Ali Karabayram

[intense_dropcap]Ç[/intense_dropcap]ağdaş dil olgusunun gelişimindeki önemli veçhelerden birini çözümlerken, Chomsky, sadece anlatı kalıplarının ya da dilsel/biçemsel söyleyiş biçimlerinin değil, zihinsel refleks zamanının bile koşullandığı bir arızi-dilden söz eder. Süreksiz söyleyiş biçimlerinin kalıplaşmış anlatı formunun doğrusallığıyla zamanı boyuna kesen işleyiş mantığının, anlatılanan şeyi içermeyen geçiş katmanları üzerinden egemen söylene eklendiği durakları sistemik bir dil kapsülü olarak betimler ve sıkışık gerçeğin yapısını dilin araçsal varlık biçimleri üzerinden güç ilişkilerinin metronom ritmine bağlar. Böylece tekerlemelere, akılda kalıcı kafiyelere, mottolara yüklenmiş içerik bilincinin anlamın numuneleşmiş kalıp dokusunda bağlandığı bir iktidar dürtüsünü teşhir eder. Küreselleşme tartışmaları üzerinden yürütülen polemiklerin dilsel kalıplar üzerine kurulu birörnek anlam yapılarının işlevselliğini sorgularken dil olgusunu bu boyutuyla dikkate almaması, muhalif eksendeki söylen kalıplarının da aynı sloganlaşmış kavrayış momentinden itibaren kurulmasıyla ilgili olabilir mi? “Bir tarafta alfabeler vardır, diğer yanda dizeler,” diyen Mallarmé’nin, yalnızca Parnasse ruhuna sığınan kapsayıcı bir şiirsel ortak ruhtan ya da şiir söyleme kaygısından çok, söz söyleme ya da anlatılama çabasında evrensel varlık sebeplerini bulan bir yaratma itkisine göndermesi veya şimdilerde üst-metin diye adlandırılan bir algı düzeyini kavrayış kipleriyle bağlamsal bütün arasındaki akademik yorumsama safsatasına hiç düşürmemiş Goethe’nin weltliteratur vurgusu, ortak bir iktidar talebinin tüm taraflarınca aynı oranda seyreltilmiş bir dilsel yarığı iyiden iyiye derinleştiriyor. Zira modern çağın en yüzeysel iletişim kaygılarına olası en kısa yolla yanıt veren kitle dili, Nietzsche’nin sadece semptomatik düzeydeki kıpırdanmalarını görüp yirmi birinci yüzyıldaki akut sinir nöbetlerine tanıklık edemediği, tıp literatürüne “jurnalistik deformasyon” denen meslek hastalığını armağan etmiş gazetecilik ve gazeteci dili olgusu tümüyle güç ilişkilerinin süzüldüğü bir filtre işlevi görmeyi sürdürmekte. Ne var ki, asıl endişe verici olanın, konvansiyonel yönetme talepleri karşısında zemin tutma arayışındaki muhalif oluşumların da aynı küresel köy ağzını –bilhassa doksanların ilk yarısında benimsediği oportünist eylem anlayışını ‘suistimal politikaları’ tanımıyla hafifletmeye çalışan ‘sistem anarşistlerine’ kıyasla daha bir sahiplenerek– kullandığının açıklıkla görülmesi. Tüm bunlar, dil üzerinden yürütülen mücadelenin, en fazla da kavramsal düzeyde, iç içe geçmiş ortak tanım ölçütlerinin orta yerinde sürüp gittiğini, ayrıksı olmayı da aynı sistematik esneme payı içinde marjinal bir duruş olduğu vehmiyle kabullenmiş dilsel kopuş çabalarının ise –bağdaşık olmasa da– organik anlamda üst yapıya eklenmiş birer söyleyiş kipi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Arketiplerin mekanik birer tanım ölçütü olmadığını, tersine, her birinin birer bilinç içeriği olduğunu söyleyen C. G. Jung’un gözlemi, kavrayış biçimlerinin klinik doğası üzerine yapılmış birer tespit olması vasfıyla değil de çağın teknik aklıyla düzenlenmiş, ayıklanmış, tesviye edilmiş birer algı katı olarak okunduğunda, iktidar taleplerinin hep dil dokusundaki yaratıcı seziyi dışlayarak beslediği kalıp-yargıların işleyiş düzenini açıkça tanımlıyor: Anlamın tüm rasyonel kavrayış biçimlerine doğaca içkin olduğu sanısıyla arındırılmış bilme istemi. Kavrayış egzersizlerinin metinsel çözümleme çalışmalarının analitik ruhuyla sınırlı olumsal dizgesi ve bu kasılmayı teknik aklın tahakkümündeki mekanik uyaranlarla canlı tutan sahipsiz istenç. Yorumbilimin araçsal doğasıyla uyumlu kılınmış algı düzeni ve bilincin tutamakları olan içerik katları. Şimdi, organize aklın kavrama çabasına anlamın gidimli bir nedensellik olarak ulandığı genel işleyiş, kavrayış biçimlerinin kolektif edilginliğiyle türdeş bir sıfır noktasına dönen devir hızını çevrimin hacminden bağışık tutacaktır. Bir başka deyişle, yalnızca havayı döven bir çark gibi işleyen aklın, Barthes’ın tanımlamasıyla bomboş bir bandı durmadan başa saran bir düzeneğin evrensel bir nedenselliği kendi hareket yasasının mekanik erimiyle bağladığı bir kısır döngüdür söz konusu olan. Başta Derrida olmak üzere Fransız yapıbozumcularının dilin gramatikal hamlığı diye tanımladığı şey, Foucault’ya göre, anlam sarmalının başladığı noktadır. Bir ipucu, bir ayrımsal ya da tepe nokta. Anlamsal bütünün helezonik bir yapısı olduğu yollu vurguların, çizgisel bir çözümleme ediminin doğasına aykırı olarak, akış ritminin tüm izleği besleyen bir çevrintiyle tersyüz edildiği bir ‘serbest okuma’ pratiği olması, aşkın bir okuma pratiğinin kuralsızlığından çok, zihinsel dinamiklerin serbest bırakıldığı bir karşılaşma alanı olmayı amaç edinir. Karşıt etkilerin orta yerinde kurulan anlam çerçevesi, sadece diyalektik bir gerilimin soğurulduğu bir ağırlık noktası olmakla kalmaz, bazen örgensel bazen de parçalı bir kavrayış zeminine ana metne koşut bir bağlamın gölgesini düşürür. Jung’un bilinç içerikleri –semptomatik bir üst-yapının belirgin kılınması adına– kavram kalıplarını hapseden bir algının tekilliğini tanımlanmış bir düzlemin ortak bilinç alanında benzerleriyle eşlerken, modern kitle dilinin yekpare kurgusu ortak bir bilinçlilik halini türdeş bir metin dilinin kalıp-sözlerine, kalıp-hecelerine ayırır. Dilin ‘patronajı’, ‘ayar tutmayan’ her fazlalığı eler.

 “Başta Derrida olmak üzere Fransız yapıbozumcularının dilin gramatikal hamlığı diye tanımladığı şey, Foucault’ya göre, anlam sarmalının başladığı noktadır.”

 

[intense_dropcap]C[/intense_dropcap]emaatçi yapı dilsel bir kuruluş yasasıyla sınırlanmaz, ne de dilsel bilinç cemaatçi bir varlık biçiminin tam bir doğrulanması olarak tezahür eder. Topluluğu kendi içinde dayanışmacı olduğu kadar rekabetçi, bağlaşık olduğu kadar dağınık ve sölpük kılan kırılma noktalarının varlığı, dili çoklu bir söyleyiş rejiminin kılgısal ağırlığıyla devindirir. Dil yaşar, biçim ve kabuk değiştirir, yan anlamlar yüklenir, söyleyiş olanaklarını çeşitlendirir, tüm bunları yaparken farklı cemaat bilinçlerinin ‘mutlak farkındalığıyla’ ilişkiye geçer, varlığını ve kudretini sınar. Bu olağan varlık dinamiklerinin ötesine geçen, dilsel yapının gerçek vurgu yoğunluğunun tüm dehşet uyandırıcılığıyla biriktiği nokta, jenealojik bir bilinç ortaklığının sınırlarını aşarak, bir tür-oluşun ayırıcı ırasını tüm alt-bireylerde gerçekleyen bir doğuş efsanesine dönüşmesidir. Artık ne bir topluluk rejiminin iç dengesi ve oluş dinamiklerinde ne de bir kimlik araştırmasının sosyo-kültürel kodlarında yatan bu farkındalık, sözcüğün tüm anlamlarıyla, hatta tüm o anti-militarist varlık çabasının en son sınırına götürüldüğünde bile, muayyen bir inanç sisteminin ‘ortak’ sayılması uyarınca faşisttir. Bunun dilsel varlık alanındaki karşılığını sadece halkın katılımına olanak tanıyan ve onun varlık alanını onayan cömert bir gönül birliğinde değil, akademik bir jargon ve bilimsel bir söyleyiş disiplini ya da saraylı bir üslup inceliğinde de aramak gerekir. Yine Chomsky’ye dönülecek olursa, dil, en hiyerarşik varlık biçimlerinin dolaylı ya da dolaysız karşılığı olduğu durumlarda bile, kısıtlamaların alanı değildir; dilin akışkan yapısının bu özelliği, söyleyiş ve anlatım dizgelerinin ara katmanlarına sızan karakteri, dönüşürken dönüştüren bir mefhum olarak varlığını sürdürmesi, zihinsel süreçlerin izlenmesindeki zorluğun da bir göstergesidir. Tüm tahakkümcü varlık biçimlerinin her şeyden önce yaratıcı bilinç ve belleği, söyleyiş rejimlerinin türlü olanaklarını sınırlayarak, dizginleyerek işe koyulmasındaki hareket itkisi, kaçınılmaz biçimde, dili cemaatçi örnek-yapıların ahlaki ussallığıyla kendi utlu doğasının panzehirine dönüştürür. Tek bir kaçak noktasından hava aldığında infilak edecek olan bu sıkışmış barut kutusu, karı kocanın birbirini hiç çıplak görmediği altı çocuklu ailelerin bilinç yarasında kabuk bağlar. Yarık, bilinci benlikten uzak tutan emniyet boşluğudur.

Bir cemaatin dilsel varlık alanının aynı cemaatin bilhassa dinsel referansların bağlayıcılığıyla malul olduğu, dahası, insanların anlamadıkları bir dilde ibadet ettikleri gerçeğinin hiç değilse dilin koşullanmış düzen ırasıyla açıklanabilecek son paradigmayı da silip yok ettiği uç bir durumda, hem cemaat hem de dil kavramlarının henüz tanımlanmamış bir boyutuyla yüz yüze geliniyor. Bu durumun yarattığı bireysel ve –kaçınılmaz biçimde– kolektif çöküntünün bu tartışmanın konusu olmadığı, bu yazının genel çerçevesinin o inanç şebekesinin doğasına nüfuz edemeyecek denli muğlak ve güçsüz olduğu açıktır. Sadece sözcüklere ve asgari gramatikal kalıplara dökülmüş bir anlatım ya da iletişim formu olarak değil, yaşam biçimlerinin bir ortaklık duygusunu besleyen ve geliştiren, hayvanlar arasında bile yeterince toplumsallaşmış, en başta insanın taklit ve fiziksel çevresine uyum sağlama yeteneğinin organik ve mekânsal dışavurumu olarak dil, bu yazıda söz konusu edilen güç ilişkilerini kapsayacak denli sınırlanamazdır. Yine de, bireyselliği dil bilincinden itibaren ele geçirilmiş insanın bu kavramsal çerçeveye sığmayan trajedisi, insan bilisinin sözle ifade edilebilecek en uzak ufkuna varacak denli ömürlü olmamalıdır.

Siyahi Sayı 3, Mart-Nisan/2005

” Goethe’nin weltliteratur vurgusu, ortak bir iktidar talebinin tüm taraflarınca aynı oranda seyreltilmiş bir dilsel yarığı iyiden iyiye derinleştiriyor.”

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page