Devenin güreşeni, insanın güleni

deveg

18.yy’dan bu yana sürekli biçimde toplumsal hayatın ağırlığını oluşturan giderek yayılan gündelik hayat, sınırlarını rekabetçiliğin çizdiği modern kapitalist yaşam biçiminin damgasını vurduğu bir rutinler ya da aynılıklar  kalabalığı dayatıyor. Üretim ve tüketim zamanlarının belirlendiği güncel yaşam biçiminde; işbölümleri, uzmanlaşmalar, statüyü haketmek için verilen rekabetçi mücadele ile özel hayatı da barındıran gündelik yaşam biçimi, serbest zamanı hayatın yekpare dolanımıdan koparıp, bireysel bir tecrübeye çevirdi. Tecrübeyi çoğunluğun beğenilerine, tercihlerine ve AVM’ler, restoranlar, mağazaların yığıldığı caddeler, spor karşılaşmalarının gerçekleştiği “arenalar” gibi sıcak alanlarda kendilerine ayrılan zaman dilimlerinde, kendileri için belirlenmiş tüketim nesnelerine yönelerek şekillendiren gündelik hayat takipçileri, devlet daireleri, politika, bilim ve sanatın yer aldığı “yüksek meşguliyet” alanından ayrılmıştır. Gelir seviyesine, daha doğrusu harcama seviyesine göre yüksek meşguliyet alanında vakit geçirenlerle zaman zaman ortak anlara sahip olabilen ve eril hamasetin yönlendirdiği bu çoğunluk, kendilerine aktarılan bilgi oranında tüketim alanlarında uygun vakit geçirdikçe mutlu, yüksek meşguliyetin bahşettiği oranda tatminkar yaşamaktadır.

Gündelik törenlerin (işe gitme, işten dönme, birileriyle buluşmak, gösterime giren filmi izleyip, medyanın günceline yorum yapmak, cenazeye gitmek, tanıdık düğünlerde boy göstermek vs) içine itilen kitleler, kamusal alanın dışına kayarken, kendi iktidar odaklarını da yarattı. Devlet ve din tam da bu noktada erkeğin yardımına koştu. Kadın modern toplumda özel hayata sıkıştırılırken, apolitik tavrın getirdiği bir nevi sanal mutluluk kavramlarıyla gündelik hayatın belirli köşelerine çekildi. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın oldu(!) Feodal genlerinden uzaklaşmayan kentli ailelerin muhtar kayıtlarında evin reisi erkekler yazılırken, kadın arka planda, sözleşmesi olmayan işçiler gibi ailelerin saygınlığını vakurla(!) sürdürdü. Henri Lefebvre gibi Marksist kuramcılar Gündelik Hayatın Eleştirisi’ni yapıp Sürrealist Araştırmalar Bürosu’nda geçirdiği zamanın da etkisiyle devrimci pratikle aşmayı önerirken, İmam Gazali gibi Müslüman filozoflar ise Sufiliğin de etkisiyle nefis (ego) köreltmeyi önerdi. Hepsinin gözden kaçırdığı ise, işçi sınıfı olsun dini kurallara uygun yaşayanlar olsun gündelik hayatın askerlerinin çoğunluğunun, refah ve tüketim vaadindeki kapitalizmin sunduklarına teslimiyetiydi.

Yine de 20.yy refahçı teslimiyeti, yerleşik gündelik hayat törenlerini bozan anlara, akımlara sahne oldu. Ezoterizm peşinde gidenler, dadacılar, gerçeküstücüler, situationistler, futuristler, hipiler, beatnikler, anaristler, punklar ve dünyanın her yerinde sayısız alt kültür akımları başlangıç ve olgunlaşma dönemlerinde, teker teker birer tüketim nesnesine dönmeden önce Yüksek Meşguliyet Alanlarını rahatsız etti, tarihe geçen çatışmalar ve gündelik hayat yurttaşlarının kalesi orta sınıf düşüncesini sarstı. Orta sınıf mutsuz olup bu sistem karşıtlarını gözönünde istemedikçe, Yüksek Meşguliyet insanları yasaları gerektiği gibi değiştirdi, değiştiriyor. Kamusal tahakküm araçları, dipten gelecek her türlü muhalif harekete, gündelik hayattaki mutluluğu bozacak en ufak reflekse karşı sürekli kendisini geliştiriyor. Gündelik hayata dokunmadan yapılacak eylemin yıkıcılığı da olamayacağından, genel bir mutluluk ortalaması ahir zamana hakim oluyor.

Nesnel durum, kendiliğinden yaratıcılığa ve sıkıştığımız gündelik törenlerin dışına çıkmaya imkan vermiyor. Çıkarılan ses uzay boşluğunda konuşmak gibi, aklın alamayacağı bir sessizlikle karşılanıyor. Kendiliğinden hareket alanı kalmayınca, gündelik hayata daha da batıyoruz, tıpkı Aydın’da birbiriyle dövüştürülen develer gibi. Develerin güreşeceği gün kahvaltı saatinde içmeye başlayan halk güreş zamanı geldiğinde o kadar kendinde olmuyor ki, rakibinin ağırlığı altında ayakta kalmayan devesinin bacağının kırılmakta olduğunu fark etmeden, dövüşü aslında bitirecek havlu elinde, yenilgiyi kabul etmeden heyecanla izliyor. Devesini süslemiştir. Alana salmıştır. Bölgesinin Yüksek Meşguliyet İnsanıdır. Gerekirse rakip devenin sahibine bir yumruk atıp ortalığı karıştırır. Önemli olan zafer anında yaşayacağı coşkudur. Hengamede devesi o an için şanslıysa devrilir, bağırarak kaçar, şanssızsa sucuk yapılmak üzere hazırlanır. Kaçanlar ise, yakalandıktan sonra sucuk olurlar. Sahibinin tüm yıl varlığını anlamlandırdığı devesi bir et parçasına döner, manevi değerini, canlıyken ederini kaybeder. Sahibi, gündelik hayattaki konumunu korumak için yeni bir deveye yönelir. Gelecek yılki şenlikler için süslemeye başlar. İdris Küçükömer’in dediği gibi, “Her toplumsal bunalımda bir ‘baba’ arayışı olur” ve her baba, nihayetinde ve en sonunda, öldürülmek için vardır*.

Oysa sorun ne devede ne de sahibinde. Asıl sorun onların trajik yengilerini ve yenilgilerini zevkle izleyen o mutlu izleyici kalabalığında. Gündelik hayatın kalabalığında, kendini “kirlenmiş” bürokratlardan, politikacılardan, sokaklardan, devlet dairelerinden uzakta, sürekli gülümseyerek ve neşeyle çevresine mutluluk saçtığını düşünen bireyde. Kendi içindeki tahakküm duygusuyla, karanlık kütleyle yüzleşmemiş, bir an bile hıncını seslendirmemiş, öfkesini unutmuş insanda. Onlar hep “umutludur” ve “mutludur”. İyimserliği bir çözüm gibi, ulaşılmış bir zirve gibi sunarlar. Kendi iktidar alanlarını tehdit etmedikçe, kendi meşguliyetlerini yükseklerde olduğunun altını çizerler. Mutluluk kimyasal bir bozukluk gibi. Kendini mutlu hissettiğin an uzadıkça, gündeliğin durağanlığına, iktidar ortaklığına, aynılığın yavaşlığına o kadar katılıyorsun. Oysa başta aynı tüketimin sıcak alanlarını paylaştıkların olmak üzere iyimser tahakkümcülerin dışında, çevrende kendi dibine inmiş, kendi karanlığıyla yüzleşmiş, kolektif kötülükten şahsi payını almış, kendi zehrini akıtmış az sayıda insanda ise yüzlerinden okuyamadığın bir iktidarsız aydınlanma geçiyor. Yüzlerinden okunamıyor, çünkü gülümsemiyorlar.

*E.Ayhan: “Ben bugün 1985’de kursaydım şöyle kurardım o dizeyi: Babalar babalıktan sessizce çekilmesini bilmelidir âbiler”.

KargaMecmua Mayıs 2013 sayısında yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page