Ofis olarak ki, ben ona dükkan demeyi tercih ediyorum, çünkü baktığımızda yayıncılık da esnaflıktır bir anlamda ve büyük yayınevleri başlarındaki iyi editörlerden çok, iyi esnaflar tarafından yönetilir. Bizim esnaflığımız biraz başarısız olduğundan yakında kepenkleri kaparız gibi geliyor bana, ama batan gemiyi terk eden fare olmamak için işten de ayrılamıyoruz. Ne maaş alıyoruz ne bir şey, boğaz tokluğuna buralarda çalışıyoruz. Geçen ay bastığımız Dante satmadı haliyle, biz de sermayeyi kediye yüklemiş esnaf misali ortalarda dolaşıyoruz. Kitaplar Allah’tan depoya gitti de orada duruyorlar, çünkü satar umuduyla kitapları benim odama istiflemişlerdi ve kapaklarda maliyeti düşürmek için kullanılan kötü selefon kokusundan burnumuzun direği kırıldı neredeyse. Kitabı bir insan alsa bile okuyamaz ki… Dante satmayınca klima alınmadı, ben de baktım olmayacak eskiden kalma alışkanlıkla evdeki vantilatörü tamir edip ofise getirmekte çareyi buldum. Yer yer rüzgarlı oluyor içerisi, kağıtlar filan dağılıyor gerçi ama idare ediyoruz, yapacak bir şey yok çünkü.

Dante satmayınca yayıncımız yeni bir kitap arayışına girdi ve sekreterle yediği bir öğle yemeği rehavetini daha üzerinden atamadan odama gelip iki tane kitap attı masama. Doğal olarak bunlara önsöz yazmamı istedi. Sonunda tüm yakarışlarımı anlamış olacak ki kitapları ince olarak seçmişti. Dante’nin satmamasının en önemli nedenlerinden biri de, kimsenin o kadar kalın bir kitabı alıp okumayacağıydı ama dinletemedim ki ben kendimi. Dükkanın içininde bağır bağır bir hal oldum, dilimde tüy bitti ama sonuç itibariyle bu iki kitabın masama bırakılması, neticesinde, artık dediklerimin dinlenmeye başladığını gösteriyor.

Yayıncının klimalı odasından çıkıp masama Kafka diye bir yazarın iki kitabını bırakması ilginç geldi bana. Daha önce arka arkaya iki kitap basan bir yayınevi olmadık hiç. Hatta ayda bir bastığımız kitapları bile doğru düzgün satamıyoruz. Böyle bir şey istediği için ben de kitapları alıp okumaya başladım. Kafka denen adam, ki sanırım epey tanınıyor, benim gözümden kaçmış, gerçekten ilginç bir yazar. Değişim ve Dönüşüm adlı iki kitabında da aynı şeyi anlatmış; yalnız biraz farklı kelimelerle, gerçi iki kitap arasındaki tıpa tıp aynı cümleler de yok değil. Örneğin iki kitap da başkarakterin bir böcek olarak uyanmasıyla başlıyor. Olacak şey değil bana göre, ama yine de meslek aşkıyla okuyoruz, ekmek parası ne yapacaksınız.

İlk olarak yazarın aynı şeyi neden iki kitapta anlattığını anlamış değilim. Bana kalsa ben tek bir kitap yazar ve diğerinde başka şeyler anlatmaya çalışırdım. Zaten bunu fark ettiğim için yayıncımın yanına gittim. Kapıyı çalıp içeriye girdim ve sekter hanımla birlikte aynı koltukta, sekreter yayıncımızın kucağında olmak suretiyle oturuyorlardı. Beni görence irkildiler, açık görüşlü bir insan olduğum ve insanlar arasındaki samimiyete inandığım için ses çıkarmadım. Ama yayıncımın biraz topluca olan karısı bu durumda benimle aynı görüşleri paylaşmayabilirdi. Aile arasına girilmeyeceğinden dolayı ses çıkarmadım. Birbirine çok benzeyen iki ayrı kitap basmak yerine, bu ikisini bir arada basmayı önerdim, kabul etti. Aslına bakarsanız eliyle dışarı çıkmamı işaret eder gibi bir hareket yaptı, ben kabul ettiğini düşünüyorum bu yüzden. İtirazı olsa tartışır ve uzlaşmaya çalışırdık, sonuç itibariyle medeni insanlarız.

Böyle bir durumda ben de oturup tek bir önsöz yazmaya karar verdim. Sanırım birbirine benzer kitaplar için de yapılabilecek en doğru şey buydu.

Franz Kafka, bu iki kitabı bir de aynı yıl içinde yani 1915 yılında yayımlamış. Hatta kendisi de yayımlamamış, bir arkadaşına vermiş kitapları yakması için, o gariban da yakmamış, en azından teliflerden parayı bulayım diyerekten kitapları yayımlamış. Arkadaşa ihanet durumu söz konusu burada, daha girişte bu bilgi bile insanın canını sıkıyor. Yani bu kitabı okumaya başladığınızda bilmeniz gereken ilk şey; bu kitapların okunmasını yazan kişi istememiş. Orada da bir acayiplik yok değil, madem yayınlanmasını istemiyorsun, neden bir arkadaşa veriyorsun, kendin yaksana değil mi ama aziz okuyucum…

Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlıyor hikaye. Buraya bir şey demiyorum, olmaz ama hadi oldu diyelim… Ondan sonra kendini böcek olarak bulan arkadaş durumdan şikayetçi de değil, sanki üç günde bir böcek olarak uyanıyormuş gibi davranıyor. İşe gideyim ben filan diyor… Bana çok inandırıcı gelmiyor bunlar, hatta inandırıcı olmadığı gibi bir insan böyle bir durumda neden iki tane kitap yazar arkadaşım.

Tabii bir de eleştirmen olarak bakalım duruma. Kitap elbette güzel şeyler anlatıyor, bakmayın ben öyle acayip konuşuyorum, senelerce insanlar aslında ne anlatmak istediği bulamamış olsalar da muhakkak iyi niyetle anlattıkları bir şeyler var gibi geliyor bana, takdir ediyorum kendisini. Mesela azınlık ve farklılık üzerinden değerlendirebiliriz kitabı, en yakınlarının bile farklılıklara nasıl baktığına ilişkin bir fikir edinme şansınız var. Diğer taraftan Samsa adındaki adamın ilk anda işe nasıl gideceğini düşünmesi tipik bir memur yabancılaşmasından başka bir şey de değil. Bu yabancılaşmayla birlikte de yalnızlaşmak ve yaşamdan koparak sadece bir makine olmaya vurgu yapıyor Kafka…

Hala bu konu hakkında neden aynı iki kitabı yazdığın anlamasam bile siz bana bakmayın. Kafka anladığım kadarıyla cidden çok önemli bir yazar. Kitapları alın, okuyun derim. Sonbahar gelse bile klima lazım siz bakmayın, vantilatör yetmiyor…

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page