E.M. Cioran ve Samuel Beckett 1961 yılında tanışmış denir. Cioran samimi gözükmüş, Beckett ise ortak noktalarının düşündüğünden az olduğunu farkedip hayal kırıklığı yaşamış. Cioran, Beckett’a yakınlık duymuş ki bin sayfalık Defterler’inde sıkça adını anmış. Biz dünyayı böyle sevmez gibi ama birilerini delice sever gibi…

 

 

[E.M. Cioran] Samuel Beckett üzerine 1

– E.M. Cioran

Eylül 1968
Önceki gün Lüksemburg Bahçeleri yolunda Beckett’ı fark ettim, bana karakterlerinden birini hatırlatır şekilde gazete okuyordu. Sandalyeye oturmuştu, düşüncelere dalmıştı, her zamanki gibi. Pek iyi gözükmüyordu. Yaklaşmaya cesaret edemedim. Ne diyecektim? Onu çok seviyorum ama konuşmasak daha iyi. Çok ketum! Sohbet, belirli oranda kendini koyvermeyi gerektiren rol yapma formudur. Beckett bu oyun için yaratılmamış. Ona dair her şey sessiz bir monologa delalet ediyor.

21 Nisan 1969
Beckett kitabım Démiurge hakkında yazdı: “Harabelerine sığınıyorum.”

23 Ekim 1969
Samuel Beckett. Nobel Ödülü. Böylesi gururlu bir adam için ne büyük aşağılanma. Anlaşılmış olmanın hüznü! Beckett ya da anti-Zerdüşt. İnsanlık sonrası görüsü (“Hristiyanlık sonrası” dememiz gibi) Beckett ya da alt insanın yüceltilmesi.

[E.M. Cioran] Samuel Beckett üzerine 2
E.M. Cioran
12 Aralık 1969
Dün akşam Yeats’in Gölgeli Sular’ını izlemeye gittim. Tiyatro bomboştu. Günümüz gençliği esas olarak, bütünüyle şairane oyunun hakkını vermiyor. Neden olduğunu anlıyorum. Karşı poetik aşkınlıkta en azından belirli bir derece kinizm de olmalı, yoksa insan yavan, çocukça, belirsiz veya renksiz duruma düşme riskiyle karşı karşıya kalır. Beckett ne zaman lirizm ya da metafizik duruma düşme riski yaşasa, gürültüyle patlayan ya da başka şekillerde ortaya çıkan karakterlere sahip; karakterin kendi dizginlerini ele almasına yol açan bu ani değişim ne daha güzel ne de daha çağdaş olamazdı. Yeats büyük bir şair, fakat tiyatrosu sadece oldukça iyi bir Maeterlinck.[1. Sembolik yazar Maurice Maeterlinck]

20 Şubat 1970
Beckett’larla bir akşam geçirdim. Sam iyiydi, hatta keyifliydi. Oyun yazmaya değişiklik olsun diye başladığını anlattı, romanlarını yazdıktan sonra rahatlamak istiyormuş. Kafa dağıtmayı amaçladığı veya bir deneme diye nitelenebilecekken böylesine ilgi göreceğini hiç düşünmemiş. Tabii ki oyun yazmanın sayısız zorluk barındırdığını ekledi, zira romanın devasa, keyfi ve sınırsız özgürlüğünün ardından kendini engellemek zorunda kalıyorsun. Tiyatro üslüp dayatıyor, roman ise artık hiçkimseden itaat talep etmiyor.

18 Mayıs 1970
“La dernière bande”[2. Samuel Beckett’in yazdığı tek kişilik oyun – monolog oyun Krapp’s Last Tape yine Beckett’ın eklediği bir libretto ile bu isim altında tek perdelik bir oda operası olmuştu.] provasında Bayan B.’ye Sam’in oldukça umutsuz olduğunı ve devam etmesindeki, yaşamasındaki zorluğu vesaire anlatırken bana dönüp “Bir başka yanı vardır,” dedi. Bu cevap, kuşkusuz daha az ölçekte, benim için de söylenebilir.

13 Haziran 1970
Akşamı adını doğru anladıysam Suzanne B. ile geçirdim. Sam hakkında daha önce yazdığım makaleden memnun değildi. Aslında, iyi bir makale değildi. Yine de, sanki daha önce geri çevrilmişim gibi kendimi üzgün hissetmeme engel olmadı. Eve yorgun ve umutsuz halde döndüm. Paul Valet ile telefonda Beckett hakkındaki makalem hakkında konuştum. Nietzche’nin üstinsanının saçma olduğu konusunda hemfikir olduk (çünkü tiyatrosaldı), Beckett’in karakterleri ise asla böyle değildi. Beckett’in karakterleri trajedide yaşamaz, dermansızlıkta yaşar. Yaşadıkları trajedi değildir, sefalettir.

21 Ağustos 1970
Geçen akşam Suzanne B. bana Sam’in ikinci sınıf insanlarla sorunlarına çare bulmak için çok anlamsız zaman harcadığını söyledi. Bu keskin özelliğinin nereden kaynaklanmış olabileceğini sordum, Sam’in annesinden geldiğini söyledi, annesi hastaları rahat ettirmekten ve umutsuz insanlarla ilgilenmeye bayılır, iyileştikleri ya da başları dertten kurtulduktan sonra bir daha ilgilenmezmiş.

20 Kasım 1970
Lüksemburg Bahçeleri’nde olağanüstü, ilahi bir sabah. Gelip geçen insanları seyrediyorum, kendi kendime biz yaşayanların (yaşayanlar!) yeryüzündeki yürüyüşü kısacık diyorum. Geçip gidenlerin yüzlerine bakmak yerine, ayaklarına baktım ve hepsi benim için sadece her yöne giden birer adıma, oyalanmaya değmeyecek dağınık biçimde sağınık süregiden bir dansa dönüştü. Bunları düşünürken, kafamı kaldırdım ve Beckett’ı gördüm. Bu enfes adamın püri pak varoluşunda oldukça etkileyici bir hal vardı. Kataraktındaki operasyon, şimdi tek gözü işe yarıyordu, oldukça başarılıydı. Mesafede görmeye başlamıştı, bunu daha önceleri yapamıyordu. “Sonunda dışadönük biri olup çıkacağım,” dedi. “O iş gelecekte seni anlatacaklara kalmış,” diye cevapladım.

Çeviri: F!