Arabalar tekerleğe ne kadar şükran duyuyorlarsa, sanatın şahsı da ayna metaforuna o kadar şükran duymalıdır.

Üstteki cümleyi -sadece nesnelerini değiştirerek- hatırı sayılır bir edebiyat bilgininden apardık. Adamın adı, James Wood. Ve kendisinin konumuzla hiçbir ilgisi yok. Çünkü muhtemelen, Ece Gamze Atıcı’nın Adem Aynası’nı okumamıştır.

“Adım Baki benim; Baki Yıldız. Tam sekiz yıldır kırk iki yaşındayım. Zira ben bir roman kahramanıyım.”[aesop_quote background=”#ffffff” text=”#000000″ align=”center” size=”2″ parallax=”off” direction=”up” quote=”“DÜŞÜNSENİZE””]

Adınız Baki, soyadınız Yıldız ve tam sekiz yıldır kırk iki yaşındasınız. Kültür tekeline biat etmiş ahlak yoksunu bir yazarınız, aynalara aksetmeyen kepçe kulaklı bir yüzünüz ve her derde deva, bej rengi, ‘melamet’ marka bir hırkanız var. Bir de ne varlığa sevinir, ne de yokluğa yerinir bir kalbiniz…

Kendimizi birbirimizin yerine koyalım. Okurların yazarlar yazdıkları için okuduklarını, yazarlarınsa yine yazıldıkları için yazdıklarını unutmayalım ve üç-beş soru: Yaşadığımız bu hayatın kurmaca bir hikâyeden ne farkı var? Geçmişimiz, en az yarısına kadar okuduğumuz romanların bitmiş sayfaları kadar buruşuk değil mi? Ya da geleceğimizle ilgili ‘ah keşke şu kitap bitmese, biraz daha sürse’ misali inceden bir endişe taşımıyor muyuz? Şimdiki zaman denen şeyin, Yaratıcı’nın yazdıklarını okuduğu anlar olmadığını kim ispatlayabilir? Ve neden yazı… lı… yor’uz?

Ayna ayna, söyle bize

Yazarın ikinci kitabı olan Adem Aynası, son edebi çağın henüz tam da oturmamış şık modası, ‘hayatı kurmacanın mahiyetini kurcalayarak irdele’yen ender Türk romanlarından biri. Kitabın en etkili numarası ise, az biraz felsefe aşeren herkesin heybesinde yer tutan ayna metaforunun kullanımı. Doğrudan bahis veya ara anlatılarla çeşitlemek yerine hemen her şeyi kitabın isminde toplamak… Başka bir deyişle, bunu düşünmeye üşenmeyecek kadar soylu ve dikkatli okurlar edinmeyi ummak. Bu açıdan bakıldığında kitabın okura direkt olarak söylediği tek şey, ‘Merhaba, ben bir romanım’ cümlesidir ki ‘Merhaba’ dâhil ne eksik, ne fazladır.

Karaktersizleştirememek 

 Hikâyenin başkarakterimsi kişisi Baki, ‘hangi roman karakterinin yerinde olmak isterdiniz’ sorusuna muhatap olan bir okurun seçenek listesine bile almayacağı, yapayımsı bir kadere sıkışmış, zavallı bir kurbanımsıdır. İstikbalini yazarıyla hesaplaşarak şekillendirebileceğine inanır ve bir yolunu bulup kendi dünyasıyla yazarının âlemi arasında geçişler yapmaya başlar. Ve artık İstanbul kazan, Baki kepçe kulaklıdır.

Katarsis adıyla bilinen ve muhatap olunan kurmaca karakterin hissettikleri üzerinden kendini bir çeşit arınma kurnasına salmak anlamına gelen olgunun Adem Aynası okurlarına vaat edebileceği çok fazla şey var. Yukarıda kitaptan olduğu gibi alıntıladığımız 40 puntoluk düşündüren sözcüğün altındaki paragraf tam da bu yüzden orada. Atıcı’nın Baki dışındaki karakterleri peşlerinden gidilemeyecek bir ölçüyle kurmuş olması ise okuru –hem de doğal yollardan- hikâyenin etkin bir parçası haline getiriyor. Fakat bu çok sık rastlanmayan özgün düzlemde bile hemen her türden okur için her şey olması gerektiği gibi ilerlerken, hem Baki’nin varlığına üzülenleri, hem de yokluğuna sevinenleri boşluğa bastıran, Baki’ye Adem karakterince söyletilen şu sözler, sanırım sayfalarca tanıtım yazısından evladır: “Ya sen bir karakter değilsen? Ya karakter olduğunu sanıyorsan?”

Originale Anlatı Techniques

Neden okuduğunu bilerek okuyan okurların Adem Aynası’nın yazarına kızacağı bazı noktalar da yok değil tabii. Keşfedilmiş ve hatta bir sistematiğe oturtulmuş bazı güzide anlatıların çabucak, cömertçe harcanması, sinema ve müziğin –etkin olarak- kullanılmaması ve neredeyse sorunsuz çalışan zekice kurulmuş diyaloglarla sağlanan izleğin –Baki’nin içindeki boşluğu göstermeye çalışmak için olsa gerek- edebi değeri daha düşük monologlarla sürekli kesilmesi bunlardan bazıları. Öte yandan, bahsi geçen sorunsalların görmezden gelinmesini sağlayan, sadece ‘kripto kleransı’ olan okurlara hitap eden bazı anlatılar da yok değil. Bu hâl-i tezat üzerine düşününce yazarın karakterlerine ne kadar yakınsa, hikâyesinden de en az o kadar uzak olduğunu hissetmemek elde değil. Ve…

Neden yazı-lı-yoruz? 

Çok fazla uzatmıyoruz…

‘Ece Gamze Atıcı’nın Adem Aynası’nı edinmeniz için birden fazla neden var’ deyip, üç tanesini verip bitiriyoruz:

  • Kurmaca gerçeğinin, ancak gerçeğin kurmacasını yazabilenlerden öğrenilebilmesi…
  • Dengi mahiyetteki eserlerin alt metinlerinde sorulup duran ‘acaba biz de mi kurmaca karakterler gibi yazılıyoruz’ sorusunu saygıyla geride bırakıp ‘neden yazılıyoruz’ sorusuna gelinmesini sağlayabilmesi…
  • Ve bize bu yazıyı yazmaya karar verdiren olayın, başka hâl ve formlarda, başka okurların da başlarına gelme ihtimalinin olması…
Olay: Salondaki sofadaydım. 177. sayfayı bitirince kalktım, salonun diğer ışığını da yaktım ve mutfağa geçip, ketıla su koyup fişini prize taktım. Hafiften soğuk aldığım bir gündü ki geri dönüp kitabı elime alınca okumaya başlamadan önce bir kez hapşırdım. Tekrar okumaya başladığımda, 178. sayfanın başında Baki şöyle diyordu: “Bazen gece lambanızın ışığı ısıtıyor içimi. Bazen mutfağınızdan gelen sesler, televizyonunuzun uğultusu… Ya da hapşırmanız birdenbire… Öyle zamanlarda hissediyorum ancak karşınıza çıkmak için gösterdiğim çabanın beyhude olmadığını.”

– F! notu: Sinem A. yazdı. Metnin tipografisine sadık kaldık. “Adem Aynası” İthaki Yayınları’ndan çıktı.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page