F: Işık Mater [@isik5]
F: Işık Mater [@isik5]

Giriş

[H]er toplumsal hareketin olduğu gibi çapulcu direnişinin de farklı yüzleri var. Bu farklı yüzleri bir kenara itip çapulcu direnişinin ne olduğunu, kimliğini ve direnişçileri genellemek, basit bir indirgemecilikten öteye gitmez. Halbuki, cesaretimizi toparlayıp çapulcu direnişinin karmaşıklığı ile yüzleşmemiz lazım. Çünü direnişin ilk zamanlarından itibaren, direnişi iç dinamiklerinden ve küresel olaylardan soyutlayarak, bilindik kalıplara indirgemeye çalışan bakış açıları çoğaldı ve ne yazık ki basit karşılaştırmalar, bilindik genellemeler sonucu geniş kitlelerde popülerlik kazandılar. Çapulcu direnişini laikçi/ulusalcı ve İslamcı kesimin çatışması olarak görmek, ilk fırsatta Arap Baharı’na veya 68’ Fransa olaylarına benzetmeye çalışmak, hatta direnişi CHP tabanının, Erdoğan’a başkaldırısı olarak tabir etmek revaçta. Fakat, ne yazık ki, bu tür mecaz çabaları direnişin farklı yüzlerini incelemeden basit bir tanımlamayla kolaya kaçıyor. Oysaki direnişi takip edenler ve direnişin içinde bulunanlar, işin bu kadar basit olmadığını biliyorlar.

Bu yazının amacı “işin” ne olduğunu anlamaya çalışmak ve çapulcu direnişinin karmaşasının en azından bir kısmını yakalayabilmek. Vurgulamak istediğim, çapulcu direnişindeki çok sesliliğin, dayatılan çoğunlukçu siyasi kültürle bağdaşmadığı; ve gerçekten şanslıysak—ki şansı burada direnişin basit bir karşıtlık siyasetinden, toplumsal harekete dönüşmesi olarak tanımlayabiliriz—çapulcu direnişinin, Türkiye’de çoğunlukçu siyasetin ve çoğunlukçu siyaseti temsil eden “büyük partilerin” sonunun geldiğini ilan ettiği. Tabii, çoğunlukçuluğu bırakıp, çoğulculuğa geçmenin en önemli yollarından biri, çoğulculuğun temellerini oluşturacak ortak söylemlerin belirlenmesidir.

Bu ortak söylem alanının belirlenmesinin en birincil yolu ise, basit karşılaştırmalardan, mecazlardan ve indirgemelerden kaçarak, ve çapulcu direnişine katılan farklı kesimlerin ses sahibi olması ve ortak isteklerini belirlemelerinden geçmektedir. Dikkat etmemiz gereken husus şudur ki: bu ses, hiç bir zaman “marjinal” atfedilen gruplara verilmez. Foucault’nun 1970’de College de France’da verdiği bir derste dediği gibi: “Her toplumda söylemler, işi kendi gücünü korumak olan süreçler tarafından kontrol altında üretilir, seçilir, organize edilir ve dağıtılır.” Amacı kendini korumak olan güç, bu gücünü ve gücünün kaynağı olan sesini—söylem üretme, dağıtma, hangi söylemlerin meşru/gayrimeşru olduğunu belirleme yetkisini—yaymak istemez. Bastırılan gruplar, kendi aralarında ittifak kurarak, yatay seferberliğin tüm nimetlerinden faydalanıp organize olarak, ve dolaşımda olan söylemleri sorgulayarak, kendi söylemlerini dolaşıma sokarak kendilerine ses verebilirler, seslerini bulabilirler—ve buldular da.

Var olan seslere, sesler arası ittifaka ve seslerin söylediği söylemlere bakmamızın sebebi iste, diğer toplumsal göstergelerin toplumsal söylemler kadar isabetli olmadığıdır. Mesela, Lipset’in “modernizasyon teorisi”[1. F! notu: modernizasyon teorisinin iki öngörüsü vardı: demokrasi refahın yüksek olduğu toplumlarda ortaya çıkar ve hayatta kalır.] demokrasinin moderniteyi takip ettiğine dair görüşü, dünyanın değişik kesimlerinde olduğu gibi Türkiye’de de çökmüştür. Yaşadıklarımız, ekonomik göstergelerle, demokratik göstergelerin arasında bir bağ olmadığını bize göstermiştir. Kanun değişiklikleri, insanlık eğitimi alan polis, ve artan gelir gibi faktörlere bakıldığı zaman—yani, kağıt üzerinde—Liechtenstein gibi bir ülkede yaşadığımızı zannetsek de, sokaklarda görünenin farklı olduğu şüphesizdir. Bu yüzden, demokratikleşmenin en önemli göstergesi toplumun dolaşımda tuttuğu, vurguladığı söylemlerdir.

[sws_blockquote align=”left” alignment=”alignleft” cite=”Ali Ersen Erol” quotestyles=”style01″] Lipset’in “modernizasyon teorisi” demokrasinin moderniteyi takip ettiğine dair görüşü, dünyanın değişik kesimlerinde olduğu gibi Türkiye’de de çökmüştür. [/sws_blockquote]

Çapulcu direnişinde internette dolaşımda tutulan söylemle, bugüne kadar internet üzerinde dolaşımda tutulmaya çalışılan diğer direniş söylemleri arasında 3 temel fark var—ve bu farklar sayesinde çapulcu direnişi neredeyse bir toplumsal hareket halini alırken, diğer direniş çabaları bugün bilinmiyor bile. Bu 3 farkı kabaca şöyle özetleyebiliriz: Çapulcu direnişinin dili şiddei kınıyor ve pasifist; ırkçılık, homofobi ve seksizm gibi ayrıştırmacı söylemleri kabullenmiyor; kendisine yeni bir dil ve kimlik oluşturarak egemen söylemin gramerine ve söylemlerine bağımlı kalmıyor. Bu 3 fark sonunda geldiğimiz nokta ise ortada: Türkiye siyasetinde milat olacak toplumsal bir hareket ve kültürel bir uyanış.

Direnişlerin Arasındaki 3 Farkı Bulunuz

Aşağıda, 3 farklı “internet direnişi” söylemi ile, gezi parkında yaşanan direnişin söylemini karşılaştırıyorum. Söylem önemli, evet, fakat bu zaten üzerinde durduğumuz ve sürekli gündeme getirdiğimiz bir nokta. Burada göstermek istediğim söylemin neden önemli olduğu, tutarsızlığın bir söylemi nasıl boşlukta ve temelsiz bıraktığı, ve söylemin bizim irademizi nasıl etkilediği; bize nasıl güç kattığı veya gücümüzü nasıl kısıtladığı. Yaşananlar, bağlamları, sebepleri ve yaşayanlar elbet aynı insanlar değil. Tüm “direnişlerin” sebepleri ve dinamikleri farklı. Fakat, çapulcu direnişini destekleyenler, söylemleri ile bir ağacı alıp daha geniş toplumsal tatminsizliklere bağlama becerisini nasıl gösterebildilerse, aynı potansiyel diğer direnişlerde de mevcuttu. Burada göstermek istediğim, diğer direnişler, kullandıkları söylem ve söylemlerindeki tutarsızlıkları ile bu potansiyellerini kendileri körelttiler.

I. Pasifizm ve Şiddet

11 Ekim 2012’de, akşam üstü, dört yolcusu olan bir van, çevre semtlerden Erzincan’a doğru yola çıktıktan bir süre sonra PKK’lılar tarafından durduruldu. Araca yanaşan PKK’lılardan biri kimlik kontrolü yapmak istediklerini söyledi ve hemen sonrasında vanda bulunan üniformasız bir polis tarafından öldürüldü. Aracı durduran ve aracın arkasında bekleyen diğer PKK’lı militanlar, araca ateş açtılar. Karşılık veren polisle beraber, araçtakiler, inerek araçtan kaçtı. Silah sesleri kesildikten bir süre sonra, polis herkesi araca bindirdi ve en yakındaki hastaneye yetiştirdi. Daha sonra, van şirketi polisten ‘çalışanlarının ve yolcularının canlarını tehlikeye attığı’ gerekçesiyle polisten davacı oldu. Olay bir iki gazetenin köşesinde sönük bir yankı buldu, fakat polisler için küçümsenecek bir tarafı yoktu. Facebook’ta “polis kürsüsü” isimli bir grup, haberlerden birini duvarına taşıdı ve “polisler, polis yakınları, ve polisleri destekleyenlerden” oluşan grubuna tartışmaya açtı. Yapılan yorumlar, bir taraftan PKK şiddetini kınarken, diğer taraftan polisin yaptığı şiddeti meşru görüyordu. Diğer bir deyişle, PKK’nın şiddetine karşı gösterilen “milliyetçi direniş”, benzer bir şiddeti destekliyordu.

Yorumların bazıları şöyle:

“Kardesimin ellerine saglik”
“o arkadaşın ellerinden öpmek farz olmuştur”
“elllerine sağlık, şöforü de öld”
“helel olsun polisime gördügün piçi indir kanunu cıksın :)))”
“YANINDAKİLEREDE SIKSAYYMIŞ ŞEREFSİZLERE BAK”
“allah siiz bildiği yapsın pkk lı olduğunu bildiğin piçleri gördüğün yerde geberticen” “helal olsun polisimize”
“suç duyurusunda bulunan şerefsiz kimse ol iti bırakcan orda si……”

[sws_blockquote align=”left” alignment=”alignleft” cite=”Ali Ersen Erol” quotestyles=”style01″]Direnişin ne olabileceğinin farklı tanımları var. Benim kullandığım tanım, direnişi karşı geldiği her ne ise, ona bir alternatif olarak tanımlayan, ve karşı geldiği şeyi, kendi söylem ve eylemiyle tekrar üretmekten kaçınan bir hareket tarzı olarak belirtiyor. Bu durumda, milliyetçi direniş, aslında, direniş olamıyor. Sadece karşı geldiğini sandığı bir düzeni idame ettiriyor [/sws_blockquote]Yukarıdaki twitler, kibirlerinden beslenerek üstünlük hislerini pekiştirmek için tutundukları inançlarından, erkeklik komplekslerini telafi etmek için kullandıkları ataerkil klişelere, aşırı-milliyetçi “ırk, toprak ve kan” söyleminin en fetişletilmiş halindeki zorbalık sevdasına kadar, şiddete şiddet ile karşılık veren ve bu karşılıktaki ironiyi göremeyip boş gözlerle “eee, ne var ki bunlarda” diye bakan bir direnişin anatomisi. Böyle bir “direniş”, pek tabii, direniş olmaktan çıkıyor ve sadece şiddeti meşrulaştıran bahaneler silsilesi olarak kalıyor.

Direnişin ne olabileceğinin farklı tanımları var. Benim kullandığım tanım, direnişi karşı geldiği her ne ise, ona bir alternatif olarak tanımlayan, ve karşı geldiği şeyi, kendi söylem ve eylemiyle tekrar üretmekten kaçınan bir hareket tarzı olarak belirtiyor. Bu durumda, milliyetçi direniş, aslında, direniş olamıyor. Sadece karşı geldiğini sandığı bir düzeni idame ettiriyor.

Çapulcu direnişinde ise şiddete dair farklı bir söylem mevcuttu. Bir kaç örneğe bakalım:

[av_gallery ids=’21706,21707,21708,21709,21710′ style=’thumbnails’ preview_size=’portfolio’ thumb_size=’no scaling’ columns=’5′ imagelink=’lightbox’]

Direnişçiler burada, şiddeti desteklemenin ve şiddete ön ayak olan söylemlerin direnişi nasıl gayrimeşru kıldığının farkında, ve bu farkındalık sayesinde tutarsızlıktan, nihayetinde de direnişin etkisini yitirmesinden kurtuluyorlar. Mesela, “yol ver gidelim, Taksimi ezelim” gibi bir slogana, #yolvergelsinlerinsanlıkgörsünler diyerek cevap verebilmek, böyle bir farkındalığın en önemli göstergelerinden biri. “Ulan Ayı” dışında, direnişçilerin öne çıkardığı birlik ve beraberlik algısı, meşruluk kaygılarının yanında şiddete karşı durmalarının başka bir sebebi olarak da gözüküyor.

Milliyetçilerin PKK’ya direnişi ile çapulcuların otokrasiye karşı direnişlerini karşılaştırmak ilk bakışta haksızlık olarak gözükebilir. Neticede milliyetçi söylemin temel taşları arasında erkek egemenliği, ırk, din ve dil tabanında ayrımcılık, kan ve toprak retoriği sıklıkla rastladığımız öğeler. Fakat, vatanı sevme iddiasını retoriğine tutarsızlık ve şiddet sevgisi olarak yansıtan bir akımla, insanlık sevgisini, söylemine tutarlılığa dikkat ve şiddetten uzak tutma olarak yansıtan bir akım arasındaki fark eminim açıktır. Birinci akımın on yıllardır sahip olduğu çeşitli siyasi bir platformlar, ki bunların çoğunda “muhalefet” olmalarına karşın, statükoyu ve şiddeti alevlemekten başka bir işe yaramadı. Diğer yandan, siyasi platforma sahip olmak bir yana dursun, siyaset ile bağdaşmak istemeyen çapulcu direnişi, Türkiye siyasetinde bir milat olarak yazıldı.

II. Birleştiricilik ve Ayrımcılık

Annesi Türk, babası Ermeni olan Klara Yeteroğlu 2012’de Darrüşafaka Lisesinde öğrenciydi. Girdiği bir yazı yarışmasında “Türkiye’de Ermeni Olmak” adlı yazısı ile birincilik ödülü aldı. 2012’nin Mayıs ayında gazeteler bunu manşetlerinden ve internet sitelerinden duyurdular. İnternette çıkan haberlere yapılan yorum kısımlarında bir birinden farklı yorumlar bulmak mümkündü. Fakat benim ilgimi çekenler, toplumsal birleştiricilik adına ayrımcılık yapanlar, Ermenileri ve Klara’yı desteklemek adına ırkçılığa devam edenlerdi.

HaberTürk’ün internet sitesindeki bir kaç yorum şöyle:

“helal olsun genç kızımıza.bu yazının kopyalanıp türkiyeye karşı lobi faaliyetleri düzenleyenlere gönderilmesi lazım.”
“Türk ve Ermeni düşmanlarına güzel bir cevap olmuş.”
“kız işi çözmüş dış güçler atatürk te en büyük tehlike dış güçlerdir demişti……”
“evet bu kardeşimizi cesaretlendirmek lazım. zaten geçmişteki olumsuz duygularla yaşamak sağlıklı bir insan için düşünülemez.”

AGOS’un internet sayfasına yansıyan haberin altındaki yorumlar da aynı meşrepte olsa da, o yorumlardan biri, belki de, aralarından en çarpıcı ve en iç karartıcı olanı:

“bu yarım kan kendine ne hakla ermeniyim diyebilir???? O yalaka baba ne hakla bizim sorunlarımızın olmadığını soleyebilir?????”

Klara’nın yazısına baktığımız zaman, şüphesiz, ana akım medyanın dolaşımda tuttuğu söylemlerin etkisini bolca görüyoruz. Klara, her ne kadar dostluğu, kardeşliği ve birlikteliği savunduğunu sansa da, kullandığı söylem, ortalama bir milliyetçinin söyleminden farksız. Böyle bir yazının, tabii, kendisini Ermeni olarak tanımlayan bir çocuğun ağzından çıkıyor olması, HaberTürk yorumlarında gördüğümüz milliyetçileri “bakın, en başından beri haklıydık” naraları içinde sevindiriyor. Kendi meşreplerince birlik ve beraberliği savunanların sürdüregeldiği tehdit algısı, yabancı düşmanlığı, hassasiyet eksikliği, ve düşman ihtiyacı gibi söylemler, yine, kendi düşüncelerinde “onları bölmeye çalışanlara” karşı kullandıkları dildeki tutarsızlıklarını gösteriyor—ve bir kere daha sergiledikleri dayanışma/beraberlik/direniş, her ne ise, kullandıkları dil sayesinde çöpe gidiyor.

Tabii, en azından benim için en içler acısı, AGOS’un internet sayfasına yazılan yorum, AKP’nin egemenliğine, haksızlığa, milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı çıkma çabası içerisinde, kendisini aynı dinamiklerde kaybetmiş zavallı bir yakarışın yansıması. Direnmeye çalıştığı söylemi üreten koşulları aynen üretmeye belki de en güzel örnek. Çünkü, o yorumu yazan insan, her ne kadar haksızlığa karşı gelmeye çalışsa da, “yarım kan” gibi aşırı-ırkçı bir dili kullandığı anda konuşmanın odağını yapılan haksızlıktan, kimin yüzde kaç kan olduğu, bunun kim tarafından belirlenebileceği ve kimin daha üstün Ermeni olduğu, kimin kendisine Ermeni diyip diyemeyeceğine doğru kayıyor. Böylelikle, mesela böyle bir cümlenin başlattığı tartışma ırk, veya yalakalık üzerinden devam edeceği için, sadece ırkçı söylemi idame ettiren koşulların tekrar üretilmesine yarayabilir.

Çapulcu direnişinde ise, direnişçiler benzer bir hataya düşmüyor:

[av_gallery ids=’21712,21713,21714,21715,21716′ style=’thumbnails’ preview_size=’portfolio’ thumb_size=’no scaling’ columns=’5′ imagelink=’lightbox’]

Küfür, kibir, elitizm, cinsel ayrımcılık, partizanlık gibi söylemleri kendisine yakın görmeyen bir hareket, çok basit bir şekilde, bu tür söylemlerin yeşermesine fırsat verecek koşulları üretmediği için gerçek bir direniş olabiliyor ve direndiği söylemin egemen yapısı içerisinde kendisini kaybetmiyor—statükodan sıyrılıp kendisini bir alternatif olarak sunabiliyor.

Hedef belirleyen, düşmanlar gözeten, tehdit algısını daim kılan, toplumsal eşitsizlikleri idame ettiren ayrımcılıkları devam ettiren, aşağılayan ve üstünlük yarışına giren söylemler, elinde sonunda kendi kendilerine inşa ettikleri camdan köşklerinin içerisinde hapsolmaya, kendi etraflarında kuşşatıkları ve gittikçe daralan çemberleri içerisinde artan paranoyaları ile baş başa kalmaya mahkum oluyorlar. Aksine, güç dengelerini umursamadan aldığına yatay, eşit, ve sınırsız yayılan, kapsayıcı, ayrım yapmadan birleştirici ve bütünleyici söylemler güçlenerek yayılıyor ve çapulcu direnişinde de gördüğümüz gibi daha önce yan yana gelmeyen gruplar arası ittifaklara yol açıyor.

III. Kurulan Kimlik ve Dayatılan Kimlik

Mahkeme, “örgüt yok” kararını açıkladığı zaman, Hrant Dink öldürüleli beş yıl olmuştu. Ahmet Hakan, twitter hesabından yaptığı bir açıklama ile, karar sonrası Dink ailesi avukatı Fehriye Çetin’i televizyon programında konuk edeceğini açıkladı. Cevaben gelen “sen de mi Ermeni oldun?” twitine karşılık “olduysam oldum, zoruna mı gitti” yazan Ahmet Hakan, daha sonra kendisini “milliyetçi” olarak tanımlayanlar tarafından protesto twiti yağmuruna tutuldu. Kendisi ve Ahmet Hakan’ı savunan bir kaç insan, “milliyetçi” twitlere karşı “direnmeye” çalıştılar. Fakat, direnişlerinin dili, direndiklerinin dilinden çok da farklı değildi.

Mesela, bu twit tartışması sırasında, Ahmet Hakan’a sıklıkla “dönek” olarak hitap ediliyor. Ahmet Hakan’a karşı kullanılan “dönek” lafının erkek egemen doğasını biliyoruz. Dönmek, Ahmet Hakan’a ithafen sadece ‘fikir değiştiren’ anlamının yanı sıra, kanıksayageldiğimiz gibi ‘cinsiyet değiştiren veya normalden farklı cinsel eğilimini açıklayan kişi’ için de kullanılıyor. Bir kelimenin bu iki anlamı taşıyor olması şaşırtıcı değil. İki anlam da, belirlenen “normalden”—gerek milli görüş, gerekse heteroseksüel olmak olsun—sapma, sapkınlık olarak görülüyor.

Dönek metaforuna, veya bu metaforun bu şekilde kullanılmasını sağlayan söyleme karşı koymak isteyenlerin, öncelikle bu kelimenin anlamlarını değiştirmesi, veya alternatif bir anlam yaratması gerekiyor. Semantik kayma denilen ve zaman içinde o kelimenin farklı bağlamlarda çokça kullanılması ile kullanımların değişmesi sonucunda anlam değişikliğinin başka bir yolu yok. O yüzden, Ahmet Hakan’a destek için atılan, mesela:

“Seni kimse anlamıyor , bende ermeniyim bende gerekirse döneğim..”

Gibi bir twit, tamamen dönek kelimesini aşağılamak olarak kullananların amacına hizmet ediyor. Çünkü bu twit, dönek kelimesini ne başka bir şekilde kullanıyor, ne de anlamını değiştirmek için çabalıyor. Bunun gibi, çapulcu direnişinden önce ortaya konmaya çalışan farklı direniş anlarında benzer bir ivme kazanılamamış olmasının sebebi, direnenlerin egemen söylemin kendilerine dayattığı kimlikleri değiştirmeye çalışmadan, aynı şekilde kullanmaları.

Fakat, çapulcu direnişinde farklı bir durum ile karşılaştık. 2 Haziran günü Erdoğan “bir kaç çapulcu” dediği zaman, çapulcu kelimesi sözlükte “ç” gibi pek de dikkat çekmeyen bir harfin altında, köşede bir yerlerde kendi haline bırakılmış, önemsiz ve, kimbilir, unutulan zavallı bir kelimeydi. Fakat, farklı kullanımların hızlı bir şekilde yayılması ve popülerlik kazanması sonucunda çapulcu kelimesine alternatif anlamlar türetildi. Bu farklı kullanımlar ve üretilen alternatif anlamlar, her ne kadar çok sayıda üretilmiş olsa da, bazıları şöyle:

[av_gallery ids=’21717,21718,21719,21720,21721,21722,21723,21724,21725′ style=’thumbnails’ preview_size=’portfolio’ thumb_size=’no scaling’ columns=’9′ imagelink=’lightbox’]

Bu kullanımlarda, çapulcu kelimesine onlarca yeni anlam yükleniyor ve “soyguncu” etrafında dönen anlamı giderek önemsizleşiyor. Çapulcu direnişinde, direnişçilerin en önemli başarılarından biri, egemen söylemin dayatmaya çalıştığı bir kelimeyi alıp, ona tam olarak, mükemmel bir anlam kayması yaşatmalarıydı. Bu anlam kayması sonrasında çapulcu kelimesi sadece yeni bir anlam kazanmakla kalmadı, aynı zaman dünyanın her yanında direnenler için bir kimlik halini de aldı.

Yukarıdaki kullanımlardan, mesela, Life of Pi’ya yapılan gönderme, polisi kaplan yerine koyması ve çapulcuyu da şiddete baş vuran değil, yaşadığı büyük travmaya rağmen zekası ve azmi ile kaplana istediğini yaptıran, nihayetinde kaplanı evcilleştiren bir çocuk olarak çerçevelemesi, çapulcunun sözlükteki ‘yağmacı’ anlamına zıt bir alternatif sunuyor. Bunun gibi, askerliği ve partizanlığı reddeden, bilgi birikimi etrafında kimlik inşa eden kullanımlar, bu kelimenin anlamını ker kullanımda zenginleştiriyor, çapulcu kimliğine yeni boyutlar katıyor.

Analiz Yapalım, Ayol: Aşırı-eril Egemen Söylemlerin Başarısızlığı

Çapulcu kelimesine benzer bir değişimi “ayol” kelimesinin kullanımında görüyoruz—fakat “ayol” daha çok ince bir ironi olarak kullanılıyor. Tabii, “ayol” kelimesinden bahsetmemiz için, öncelikle egemen aşırı-eril söylemle, direnişe hakim olan LGBTQ/feminist söylemden bahsetmemiz ve karşılaştırmamız gerekir. Öncelikle, egemen söylemin nasıl aşırı-eril bir kalıba oturduğunu inceleyelim ve buna aşırı-erilin ne demek olduğuna bakarak başlayalım.

Aşırı-erilliği, maçoluğun ekstrem bir hali olarak düşünebiliriz. Mesela:

Ne çektin be Rambo!
Ne çektin be Rambo!

[sws_blockquote align=”left” alignment=”alignleft” cite=”Ali Ersen Erol” quotestyles=”style01″]Dalgalanan bayrak imgesi, Erdoğan’ın parçası olduğu milli görüş ideolojisi için de gayet önemli bir simge. Dalgalanan bayrak imgesi, İstiklal Marşı’nın birinci ve sonuncu kıtalarının ilk satırlarında karşımıza çıkıyor—dalgalanan bayrak, bir nevi, İstiklal Marşını açıyor ve kapatıyor. [/sws_blockquote]Böyle bir imgede—ki bu imge sadece Rambo’da değil, çizgi filimlerden tutun, oyuncaklara, dergilerden, modellere kadar hayatın neredeyse her kesiminde baskın bir şekilde var—erkekliğin tanımını bir kaç temel öğe oluşturuyor: kas, güç, şiddete yönelim ve ağrılara direnme (ağlamamak, mesela) gibi. Aşırı-erilliğin başka imgelerinde silah, sakal, heteroseksüellik, görünen yaralar gibi semboller de var. Kısacası, aşırı-erillik, erkekliği belli klişelere indirgiyor, o klişelere uyanları erkek, uymanları ise muhtelif aşağılayıcı isimlerle (top, ibne, yumuşak, parlak gibi erkekliği heteroseksüelliğe, güce, sertliğe bağlayan aşağılamalar mesela) tanımlıyor. Aşırı-erillik sadece erkekliği değil, kadınlığı da klişelere indirgiyor. “Karı gibi” yapılan eylemlerin sınıflandırılması, mesela, kadınlığı zayıflık ve duygusallık gibi insani hislere bağlıyor.

Türkiye siyasetinin göstericilere tepki olarak uyguladığı baskı siyaseti, aşırı-eril söylemin kendisini toplumsal ve siyasi alanda nasıl gösterdiğinin çok iyi bir örneği. Baskı siyaseti ile kastım, siyasi retorik ve polis şiddeti arasında giderek artarak kendini gösteren uyumlu ilişki. Baskı siyasetinin aşırı-eril olmasının sebebi ise çok basit: çünkü baskı siyaseti ve polis zorbalığı, pasifist bir direniş karşısında şiddei övüyor ve güce tapıyor; siyasi retorik toplumsal ayrımları pekiştiriyor; siyasi irade kamu rızası olmadan kamu alanını gasp ediyor ve çok sesliliği, çoğulculuğu görmezden geliyor.

Mesela, polisler 12 Haziran’da Taksim’e saldırdıktan sonra “vatan sana canım feda” sloganları ile yürüdüler. Can feda edebilmek söylemi karşısında can ve hayat, vatan gibi soyut bir kavram adına kolaylıkla harcanabilicek kaynaklar olarak karşımıza çıkıyor—ki burada rahatlıkla harcanabilecek olan can, sadece polise ait değil. Gösterilerde insanların hayatlarını kaybetmeleri -kaybetmeye devam etmelerini- büyük bir soğuk kanlılıkla kenara itebilmek, insanların canı böylesine yanarken faiz lobisinden, ekonomik zarardan bahsetmek, “feda” hevesinin boyutunu da gösteriyor. Bununla beraber, her türlü kanıta rağmen göstericilerin canlarını feda eden polislerin hiç bir ceza almadan kalması, devlet aklının şiddete ne derece göz yumduğunun ve desteklediğinin de kanıtı.

İşte can feda ederek, yasal yollardan şiddeti meşrulaştırarak, hitabeti ile şiddeti överek, egemen devlet söylemi aşırı-eril bir duruşa sahip oluyor.

yasakneayolBöyle bir söylem karşısında ise “ayol” kelimesini buluyoruz. Egemen gücün aşırı-eril söylemine, sınırlamalarına ve uygulamalarına karşın “ayol” kelimesinin sunduğu ironi pahabiçilmez. Ayol, biliyoruz ki, kendi içinde anlamsız ve gerek kadınlar, gerekse efemine erkekler tarafından kullanılarak “kadın” ile ilişkilendirilen bir ünlem. Ayol kelimesinin sunduğu imge, fakat, sadece kadınsallık ile sınırlı değil. Çünkü, mesela, ayol kelimesini kimin kullandığını düşündüğümüzde, aklımıza üst sınıf veya yüksek eğitimli bir kadın imgesi gelmiyor. Ayol, daha çok, bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umrunda mı dünya klişesi ile susturulan “aptal kadın” imgesi için seklanıyor.

Zaten direnişte kullanılan ayol kelimesinin güzelliği de burada. Mesela, “yasak ne ayol” cümlesinde “ayol” kelimesinin amacı, yasağı delmek. Fakat bunu agresif, yasağı koyan aşırı-eril söylemi takip ederek yapmak yerine, aşırı-eril söylemin klişeleştirdiği kadın imgesini kullanarak gerçekleştiriyor. Bu kullanım, “ayol” kelimesinin ima ettiği “bihaber” klişesini “yasaktan bihaber” olarak tersine çeviriyor—ki biz direnişçilerin bihaber olmadıklarını biliyoruz. Bu şekilde, “ayol” çifte ironi ile LGBTQ/feminist söylemin bir sembolü olarak aşırı-eril söylemin üstesinden geliyor.

Erdoğan’ın Satır Arası İncileri

Erdoğan’ın dediği gibi, polise emri kendisi verdi. Fakat, Erdoğan’ın polise nasıl bir emir verdiğini farkında olmadığını sanıyorum—ya da farkında olmamasını istiyorum. Erdoğan “polis orayı temizlemeyi bilir” dedikten sonra şahit olduğumuz polis saldırısının sertliğini, polisin direnişçileri neden düşman olarak gördüğünü Erdoğan’ın verdiği mesajlar içinde anlayabiliriz. Bunun için Erdoğan’ın konuşmalarına bakabiliriz elbet. Fakat ben çok daha basit bir şekilde, sadece, Erdoğan’ın İstanbul-Kızılçeşme mitingi için kullandığı afişe bakıyorum. Tabii, Erdoğan’ın kullandığı söylemi incelerken, aklımızda tutmamız gereken başka bir nokta, kendisinin çok büyük bir ihtimalle aynı dili yaklaşan seçim sürecinde de kullanacak olması. Bu afişe bakarak, seçim propagandalarında ne tür argümanlar kullanacağını öngörebilir, ve ona göre kendimizi hazırlayabiliriz. Hatta şunu iddia etmek hiç gerçek dışı değil: Erdoğan bu mitinglerde, seçimlerde kullanacağı söylemi ve insanların tepkilerini denedi—bir nevi seçim kampanyasını test sürüşüne çıkardı. O yüzden, bu analizi yaparken, aklımızda tutmamız gereken iki nokta var: polis neden bu kadar zorbaca saldırdı ve Erdoğan seçimlerde nasıl bir söylem kullanacak?

Şimdi afişe bir daha bakalım:

direnisindilid (1)

Görsel Retorik

Arka planda Türk bayrağını görüyoruz. Bayrakta ay ve yıldız, kırmızıdaki gölgelenmelerle beraber açılı duruyor. Yani, bu herhangi bir Türk bayrağı değil, bu dalgalanan bir Türk bayrağı. Bayrağın önünde Erdoğan’ın portresi yazıya bakıyor ve sol alt köşede AK Parti sembolü ile görsel kapanıyor. Bu akışı vektörlerle inceleyelim:

Afişteki kırmızı çok baskın, fakat benim gözüm kırmızıya aykırı duran Erdoğan’ın siyah ceketine kayıyor. Bu afişe baktığımda dikkatimi ilk çeken, Erdoğan’ın gözleri. Erdoğan merkeze bakıyor ve bakışım, Erdoğan’ın gözlerinden yazılı mesaja doğru akıyor. Her ne kadar Erdoğan’ın hemen yanında beyaz ve kırmızı keskin bir karşıtlık içinde olsa da, yazıyı okuduğum zaman, arka plan tekrar dikkatimi çekiyor—dalgalanma imgesinden gelen gölgeler, siyah-kırmızı-beyaz karşıtlıkları sayesinde gözlerim yazıdan, aya doğru kayıyor. Aşağı ve yukarı yazılan yazılar, mitingin adı ve yeri/saati, tüm bu dinamik içerisinde arka planda kayboluyor. Yani, bu görsel akışın öne çıkardığı iki büyük olgu var: yazılı mesaj ve bayrağın dalgalanması.

Bayrağın dalgalanıyor olması ile durağan olması arasında önemli sembolizma farkları var. Durağan bir bayrağın aksine, dalgalanan bir bayrak hareketliliği, gücü, enerjiyi ve gençliği simgeliyor. Burada önemli bir nokta, çapulcu direnişinin çoğunlukla genç bir hareket olması ve Erdoğan’ın kendi mitinglerinde o dinamizme karşılık vermek istemesi—ya da Erdoğan’dan duymaya alışık olduğumuz gibi “benim gençliğim” veya “AK gençlik” saflarını seferber etmeye çalışması.

Dalgalanan bayrak imgesi, Erdoğan’ın parçası olduğu milli görüş ideolojisi için de gayet önemli bir simge. Dalgalanan bayrak imgesi, İstiklal Marşı’nın birinci ve sonuncu kıtalarının ilk satırlarında karşımıza çıkıyor—dalgalanan bayrak, bir nevi, İstiklal Marşını açıyor ve kapatıyor. İstiklal Marşı’nın ilk ve son kıtasının ilk satırları şöyle:

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak”

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl”

İstiklal Marşı, yurdun işgal altında olduğunun distopik imgesi ile başlıyor (Korkma!) ve ütopik bir vatan resmi (dalgalan şafaklar gibi) ile kapanıyor. Başlangıçta, sönmekten, yani tükenmekten, bitmekten, yok olmaktan bahsedilirken, bitişte şafaktan, yani, şanlı bir yeniden doğuştan söz ediliyor. İstiklal Marşında olan “yüzen sancak” ve “dalgalanan hilal” simgelerine dikkat çeken dalgalanan bayrak, böylelikle, yurt genelinde yaşanan işgal anlatısını çağrıştırıyor. Böylelikle, Erdoğan’a tabi olanlar, bu işgale direnen askerler (“Erdoğan’ın askerleriyiz”) ve geri kalan ötekiler, işgal kuvvetleri/tehdit olarak çerçevelenmiş oluyor.

Sözel Retorik

Tabii, görsel retorik milliyetçi sembolizmaya böylesine derinleme daldıktan sonra, sözel retorik de geri durmuyor. Mitingin ismi, afişte en üstte yazan “milli iradeye saygı mitingi” ile başlayalım. “Milli İrade” sözü, Türk kültürü içerisinde hali hazırda dolaşımda olan tanıdık bir kaynaktan besleniyor:

“Milli irade”, en azından benim için, doğrudan “milli egemenlik” sözünü çağrıştırıyor. Bildiğimiz üzere, “egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” retoriği, Erdoğan tarafından, kendi istediklerini yapmak için sıklıkla kullanılıyor. İlk seçildiği andan beri—ama özellikle 2007’den sonra—liberal eğilimlerini bir kenara bırakan Erdoğan için, milli egemenlik, seçilmişlerin (yani kendisinin) egemenliği anlamına geliyor. Erdoğan’ın bu şekilde kullandığı “milli egemenlik” retoriği sayesinde, Erdoğan’a karşı gelenler, milli egemenliğe ve milli iradeye karşı gelmiş oldu.

Aynı zamanda, “milli irade” görsel retorik ile direk bir bağ kuruyor. Şayet Erdoğan’a tabi olanlar milli iradeyi temsil ediyorlarsa, Erdoğan’a karşı gelenler bu iradenin bir parçası olmadıkları gibi, başka iradeleri (dış mihrak/iç mihrak) temsil ediyorlar. Milli iradeye karşı olmak, böylece, işgal kuvvetlerinin bir parçası sayılmak anlamına geliyor.

Tabii, saygı kelimesi üzerinden sorulabilecek sorular, saygının ne olduğu, kimin tanımladığı, saygısız olmanın ne demek olduğu, meşruiyet ve gayrimeşruluğun saygı ve saygısızlıkla nasıl kazanıldığı, saygı kelimesinde dayatılan paternalist tutumun nerden geldiği gibi sorular, milliyetçi söylemin rüzgarında ve milli iradenin ağır yükü altında eziliyor. Böyle bir retorik: Atatürk, İstiklal Marşı, kendi sözleri gibi “kutsal” metinlerde kullanılan sözlere alıntı yaparak ve o sözleri boşlukları dolduran, genelleme yapan mecazlar olarak kullnarak, bu tür sorgulamaların yeşermesine fırsat verecek akli ve sözel alanı kapatmayı amaçlıyor.

Sonraki satırlara bakalım:

“Büyük oyunu bozmaya”
“Haydi tarih yazmaya”

Büyük oyun, burada, özellikle dikkat çekici, çünkü “milli irade” gibi, toplumsal hafızamıza kazınan bir cümleden güç alıyor:

“İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.”

Bu cümlede sürekli kılınan (istikbal kelimesindeki belirsiz zaman göstergesi) tehdit algısı; hırsız (hazinden mahrum eden); bilinmeyen, perdelerin arkasındaki düşman (bedhahlar kelimesindeki belirsiz kişi göstergesi) gibi söylemler, “dahi” kelimesi ile, atlatılan toplumsal travmaya eş koşuluyor. Yani, geçmiş, geleceğe sabitlenerek, tehdit algısı idame ettiriliyor. “Büyük oyun” sözü, bu tehdit algısından ve tehdit algısındaki belirsiz kişi göstergelerinden besleniyor. “Büyük Ortadoğu Projesi” ile tavan yapan komplo teorilerini de içine alan “büyük oyun”, çapulcu direnişine katılanları, geçmişteki emperyalist işgal kuvvetlerinin bir parçası olarak konumlandırıyor.

“Haydi tarih yazmaya” ise açık bir cümle. Ben, şahsen, “tekrar tarih yazmaya” dememelerine ve geçmişle şu an arasındaki bağı ifşa etmemelerine şaşırdım.

Kısacası, polisin ve eli satırlı/sopalı güruhların arkasındaki itici kuvvet, zannımca, buydu: Kendilerini vatanı düşman işgalinden kurtaran kahraman askerler olarak görmeleri, din, vatan, namus gibi kavramları savunduklarını düşünmeleriydi. Buna bir de savaşın, özellikle Kurtuluş Savaşnın ne kadar romantisize edildiğini katarsak, polislerin ve satırlı/sopalı gürühların kendi akılları içinde neye saldırdıklarını sandıklarını da daha iyi anlamış oluruz.

Sonuç

Çapulcu direnişi içeriden bakınca ne kadar karmaşıksa, dışarıdan bakınca da bir o kadar basit. Direnişin içerisinde farklı gruplar sürekli kendilerine dayatılan söylemleri yeniden tanımlıyor, yeni kimlikler yaratıyor, yeni ittifaklar kuruyor—çapulcu direnişi sürekli gelişen bir organizma gibi evrimleşmeye devam ediyor. Ancak, Erdoğan gibi, bu karmaşıklığı görmek istemeyenler tarafından “işgalciler, kahraman askerlere karşı” gibi klişlere indirgenebiliyorlar.

Direnişin, soyut her türlü sınırı aşan birleştirici unsurunu yapıcı bir ivmeye dönüştürmek, şu an çapulcu direnişinin en önemli meselesi.

[av_gallery ids=’21730,21731′ style=’big_thumb’ preview_size=’no scaling’ thumb_size=’no scaling’ columns=’2′ imagelink=’lightbox’]

Çapulcu direnişi, sadece Fenerbahçe ve Galatasaray arasında değil, bu fotoğraflarda da görüldüğü gibi, Yunan ve Ermeni “çapulcularla” da önemli ittifaklara sebep oldu. Bu tür ittifakların en olumlu bir şekilde kullanılması, mesela uluslararası çapulcu platformu oluşturulması ve uluslararası neoliberal/otokratik siyasete karşı bilincin arttırılması atılabilecek en önemli adımlar.

Bu adımları atarken dikkat edilmesi gereken en önemli husus da, bu yazıda olabildiğince belirtmeye çalıştığım, kullanılan söylemler ve etkileri. İnternet üzerinde yaşanan farklı “direniş” anlarının, ve Erdoğan’ın kullandığı söylemin başarısızlığı, çapulcuların çıkaracağı en önemli dersleri bize sunuyor. Kendi içinde tutarlı olmak, şiddetten, yargılamadan, ayrımcılıktan, tehdit algısından uzak, birleştirici ve bütünleyici söylemler etrafında yeni kimlikler inşa etmek, çapulcu direnişinin damgası ve öyle de kalmalı.

Dünyanın tüm çapulcuları, birleşin!