yi düşünmeye başladığımda gördüm Baki’yi canladıracak oyuncuyu. Henüz yazmaya başlamamıştım yani. Daha doğrusu birkaç sayfadan ibaretti Baki. Aklımda filmle ilgili hiçbir düşünce yoktu o zaman. Zaten kitap da yoktu ortada, dediğim gibi… Sadece Baki ve fikri vardı. Masaya oturmadan önce geçen o dört senenin ortalarında bir yerde…  Baki’yi yazmadan önce dört sene kadar çalıştım da üzerinde… Neyse, hayal ettiğim karakteri bütün hissiyatıyla birlikte karşımda görünce… Epey enteresandı. Kendisinin, yani sözkonusu oyuncu arkadaşımın da durumdan haberi var. Kısacası, işin orasında bir karışıklık olacağını sanmıyorum.

Kitap yayımlanınca -ilk kitabınız için de geçerli- artık kontrolün sizde olmadığı hissine kapıldığınız oldu mu hiç? Karakterlerin yorumlanması bakımından…

Yazarken de kontrolün tamamen bende olduğu hissine kapılmıyorum ki. Çok önemsediğim bir his değil bu benim. İyi ki her şey benim kontrolümde değil. Çok zor olmaz mıydı her şeyin benim kontrolümde olması?

Kim için?

Yazar için… Organize bir hayal var ortada, okur da oradan hareketle kendi hayalini kuruyor. İşin bir ucundan ben tutuyorum yani, bir ucundan da okur. Hatta benimkinden daha iyi fikirlere, daha farklı Baki’lere ve Adem’lere şahit olup heyecanlanıyorum. Ne güzel işte :) Benim gözümde okur, benim yanımda oturan birisi. Daha aşağıda ya da yukarıda değil. Henüz tanışmadığım bir dost gibi… Elimde ne varsa, en güzel şekliyle söyleyeyim de ben, sonra o ne yaparsa yapsın…

Biraz da ‘müzik’ diyelim. Film sektörü kadar olamayacak olsa da, yazılı edebi eserlerde de müziğin aktif bir şekilde kullanılabilmesi mümkün mü sizce?

Mümkün tabii. İlk romanım Nar‘da Zeki Müren şarkıları vardı iki anlatıcının hikâyelerini birbirine bağlayan… Bir nebze müzikal bir romandı sanki o. Bana göre her romanın da bir müziği vardır fonda çalan. Tabii yazarınki ve okurlarınki farklı olabilir, arada yazar da müdahele edebilir. Bana göre Nar‘da Zeki Müren ve flamenko hâkimdi. Adem Aynası‘nda da Baki’nin kendini bulduğu bir şarkı var. Hatta ‘bir gün filmim çekilirse bunu kullanın lütfen’ diyor; Massive Attack’tan Heat Miser. O şarkıda nefes efekti olduğu için pek yerinde gelmişti bana, Baki’nin hikayesi adına… Sonra aklıma High Fidelity geldi. Müzikal bir roman o da epey. Tabii benim fantezime göre, teknolojinin de mevcut haliyle bunu daha şık şekillerde kullanabiliriz pekâlâ.

Sürekli dinlediğiniz bir tür, grup, albüm var m?

Var tabii. Dönem dönem değişir ama bu ara Massive Attack, Mezzanine‘dan gidiyorum. Evladiyelik albüm. En sevdiğim Massive Attack albümü. Aramıza yıllar girmişti ama Pixies de dinliyorum bu sıra; SurferRosa / Come on Pilgrim. New Model Army de aynı şekilde… Rock ve birçok alt türünü severim. Klasik müzik de… Özellikle Paganini. Baki’de vardı zaten. Geçenlerde Orhan Gencebay dinledim bir hafta boyunca, üzerine Morrissey / TheSmiths, çok iyi geldi. Bir ara fazlaca melankoliye maruz kaldım, Tindersticks dinledim mesela (ya da tam tersi…). Peşinden Rammstein ile dengeledim bünyeyi. Müzik olmasaydı kimse 20’sinden fazla yaşamazdı bence.


[one_half]
[Ece Gamze Atıcı] 1
[Ece Gamze Atıcı] Fotoğraf: Aysın Tulunay
[/one_half] [one_half_last]

Kısa Kısa

 Sizce sanat, ölümden sonra da devam ediyor mu?

Evet. Doğada ham olarak var zaten.

Bakımını üstlendiğiniz evcil bir hayvan var mı?

Vardı vaktiyle.

AdemAynası‘nda keşke yazmamış olsaydım dediğiniz bir cümleniz var mı?

Buna “evet” ya da “hayır” demek için kitabı baştan okumam gerekir. Kitap yayımlandıktan sonra tekrar okumuyorum ben. Zira yayımlanmadan önce defalarca okuduğum için, hatıralarımda güzel kalsın istiyorum. Nefret etmeye başlayabilirsiniz aksi halde. Yeni baskıda ya da özel bir durumda yapılabilir belki. Eğer o zaman da öyle bir şeye rastlarsam hiç acımam, silerim. Ama riskli bir durum bu. Çünkü yeniden yazmaya da başlayabilir insan. E o zaman nereye gidilir bilemem.

Shakespeare’e atfedilen “Sanat siyasi olmalıdır, yoksa süs olur” sözüne katılıyor musunuz?

Bana göre sanat bir tür sivil itaatsizlik zaten.

Kötülük üçlemesinin diğer iki kitabında da mekân İstanbul mu olacak?

Plastik, evet. Firuz da İstanbul ihtiva ediyor ama bütünüyle orada geçer mi, henüz belli değil.

Henüz yazılmamış olan karakterlere mesajınız nedir?

Güç, onlarla olsun diyorum.

[/one_half_last]

Röportaj: Sinem A.

Fotoğraflar: Aysın Tulunay

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page