Çocukken pul koleksiyonum vardı benim, öyle çok anlamazdım ama adettendir diye biriktirirdim. Ergen olunca kızlara gösterirsin derlerdi ama şu yaşıma geldim kimseye pul koleksiyonumu göstermedim. Sonra bir ara “ayran kutusu” koleksiyonu yapmaya başladım, başta sevgilim sonra da ev arkadaşlarım itiraz etti. Malûm, üniversite okuyorduk insanlar daha gerçekçi şeyler bekliyordu benden. Bazı koleksiyon meraklarım da olmadı değil ama hiçbir zaman Koleksiyoncu/The Collector filmindeki “delibaş” gibi insan koleksiyonu yapmak aklıma gelmedi. İyi ki gelmemiş de bu yaşa gelebilmişim.

Marcus Dunstan’ın yönettiği ve onunla birlikte Testere’nin senaristlerinden Patrick Melton tarafından yazılan Koleksiyoncu, kan revan içinde bir film. Kafasını Osmanlı’daki delibaşlar gibi bir deriyle sımsıkı bağlamış bir arkadaş, işi gücü bırakıp insan koleksiyonu yapmaya karar vermiş. Nasıl bir ruh haliyse artık…

Ama tabii her koleksiyoncu gibi seçmece yapıyor bu işi. Eve giriyor, sonra bakıyor evde alınacak bir kişi var. Diğerlerini başta bubi tuzakları olmakla birlikte artık eline neyi geçirirse onunla hakkın rahmetine kavuşturuyor. Ama bu öldürme kısmı da öyle sıradan değil. Adam koleksiyonuna değer görmediği parçaları başkasının da işine yaramasın diye yavaş ve itinalı bir şekilde imha ediyor. Arkin adında bir tesisatçı borçları yüzünden evi soymak için aileyi ziyaret ediyor, o eve giriyor arkasından da “delibaş” dalıyor. Yani evde bir aile, bir hırsız, bir de delibaş var. Kimsenin kimseden haberi yok.

Delibaş vakit geçirmeden başlıyor çalışmaya ve o işi yaparken tabii vahşet de başlıyor. Filmdeki bazı sahneler insanı rahatsız ediyor. Lâkin bu Arkin dediğimiz arkadaş, Cüneyt Arkın misali fırsat varken kaçmak yerine, ahaliyi kurtarma işine girince kendi canınla oynuyor…

Bol vahşet, bol kan ve çığlığı bir yere bırakırsak filmdeki “delibaş” yakın korku sinemasının ihtiyaç duyduğu katili yıllar sonra bulduğunu göstermiyor değil…

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page