Punk’ın büyükbabası William S. Burroughs, 1997 yılında öldüğünde; roman, kısa öykü, anı ve senaryo gibi çeşitli yazın türlerinde ellinin üzerinde eser bırakmıştı. Bunlardan 1973’te yayımlanan 30 kısa öykülük Exterminator! /Yok edici! Ayrıntı Yayınları Yeraltı Edebiyatı Dizisi kapsamında Ahmet Ergenç tarafından Türkçeye de çevrildi. O öykülerden biri; The Discipline of Do Easy (DE), Gus Van Sant’ın öğrencilik projeleri sayılmazsa, 1982’de çektiği ilk ciddi filmine konu olmuş. Siyah beyaz çekilen bu toplam 9 dakikalık kısa film, Gus Van Sant ile Burroughs’un tanışmalarının da vesilesi. Kendisiyle yapılan bir söyleşiden öğrendiğime göre; Van Sant, Burroughs hikayelerini okumuştur, ona hayranlık duymaktadır. Bu kısa hikayesini filme alma izni için New York telefon rehberini kullanarak üstada ulaşır. Ziyaret isteği kabul edilir. Hikaye için izin verir Burroughs, dahası öyküye dair soruları da sabırla yanıtlar. Bu meraklı oğlanı sevmiştir. Van Sant da, kendi özgeçmişindeki kimi sakarlık deneyimlerini anımsamıştır bu öyküyle, ilgi duymuştur Burroughs’un ciddiyetli parodik yaklaşımına.

Kadim din ve medeniyetlerin ikonografisine oldukça ilgili ve vakıf olan Burroughs, bu kısacık öyküyü sahiden “Her işin bir kolayı vardır; yeter ki istikrarlı şekilde uygun yolu izle!” hikmetini yinelemek için mi yazmıştı? Derdi bu muydu yani? Hani Taoizmin kurucusu yaşlı bilge Lao-Tsu’nun öğretilerinde bir  de “Hayatı Kolaylaştırmak” başlığı vardı, onu mu öğütlüyordu yoksa? Öyküyü de Gus Van Sant filmini de dümdüz bu şekilde okumak da mümkün; kimse için bir sakıncası olmazdı herhalde. Fakat esasında işin rengi biraz farklı.

Köşeyi dönerken aklınızdan çıkarmayınız, karşı taraftan gelerek aynı köşeyi dönmek üzere olan biriyle toslaşabilirsiniz. Fermuar denen düzeneği hafife almayınız,  metal döner-başlığı çekerken alt uçtan tutmayı ihmal ederseniz işler zorlaşır. Unutmayın; her işin bir kolayı var! Hayatı kolaylaştırmanın ufak bilgeliklerle çözümlenecek birer püf noktası var. Amerika piyasasına sürülen ürün ambalajlarını tam tekmil okuduğunuzda bile, bu kolaylıklardan bir sürü hayat tecrübesi biriktirmeniz mümkün olacaktır sözgelimi. İçinde bebek varken bir bebek arabasını katlamamanız gerektiğini, gömleği üzerinizdeyken ütülemeniz halinde bunun yanıklara sebebiyet vereceğini kişisel gelişiminize birer bonus katkı olarak böylece elde edersiniz. Olmadı, hipermarket raflarında bile kolayca bulacağınız “Noktanokta Yapmanın On Altın Kuralı” ya da benzeri kitaplara başvurulur, hepsi bu.

Öte yandan nesnelerin, objelerin de bir dili, bir belleği var belki! Onların tersine gidip gıcık kaptırmanın alemi yok. Tatlı dil, dirseğinle çaptığında gazetenin üzerine devrilen bir bardak sütü bile deliğine gönderir. Süt dolu bardağa temas etmeden önce sekiz adım attın diyelim; bir dahaki sefere yedinci adımda bir miktar dur, bardak ile dirsek teması mesafesini belleğine kaydet. Bak bakalım bir daha olacak mı! Eğilirken, kalkarken, yürürken, dönerken, geçerken, bacak bacak üstüne atarken; kısacası edip-eylerken ölçüp tartmayı, sayıp dökmeyi, süpürüp temizlemeyi ihmal etmediğimiz sürece mümkün en rahat yaşam formuna ulaşmamız işten bile değil.

Hem azizim eğitim, talim ve terbiye dediğimiz şey de nihayet bundan ibaret değil mi? Tüm yönlendirme çabalarının motoru olan tecrübeler yığınını aktarmak. Numaralı parçalar halinde bir güzel ambalajlanıp montajlanmak üzere bize sunulan portatif mobilyaları vidalarken izleyeceğimiz adımlardan tutun, ayakkabılarımızı bağlamaya; bulaşıkları yıkayıp dizmekten, bir kahve fincanını tabağı içinde en uygun açıda tutmaya kadar sihirli formüller vardır eğitilerek öğretildiğimiz. Bu öğretimlik dizge, her zaman olduğu gibi vasat bir zeka kurgusu üzerinden iş görür. O vasat zeka sahibine yönergeler sıralanır; sıralamada kullanılacak ses tonu umumiyetle babayani ve şefkat doludur, çok mecbur kalındığında ise birazcık sert. İşte Burroughs da kısmen Budist terminolojiyi kullanarak, “Do Easy; DE” diyor, kolayı var a dostlar diyor ve  insanlığa bir hizmette daha bulunmak istiyor. Kendi küçük dünyasında sürekli kıvrılıp toplanmış halının ucuna takılıp tökezleyenler, ikide bir kafasını dolabın kenarına çarpanlar, kablolarla başa çıkamayan sabiler için tekrar ve ezbere dayalı altın kurallar bileşkesi. Tetikte bir ömür sürmenin ev kazalarına kurban gitmenin tek antitezi olduğu, obsesif-kompulsif patolojik bir hayat da olsa, netice hiç de fena değil esasında. Zaten dünya dediğin nedir ki: Bir dizi düşmanın istila ettiği, daima uyanıklık gerektiren korkunç bir gezegen. Bazı nesnelerin, eşyaların da düşmanla işbirliği içinde olması cabası!

Burroughs’un bu küçücük kara anlatısına, bu parodik öyküsüne son derece uygun bir atmosfer yarattığını söylemek gerek Gus Van Sant’ın.  Espri cidden dozunda hissettiriliyordu 9 dakika boyunca.

Gus Van Sant
Gus Van Sant
[dropcap size=big]G[/dropcap]us Van Sant’ın 16 milimetrelik filminin neredeyse tamamı, Burroughs’un “kolayı var” tüyolarını sergilemeye ayrılmış. Son dakikalar ise, ana öyküyü sadık biçimde aktaran anlatıcının tüm bu öğütlemeleri test etme çağrısının sonuçlarını sergileyecek. Test konusu, Amerikan edebiyat ve sinemasında nam salmış meşhur bufalo avcısı, madenci, şerif ve dahi kovboy Wyatt Earp ile genç McGee arasında bir öldürme talimi. Peki sonra ne oluyor? Canım bunca disiplinli eğitim rahlesinden geçtikten sonra, insan taş olsa öldürme fiilinin de kolay yolunu kapmıştır. Nitekim filmimizde de tilmiz McGee (David Worden) sihirli formülü uygular, yüzde-yüz başarılı bir “yere serme” ile film biter. Finalde Wyatt Earp bilgece gözlerini süzer ve genç adama kendinden emin sorar: “How fast can you take your time, kid?”

Gus Van Sant bu filmden altı yıl sonra çektiği Drugstore Cowboy’da da Burroughs’a; hem de bu defa tam bir junkey-estetik sunacağı peder Tom; Murphy Baba rolünü verdi. Bu filmi görmüş değilim yazık ki. Yalnızca Burroughs’un göründüğü bölümlerin montajlanmış halini izleme olanağım oldu. Uyuşturucuyla haşır-neşir bir yaşlı bir dinadamı; üstelik felsefi cümleler kuran enteresan bir tipleme. Bob’ a bir sahnede uyuşturucularla ilgili şöyle diyordu peder Murphy: “Narkotik uzun yıllardır sistematik biçimde tüm sorunlar adına günah keçisi ilan edildi. Yakın gelecekte, aşırı sağ politik güçlerin, uluslararası bir polis aygıtını kurmak için bu histeriyi ustaca kullanmasını bekliyorum. Yaşlı bir adamım ben evlat; uyuşturucu sorununun çözüldüğünü görecek kadar sanmam ki yaşayayım.” Birkaç yıl sonra 1991’de yaklaşık iki dakikalık bir siyah-beyaz film daha çekti yönetmenimiz Burroughs ile: Thanksgiving Prayer/Şükran Duası. Orada Burroughs, yine çatallı eleştirel dilini Amerikan toplumunun kokuşmuş yanlarına çevirdiği şiirini bizzat kendisi okuyordu.

Sinema ve Burroughs denilince, insan kendini hangi tür atomlardan yapıldığını kestiremediği nadir bir elementin gömülü olduğu madene düşmüş gibi hissediyor. Ne adammış ama! Yazınsal türlerde giriştiği enteresan deneysel teknikleri; özellikle de cut-up/kolaj tekniğini sinema yoluyla da bu denli geniş örnek çerçevesinde işe koştuğunu doğrusu bilmiyordum. Gus Van Sant ile başladığım sinema-Burroughs ilişkisi matruşka bebeklerine döndü desem yeridir. Avandgarde sinemanın, dönemindeki en seçkin ve aynı zamanda ayrıksı çalışmalarında ondan bir im bulmak ne tuhaf! Tastamam ölene kadar hem de.

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page