[col-sect][column]Sevinçliyiz hepimiz; çünkü klima meselesini sonlandırdık. Yanlış anlaşılmasın bu sonlandırma öyle klima alınarak olmadı, havalar yavaş yavaş serinlemeye başlayınca, ki biz buna sonbahar geldi diyoruz, haliyle yayınevinin içini de bir serinlik bastı. Terlemiyoruz artık, terlemediğimiz gibi de kötü de kokmuyoruz. Allah’tan ki kokmuyoruz, daha önceki önsözlerde bahsetmedim ama bizim patron biraz fazla kokuyor. Öyle pislikten değil, adam tertemiz insan aslına bakarsanız. Ama her daim, kahvaltı dahil yediği pastırmalar yok mu… İşte onlar kokuyor. Yayınevinin içinde yaz boyunca bir çemen kokusu döndü dolaştı, odasında biz giremedik kokudan, hatta sekreter kızın nasıl girdiğine şaştık durduk. Tabii ekmek parası diye o kız da ses çıkartmıyor ne yapsın… Pastırma da nasıl bir şeyse, ki benim köken Trakya olduğundan biz pek sevmeyiz öyle şeyleri, en fazla sucuk yeriz, onu yedikten sonra da dişlerimizi fırçalarız, ama pastırma başka bir şey. Onun kokusu çıkmaz dış fırçalamakla. Sadece ağzı da kokmaz insanın. Bedeninin her bir tarafı kokar ve o koku yıkansa da geçmez. Tuza basmanız lazım kendinizi, ancak o zaman arınırsınız kokunun fenalığından.

Neyse klimasız bir yazın ardından sert bir kış bekliyor bizi diye bir girizgah yapalım konuya ki edebi olsun biraz. İnsanlar bazen istiyor böyle şeyler. Geçen ay yayımladığımız kitaplar, Kafka; “Değişim” ve “Dönüşüm” iyi bir satış rakamına ulaştı. Gerçi kitapların aynı olduğunu anlamamız zaman alsa da kitaplardan kar elde etmeye başladığımızı düşünüyordum. Çünkü patronun etine dolgun karısına diye aldığı ve sonradan karısının elbiseler için fazla şişman olduğunu düşünüp sekreterine hediye ettiği giysilerde bir artış oldu. Sekreter de böylece kışlıkları tamamladı gibi geliyor bana. Gözümüz yok, Allah daha çok versin. Bizim maaşlara gelince, Mart ayının maaşını yeni aldığımızdan dolayı biraz rahatladık. En azından borçlarda bir toparlanma oldu, ev sahibi ile aramız düzenli. Yoksa evden çıkmamı söylemeye başlamıştı. Ben de oradan çıkarsam selefon kokulu ofisimize, yine belirtmeliyim burası bir dükkan, yerleşme kararı vermiştim. Allah’tan hala evdeki rahatım devam ediyor. “Değişim” değil de “Dönüşüm”ün iyi satması sonucunda ofisin balkonu odun-kömür ile istila edildi. Yayıncı doğalgaz tesisatı masrafını göze alamadığı için bu kışı da bizi geleneksel yöntemlerle ısıtacağa benziyor.

Kitap satışlarından belki de ilk defa kar etmemiz ve kışın yaklaşmasıyla birlikte, patron getirip masama bir kitap bıraktı ve iyice okuyup, özümseyip öyle önsöz yazmamı istedi. Sanki ben kitapları öyle aceleyle okuyormuşum da, öyle sıradan önsözler yazıyormuşum gibi davranması başta canımı sıktı. Tam canımın sıkıntısı geçti derken, arada bir bu sözler aklıma geldi ve yeniden canım sıkılmaya başladı. Sanırım beni bu adam ciddiye almıyor, ama ben kendi işimi ciddiye alıyorum. Kitabı aldım ve eve gittim. Kitabın ismi çok uzun, sadece ismi uzun olsa neyse, kitap da bir o kadar kalın… “La Manchalı Yaratıcı Asilzade Don Quijote” ismi kitabın ve bin sayfaya yaklaşıyor. Uzun kış geceleri için eğlenceli olacak bir kitap ama artık neredeyse herkes, insanların kış gecelerinden para kazanmak istediği için çeşitli eğlenceler tertip ediyor. Bana kalırsa kimse bu kadar uzun kitap okumaz dedim, ama ben okurum diyerek de başladım okumaya.

Baştan söylemeliyim aziz okuyucu -bu lafı da kötü Dostoyevski çevirilerinden çaldım neyse- çok eğlenceli bir kitapla karşı karşıyasınız. Cervantes adındaki adam, tek kolu olmamasına rağmen bir harikalar yaratmış. Gülmekten karnıma ağrılar girdi ve hepinize de aynı şeyler olacağından eminim. Kitaplar yüzünden balataları sıyırıyor bir eski zaman insanı ve kendini şövalye sanmaya başlıyor. Ahırdaki uyuz beygire binip maceradan maceraya koşmaya başlıyor. Yanına da paragöz bir köylüyü alıyor ki, bu akıllara zarar insan, bildiğiniz gibi değil aziz okuyucum. Nev-i şahsına münhasır insanlar vardır ya aynen öyle bir tip. Hele eşeğini çaldırdığında bir ağıt yakıyor -çaldırma kısmı da ayrıca komiktir- dünyada bu kadar bir komik ağıtı kimse yazmamıştır. Bir de efendisi çok saygın bir insan ve çok doğru konuşurken, bu arkadaş biraz garip, sadece atasözleriyle konuşuyor. Yani hayat hakkındaki tüm bilgilerini oradan edinmiş. Bizler gibi okuyup adam olmaya çalışmamış, iyi ki de çalışmamış. Eğlence inanılmaz yani. Kitap hiçbir şey öğretmese bile bir dizi yeni atasözü öğrenebilirsiniz. Ben bunu bilir, bunu söylerim.[/column]

[column]

Cervantes adındaki adama gelince. Adam muazzam. İyi bir yazar değil, hem de hiç değil. Hayatı boyunca çok başarılı kitaplar yazamamış. Oyunları kötü diye oynanmamış. Bir de tabii o dönemde başka büyük bir oyun yazarı, bütün İspanya tiyatrolarını tekeline almış, onun oyunları oynanıyormuş. Bu da yememiş içmemiş, bu arada İnebahtı Deniz Savaşı’na katılmış, Osmanlı’nın sakalını traş etmiş, biz onların kolunu kesmişiz, ama hakikaten kesmişiz. Korsanların eline düşmüş, köle olarak Kılıç Ali Paşa’ya satılmış. Bilgisi ve görgüsü ile Ali Paşa’nın sevgili kullarından olmuş, bir ara İstanbul’da Kılıç Ali Paşa Camii’nin yapımında çalışmış. Sonra Ali Paşa buna “Serbestsin.” demiş, o da serbest kalmış, İspanya’ya geri dönmüş. İşte o vakit, yememiş içmemiş -az evvel de bu kısmı demiştim- oturmuş bu harikulade kitabı yazmış. Muhteşem bir eser bahşetmiş dünya edebiyatına ama çok uzun yazmış. Okunur mu, okunmaz! Ben de ne yaptım? Yayıncımıza gidip öneride bulundum; dedim ki “Biz bu kitabı kısaltalım biraz, adam yıllar evvel zaten ölmüş. Ölmese ne olacak sanki benim kitabımı kısalttılar diye dava mı açacak? Açtı diyelim, zaten ekmeğini yemiş bu toprakların, camilerde yatıp kalkmış. İnsan biridir ne de olsa. Anlatırız uzun uzun, sonra da veririz parasını.” Belki benim parayı da verirler. Ama sanmıyorum ben yine de. Neyse “Kısa kısa kitaplar yapalım biz bundan, Don Kişot deriz adına, maceralarını koyarız, bir tane de biz yazarız Don Kişot İstanbul’da diye olur biter.”

Adam beni dinledi… Yağmur yağıyor bu balkondaki kömürlere Allah vere de kışın yanarken bir sorun çıkartmasalar… Kitabı da acile alıp okumanızı tavsiye ederim…

[/column][/col-sect]