KAN SICAK AKACAK

1996’da yayınlanan ‘Kan Sıcak Akacak’ adlı romanım, ‘halkın âr ve hayâ duygularını rencîde ettiği veya cinsî ârzûları tahrîk ve istismâr ettiği’ gerekçesiyle, Türk Ceza Kanunu’nun 426. maddesi gereğince toplatıldı ve hakkımda ‘kamu dâvâsı’ açıldı.

Kitap, raflarda bir hafta kalabilmişti. Ardından, ‘Muzır Kurulu’nun raporuyla, ‘edebiyâtdışı’ ilân edildi. Raporda, ”Cinsellik kendi sâdeliği içinde değil, argo kelimelerle afişe edilmekte, hiçbir sınır tanımadan, gizlilik esâsına riâyet edilmeksizin seksî hayât bütün detaylarıyla sergilenmektedir” gibi ifâdeler yeralıyordu ve ”Cinsel sapık eğilimlerin yaygınlaştırıldığı, evlilik müessesesinin yıpratıldığı, Türk âile kurumuna kaynaklık eden temel değerlerin yozlaştırıldığı ve neticede toplumun ahlâki çöküntüsünün hedeflendiği” tespit edilerek, roman ‘müstehcen’ ilân edildi.

Uzun bir dâvâ sürecinin sonunda mahkûm edildim; 1998’de, Kan Sıcak Akacak romanını yazdığım ve yayınladığım için 3 ay hapis ve 136 milyon TL para cezâsına çarptırıldım; romanın kalan nüshalarının da ‘müsâdere ve imhâsına’ karar verildi; ‘aynı suçu yeniden işlememek’, yani romanı yayınlamamak kaydıyla ‘cezâmı’ ertelediler.

Kitabın toplatılması o kadar âni oldu ve mesele sadece ‘pornografi’ kalıbına sıkıştırıldı ki, romanın asıl derdi, ‘hayâtın her alanına ve ânına sinmiş hâkim estetiğin dili’, hiç tartışılamadı.

Hapishaneden firâr eden üç mahkûmun hayâtta kalma mücadelesiyle örülen, biraz avantür, gergin, ihtiraslı hikâyeler toplamıdır KSA; İstanbul’un sarmalında, kent cangılında, suç imparatorluğunun kâlbinde devâm eden, ‘sesli’ bir romandır: dışdünya cehennemine dâhil olan kahramanlar radyofonik bir enerjiyle durmaksızın konuşurlar ve bize hikâyeyi anlatırlar. Üçüncü sayfaya sıkıştırılmış acı haber kutucuklarının ardında yaşanan ‘hayât’ta, hikâyeye her yerinden girilebilir ve çıkılabilirdi, her ân ve her yerde başlayabilirdi.

Popüler kültür formatlarının neredeyse tamamının kullanıldığı bu romanda, gerçekliği yokedilmiş, içi boşaltılmış bir dil vardır. Sanki dilin suyunu sıkmak ve posasını çıkarmak amaçlanmış gibidir.  Kitapta, egemen estetiğin, yerleşik ahlâkın dili, defalarca arka arkaya bozundurularak kullanılmıştır. Her kahraman, tıpkı her karıldığında farklı dizilimlerle açılan 52’lik iskambil destesi gibi, birer kere, okuyucunun karşısında açılır. Kağıtlar mahâretli parmaklar tarafından havada takladan taklaya savrulur; tak; hop; zıp; ve yeni bir sonuç: 52’lik deste her karıştırıldığında farklı bir kurgu çıkar. Kutu içinde açılan kutu gibi. Her hikâye ötekine bağlanır, her kutunun kapağı açıldığında yeni bir hikâye çıkar; her kapının ardından başka bir karakter fırlar. Her karakter ‘kendi’ hikâyesini anlatır ama ‘Ben’ dediği Özne’nin asıl kimliği, karakterin varolduğu veya acımasızca kaybolduğu dil labirentinde gizlidir.

Bu anlamda kitap, sinemaya yakın bir mantıkla, video-performans gibi işlenmiştir: Karakter, bizzat okuyucunun karşısına dikilir ve ‘O’na anlatır. Anlatılan ‘yer’ TV ekranının içidir, zaman herhangi bir ‘yayın ânı’dır, okuyucu ise ekrana bakan kişidir. Sanki bir Kalem anlatmıyormuş da, bir Kamera kahramanlara zum’larken röportajlar da yapıyormuş gibidir. Belki de okunanlar, her ân izleyegeldiğimiz, toplum hayatının her hücresine sinmiş yapıntı bir TV programının parçalarıdır.

Tek kanallı Türkiye toplumu, özel televizyonlarla haşır neşir olduğunda 90’ların başıydı; azgın piyasa ekonomisine geçişin acı sonuçlarını her kademede (banker iflâsları-yeni yoksulluk biçimleri) yaşayan ve şiddetli sarsıntılar geçiren Ülke, yeni bir ‘medya şafağına’ uyanmıştı; Türkçe, popüler kültürün dilleri ve formlarıyla, ölçüsüz, izânsız, insâfsız ve ayârsız bir ilişkilenmeye girmişti.

Kahramanlardan Dinç, şöyle der: (…) Halkın yeni dini televizyonun estetiği hâkimdi sokaklardaki yaşama ama bunun görsel bombardımana tutulan hâfızasız halka nasıl etkiyeceğini bilemiyordum. (…)

“Kan Sıcak Akacak’ın imhâ edilmesinden beri, tek bir kitap yayınlayamadım. 15 yıldır yayınevi bulamıyorum.”

1982-88 yıllarında eski Bâb-ı âlî’nin simit çaya tâlim eden genç muhabirlerinden biriydim. Şahsî hayât hikâyem beni önce TRT’ye, oradan da Magic Box’ta haber spikerliğine savurmuştu. Ama o fondotenle boyanan yüzün sâhibi değildim ki ben. Haber okuyan o suratı jiletle doğramak istiyordum. Çünkü bolca alenî yalanı, renkli ve hızlı kurgu numaralarıyla dönen bir jeneriğin ardından, mesut bir gülümseyen suratla, ‘İyi akşamlar sayın seyirciler, şimdi haberler!’ diyerek sunan da bendim. Hakikati sürekli yamultup farklı vurgularla massederek yeni iletiler yaratan TV dilinin içinde varolmakta gerçekten zorluk çekiyordum. Haberlere inanıyormuş gibi görünerek sunmak, mesleğin esâsıydı ama yetmezdi; o saçma  bültenleri, bir de anlam katarak tonlamak, ses oyunlarıyla süslemek, izleyici için inandırıcı kılmak zorundaydım.

Sonunda, haber okumaya öyle bir dayanamadım ki, fakirlikten ve parasız gençlik yıllarıma dönmekten de deli gibi korktuğum hâlde, müdürlerimin ve mesâî arkadaşlarımın şaşkın bakışları arasında TV koridorlarını terkettim ve Tophâne’de küçük bir ev kirâladım.  Bu çok ünlü TV şahsiyetini sabah bakkaldan süt ve gazete alırken görenler, soru işâretleriyle bakışıyorlar ve delirdiğimi veyâ kafayı sıyırdığımı düşünüyorlardı.

1993-94’de, yayın ve ses stüdyolarından bahseden, biyografik tadda bin sayfanın yanısıra, KSA’ı, bu ahvâl ve şerâit içinde ve böyle bir ruh hâli içinde yazdım. Yılmaz Güney’in ‘Kan Su Gibi Akacak’ filmi, romanın ismine ilhâm verdi; kurgu ise yine Y. Güney’in ‘Yol’ filmindeki ‘mahkûmların hayâta çıkışı ya da gönderilişi’ temasını, esas kurucu unsur olarak alır.

KSA’da, özel tv yayınlarıyla berâber, zihinlere oluk oluk akmaya başlayan tuhaf, saçma ve o ân için yeni (meselâ, ilk sit-com dizileri ve esprilerinden önce, günlük hayâtta ‘öyle’ konuşan bir karakter yazsaydınız, edebiyât komiserleri sizi ‘gerçeğe uymamakla, karakteri kuramamakla’ suçlarlardı…) dilsel formların nerdeyse hepsi zuhûr eder: hapisten kaçan bir karakter Realityshow’un içinden konuşur, kocasını aldatan kadın Pembe dizinin malzemesidir, Anahaber bültenindeki Yorumcu aynı zamanda JetTV’nin ve Gazete’nin de Genel Yayın Yönetmenidir ve Başbakan’ın da yalı komşusudur.

KSA’da, gergedanları mahmûzlayarak sürülerin ayakları altında kitleleri acımasızca çiğneten kapitalizmin özel tv’lerle donatıp yeni tüketim alışkanlıkları da yarattığı bir ülkede, ‘gerçeklik mühendislikleri’ üzerine yaklaşımlar vardı ve bu, çok heyecanlı bir kaçma kovalamaca hikâyesi eşliğinde anlatılıyordu. Yalnız durum biraz değişikti: suçluları ya da suçlu diye ilân edilenleri vargüçleriyle kovalayanlar, televizyoncular ve gazetecilerdi. Polis ve Adliye muhabiri Bekir, şöyle der:

(…) Çünkü bizim patlamaya hazır el bombaları gibi kullandığımız mikrofonlarımız, ânında namlularını üzerlerinize çevireceğimiz silahlara dönüştürebildiğimiz kameralarımız, renkli gazetelerimizde içlerini boşaltıp kitleye posasını sunduğumuz toplumsal sorunlarımızı uzun uzun tefrika ettiğimiz yazı dizilerimiz var. Kısacası iktidardayız biz, iktidarın kendisiyiz bizzat, iktidarız. (…)

Bir yandan da ülkede düşük yoğunluklu bir içsavaş yaşanıyordu, akan kanın haddi hesabı yoktu; yurttaşların bazılarına silahlar verilip ötekileri öldürmeleri isteniyordu; şehirde bayrakları otomobilden otomobile gererek asker uğurlama törenlerinin yeni başladığı yıllardı ve bütün o atmosfer insanın içini feci burkardı.

Toplumsal organizmalarda böyle sert hareketler gerçekleşirken, varolan edebiyât havaları bana fazlasıyla ‘terbiyeli’ geliyordu; mıymıydı Türkçe edebiyât, mızmızdı; hülyâlı hülyâlı mâzîyi anmayı pek seviyordu ve en önemlisi, romanlar Türkiye’de değil de sanki başka bir ülkede ve dilde geçiyor gibiydi. Edebiyât, genelde ‘çeviri kokan’ bir havadaydı; Yeşilçam’ın da hoşlandığı ‘nostalji’, pek revâçtaydı. Türkçe edebiyâtise, 90’ların başında yayınlanan ve erişilmez bir doruk noktası yaratan Orhan Pamuk’un, yükselttiği yaratıcı dil çıtasıyla herkesi şaşkına çeviren, ilhâmlarla dolu, hârikulâde ‘Kara Kitap’ı dışında, hâlâ küflü, kırık dökük, şâirane hissiyatları mevzû ediniyor gibi görünüyordu. Sıfat bezemeleri ve his sağanağı ile yazılan melodramatic eğilimli ve o yılların ‘piyasa’sına hâkim, yaygın edebiyât ise sinirimi bozuyordu; ‘Türkçe düşünen’ karakterleri dinamik bir dille anlatmanın yollarını arıyordum.

KSA’ı önce, iki sayfalık bir sinema filmi sinopsisi hâlinde yazıp dönemin kalburüstü filmcilerine götürdüm; ‘fazla Amerikan filmi’ gibi buldular ve ilgilenmediler; ben de öylece bıraktım. Aradan geçen birkaç ayda ise, özellikle ‘görüntü-gösteren-gösterilen’ ilişkilenmesinin canlı, güncel, sıcak resimleri öyle kuvvetli imgeler hâlinde beynimden dökülmeye başladı ki, özü ‘avantür’e dayanan bu hikâye, giderek, ‘televizyonun içinde akan hayâtı anlatan bir romana’ dönüştü.

Dilbilimci ve Felsefeci Prof. Zeynep Sayın, şu analizleri yapmıştı:

(…) KSA kendini ondan önce varolan bir hammaddenin üzerinde kurgular; betimlediği gerçekliğin hamuru, kendinden önce orada olan kötü anlatılardır, ondan önce yeralan kötü resimli romanların, porno dergilerinin, reklam filmlerinin dilidir ve Buğdaycı, bu anlatılar kendininmiş, yarattığı yeni bir dilmiş oyununu oynamaz, öyküsünü bulduğu malzemeyi yoğurarak kurgular yalnızca; yaptığı tek şey, önünde hazır bulduğu malzemeyi yabancılaştırarak ve gülünçleştirerek bize gerçekliğin algılayamadığımız farklı bir boyutunu göstermektir. (…) Hangi anti-kahraman konuşursa konuşsun, gerçekliğin içorganlarını dışarı devşirir sanki… (…) Her şey gülünç, sakil ve yabancılaştırılmıştır; insanı -gülümsemeye diyemiyorum-, sırıtmaya iter. Gülmek, hepimizin bildiği gibi, ”gerilimli bir bekleyişin aniden hiçliğe dönüşmesinden kaynaklanan bir tepkidir” (Kant). Gelenekse kurgulamadan alışık olduğumuz bir şeyler bekleriz Kan Sıcak Akacak’ta… (…) Ama hayır, her türlü özdeşleşme beklentilerimiz boşa çıkarır Buğdaycı, kimse onlardan beklediğimiz davranış biçimlerine göre davranmaz… (…) Kahramanların hepsi sanki birer karenin içinde mahpus kalmıştır ve kendilerinin olmayan bir oyunu oynuyor, kendilerinin olmayan bir dili konuşuyor, kendilerinin olmayan bir kimliği yaşıyorlardır: bir resimli roman karesidir bu; kirli,  siyah mürekkepli kalemlerden konuşma balonları çıkıyor ve sanki kahramanları konuşturuyordur. (…) Dilini tanır yazar, onu tükenmek bilmez bir gerçek dağarcığı olarak kullanır; ama yazarın elinin altında hazır bulduğu bu dil, onun erişmek istediği düzeye ulaşmamıştır; önce bu dilin devşirilmesi ve kendisine yabancılaştırılması gerekmektedir. İşte gülünçlüğü buradan kaynaklanır.

Buğdaycı’nın anlatısının: gerçekliğin insana soluk aldırmayan kötü diline, ancak yine aynı dille, ancak bu kez ona ayna tutan kötü bir dille karşı gelinebilir. Jean Genet’in söylediği gibi, “düşmana söyleyeceğim şeyi onun dilinde söylemek” gerekmektedir… “İşkenceciye tam da kendi dilinde hitap etmeliydim… İşkencecilere kendi dilerinde saldırmak’” gerekir. (…)

Kan Sıcak Akacak’ın imhâ edilmesinden beri, tek bir kitap yayınlayamadım. 15 yıldır yayınevi bulamıyorum. İki ay önce bir internet sitesi açtım ve KSA’ı ücretsiz yayınladım. Türkiye’deki merkez-muhâfazakâr çizgideki yayıncılıktan ümitlerimi tamamıyla kestiğim için diğer kitaplarımı da web’de yayınlayacağım.

MERKEZKAÇ

Bir tür ‘Post Hiphop’ roman denebilir Merkezkaç için, bir tür Rap’tir. Kısa konuşmalarla ve SMS’lerle örülmüştür. Edebiyâta yaklaşmak isteyen değil, uzaklaşmak isteyen bir kitap, kesinlikle. Hatta, sanki yazılmamış bir taslağın romanı gibi, de denebilir. Merkezkaç, tüm konuların, kişilerin, nesnelerin ve Olayörgüleri’nin de, merkezin etrafında çılgınca dönüp dansederek, ‘merkezkaç kuvveti’ yaratmaya çalıştıkları bir romandır. Hayât’a dair, yaşamaya ve yaşamak istemeye dâir, bambaşka bir İstanbul hikâyesi.

Kahramanlar durmadan Şehir’de hareket ederler. Belki aynı yolları katederler. Durmadan gitmek, bu şehirden kaçmak isterler. Ama garip tek hücreli canlılar gibi, bir çizmenin altında ezilmek için oldukları yerde mal mal bekleyebilirler de. Her bir karakter, sanki bir ötekinin devâmı ya da devâmsızlığı gibi, sanki birbirlerinin gölgesi gibiler; dertler, temalar ve istekler yakın. Merkezkaç Karakterler bunlar.

İstiklâl’in köşelerinde haplanarak veya işemik kokulu Rock Barlarda kırık bira şişelerine basarak öpüşen ve hep tâze bir ümit arayan genç insanlar… Küresel kent toprağında, İstanbul’un dehlizler coğrafyasında, merkezkaç kuvveti gibi döne döne yapılan bir yolculuktur. Bir merkezkaç kuvvetin etkisine kapılmışçasına çeperlerine doğru savrulan yeni Şehir’de biraz sevinç arayan karakterlerin dâirevi yolculuğudur. Devleşerek büyüyen canavar bir kenti anlamaya başlangıç hikâyesidir aynı zamanda.

Merkezkaç’taki ‘anlatıcı’, anlatının iplerini tamamen salmıştır; sanki ‘kent tarlalarında âvâre gezinen’ bu modern berdûşların, bir romanın içinde değil de, hayatın içinde hareket etmeleri ârzûlanmış ve bunun için ter dökülmüştür. Sanki, anlatıcının da ellerinden kaçmak istiyormuş gibidirler.

Merkezkaç’ta, ‘başı ve sonu’ olan bir ‘olaylar bütünü’ yoktur. Romanda hiçbir şey başlamaz ve bitmez; sadece akar, durur, savrulur.  Donuklaştırılmış bir ‘olaylar silsilesi’ yoktur ve belli kompozisyon kurallarına bilhâssa saldırılır. Giriş-gelişme-sonuç yoktur; aslında her ân başlamakta ve her ân bitmektedir. (Tıpkı hayât gibi; bazen dümdüz, eğri büğrü ve mantıksız.) Ve tıpkı modern hayâttaki duygular gibi, bütün anlatı kalıplarının da içi boşaltılmıştır. Birer satırla geçilmiş gibi görünen acı meselelerle savrulan zamanımızın kahramanları romanda bir görünür, bir kaybolurlar. Hayatlar (ve yazılar), sonsuz ihtimâller arasında, bir prizmatik sürecin kırık dökük aynalara vuran ışıltılarıyla, kâh parlarlar, kâh sönerler.

Kurgu, karakterler ve olay dizilimi de öyledir: günümüzdeki hayât gibi: hızlı, kısa, kesik, kopuk kopuk ve biraz hiperaktif. Çay bardağında hızla aynı hareketi tekrar ederek döndürülürken derin bir çukur yaratan çaykaşığı ve onun gelenekten kopmuş şıngır mıngır sesi gibi de.

Şehri, görüntüleri ve gürültüleriyle katederek, kamu ulaşım araçlarıyla yolculuklar yapan ve alt katları showroom olan camiileri dikizlerken, aralık bırakılmış kapılardan ruhî seyrânlardaki iç âlemlere de göz gezdiren karakterlerin,  seslerle beraber şehri yürüdüğü ‘sesli’ bir kitap… konuşmaları yaşamsal dirilikte nakil etmeye çalışarak ‘anlatıcı’yı mümkün olduğu kadar aradan çıkarmak istediğim bir kitap.

Donuk olayörgülerinde beni en gıcık eden şeyi yapmak istemem; bir ‘mantık sırasına’ göre ilerler ve biter: bundan nefret ederim. Terbiye edilmiş, donuklaştırılmış kitaplardan nefret ederim; kelimelerin canla başla, hararetle didindikleri kitapları severim. Kitapçıya girdiğimde alıp okumak isteyeceğim kitaplar yazmak, bir ölçü, bir ayârdı benim için gençliğimde; âşık veya hayrân olmayacağım kitabı neden yazayım?

Şatafatlı ve rendelenmiş dile de sinir olurum. Yaşamayan kelimeleri niye kullanmak zorundayız? (Mesela, ‘Penis’, bence sâdece hekimlikle ilgili kullanılabilir, diğer bütün kullanımlarda ‘alay’ içerir; çünkü ‘Penis’, Türkçenin günlük hayatında ‘gülünç’tür; üstelik, ‘çük’teki sevimlilik tınısı da yoktur.

Peki, sormaz mı popüler kültür mikrobu yayıcısı kültür-sanat programatçıları: bütün bu sayılanlar, uysal ve merkez ‘beyaztürkçeci edebiyât’ tarafından her gün zehirlenen okuyucuyu doyurur mu? Hızlı okunur ve kolay anlaşılır mı? (Sanki hayât öyle.) Benimseyip özdeşleşeceğimiz hikâyeler ve karakterler var mı? (Sanki hayâtta var mı?) Efendim, romanın mesaj’ı ne, neden daima seks anlatmak zorunda (mı)? Seks, mahrem değil mi, neden edebiyâta girmek zorunda?

Gişe romanları ile has edebiyât ayrılmalıdır. Artık hayât çok değişti.  Merkezkaç’ta, kâlpten sevdicek insanların, en ‘mahrem’ diyaloglarla hayâttan cansuyu içmelerine ve hayâtlarına can verilmeye çalışılmıştır. Edebiyâtın başka tür ‘konu nesneleri’ de olabilir. Bazı çok garip varoluşlar ya da anlama istekleri, boşluklar, gri bölgeler, mezârlıklarda yoğunlaşan ağaç gölgeleri veya sevişmeler esnâsındaki konuşmalar da edebiyâtın ‘konusu’ olabilir. Yeni konu nesneleri, veya yeni hayatın konu nesneleri haline gelmiş robotik kentliler, artık hikâyeleşmeye hak kazanmadılar mı?

Merkezkaç’ta, tasvir ederek değil, ters ışıklara odaklanarak, Şehir’in kâlbinde gezindim… Günümüz İstanbul’unun dijital arayüzlerinde, iletişim ârzûsunda çabalayan karakterler var. Çizgifilm soslarına bulanmış diyaloglarla, bozulup takılan ve inşâ edilen legolar misâli,  amaçsız yayın saatlerini dolduran TV program formatlarındaki saçmalıklardan mürekkep cümlelerle konuşan ve sâdece Rumûz’larıyla anılan birtakım isimsiz karakterler var. Hayâtını Eskort’luk yaparak kazanan, müthiş güzel ve çok akıllı bir genç kadın var meselâ; arak TV senaryoları yazan tıfıl sevgilisiyle berâber dâimâ kimyâsal madde de kullanırlar; sürekli Zap’lanan bir TV’nin genellikle sesini kısarak,  görüntülerin üzerine sanki diğer kanallardaki tekstlere dublaj yapıyorlarmış gibi diyaloglarla muhabbet ederler.

Bu kitabı 2007’de yazdım. Bir tür haykırıştı. Bütün keskin varoluşlarına rağmen, karakterlere derinden şefkat hissettiğim bir kitaptır. Çünkü onlar geceler ve kulüpler boyu kentin ışıltılı semâlarında uçsalar da kaybetmiş yalnızlardır. Yola bile çıkamadılar belki. Pas ve tortu kaldı damaklarında. Yeni okuyucuları bulabilmek isterim.

ALP BUĞDAYCI

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page