[dropcap type=”1″]D[/dropcap]ark Days (DD), Karanlık Günler, bir yeraltı filmi değil, yeraltı’nın bir filmidir: yeraltında, yeraltının koşullarında, yeraltı öznelerince, yeraltı fikrince ve yeraltı işçiliğinde kaydedilmiştir. DD bu nedenle bir belgesele, hatta bir etnografiye de indirgenemez. Zira DD, antropolojinin “katılımcı/katılımlı gözlem” kavramıyla ister istemez bir dereceye kadar üstünü kararttığı “planlı/hesaplı mesafesizliğin” ötesine geçmektedir. Çünkü filmin elebaşı olan 20li yaşlarının başında memleketi Londra’dan ayrılıp yerleştiği New York’un (o zamanlar görece yoksul) bir muhitindeki dairesinin penceresinden seyrettiği, haliyle evine girip çıkarken sürekli rastladığı ve zamanla da sohbeti koyulaştırdığı evsizlerin adımlarını izleyerek kendini New York yeraltı metro ağının iki durak arasında uzanan (iki durak arasında uzanmayan ne vardır?) kesif karanlık uzamı yurt edinmiş insanların arasında [su_pullquote]Karanlık Günler, bir yeraltı filmi değil, yeraltı’nın bir filmidir[/su_pullquote]bulduğunda aklında bir film çekmek yoktu. Bu fikir Marc Singer’in yeraltındaki üçüncü veya dördüncü ayında, yine bir yeraltı sakini olup daha sonra filmde Singer’e asistanlık yapacak olan bir adamdan, Ralph’ten gelmişti. Dolayısıyla “nesne”nin güvenini kazanma, insanların daha açık ve dolaysız davranmalarını sağlama, aralarına karışma, dillerini öğrenme ve en saklılarına nüfuz edebilme gibi bir veri avcılığı etrafında dönen antropoloji problematiği, Singer için mevcut değildi. Singer’in durumu öyle bir hal almıştı ki, 1994-97 arasındaki üç yıllık yeraltı yaşamından sonra metro firması AMTRAK bölgeyi boşaltma kararı aldığında ve bir başka kuruluş söz konusu evsizlerin bir bölümüne yaşayacakları daireler tesis ettikten sonra Singer’in evsizliği devam etmiş, DD’nin iki yılı geçen kurgu-montaj süreci boyunca başka başka yerlerde, hatta filmde görünen insanların yeni evlerinde misafir hesabına konaklamış, DD Sundance film festivalinde ödüller toplayıp ülkeyi dolaşırken kendisi hâlâ bir çatı bulma kavgasında tıkanıp kalmıştı.

[Dark Days] Bir Yeraltı Antropolojisi 2

[dropcap type=”3″]D[/dropcap]aha önce hiçbir film tecrübesi olmayan Singer kamerayı bir yapım şirketinden destek hesabına geçici surette (ihtimaldir ki yeraltına inmeden önce modellik yaparken geliştirdiği çevre sayesinde), filmleri ise Kodak’ın yıpranmış siyah-beyazları depoladığı bir odadan Ralph ile taşıyabilecekleri miktarda yüklenmek suretiyle tedarik etti. Ses, ışık, elektrik, hareketli sahneler için (ve bilfiil gerçek yeraltı metro raylarının kullanıldığı) “dolly” ve gerçi geriye başka pek bir şey kalmasa da minimal bir film seti için gerekli olan diğer her şey yeraltında, yeraltı imkanlarınca kotarıldı. Yapım ekibi de pek tabii yeraltı sakinlerinden oluşmaktaydı. Bu öyle bir ekipti ki, Singer uykusunun ortasında “kesinlikle çekmen gereken şeyler oluyor” denilerek uyandırılıp olay yerine intikal ettiğinde ışığın, elektriğin, kameranın çoktan kurulmuş, kendisini beklemekte olduğunu görmekteydi.

[su_pullquote]Kamera iki noktada yerüstüne çıktı: Biri atık teneke toplayan, diğeri satacak ve yanı sıra yiyecek bir şeyler bulmak amacıyla çöpleri karıştıran iki yeraltı sakininin peşinden.[/su_pullquote]Kamera iki noktada yerüstüne çıktı: Biri atık teneke toplayan, diğeri satacak ve yanı sıra yiyecek bir şeyler bulmak amacıyla çöpleri karıştıran iki yeraltı sakininin peşinden. Hiçbirinde “sivilleri” görmeyiz, yeraltının klostrofobisi yerüstüne de siner ve kendisinden kaçılan, saklanılan saldırgan toplumsal hayatın film boyunca örülen bu sığınak atmosferine, bu evleşmiş klostrofobiye müdahalesine mahal verilmemektedir. Dolayısıyla yeraltıyla yerüstü, bir çatısı olan ile evsiz, aç ile tok arasındaki gerilimin didaktik ifşası üzerinden bir söylem üretilmiyor, bir ajit-prop değil DD; dünyanın sorunlarını onu çözme iddiasıyla kayda alan veya memuru olduğu “çözücülüğün” ifası adına kırk dereden su getirip pek matematik bir sorun oluşturan yüksek politik aklın “narrative”i yoktur DD’de. Hiçbir “narrative” yoktur gerçi, “ben şimdi ne anlatayım ki” havasındadır DD biraz, bir çağrı niteliği taşımaz bu yüzden; şayet film gene de provokatifse bu DD antropolojisinin tabiatındandır: yoklarla kuşatılmış, kıstırılmış, kırılmış ‘insan’, hâlâ gene neyin inşası peşindedir? Birleşik Devletler’de evsizlere (elbette bir dizi bürokratik-polisiye prosedür ve kurallar bedeliyle) yatak ve yiyecek sağlayan “shelter”lardan ısrarla kaçınmaları ve film boyunca göreceğiniz bütün fizik koşullara rağmen yeraltından ayrılmamaları, kendilerine ahşap ve metal plakalardan kulübeler inşa etmeleri, bu kulübeleri metro sisteminden kaçak çektikleri elektrikle beslenen basit ev eşyalarıyla donatmaları, borulardan sızan buz gibi sularla kendilerini ve çamaşırlarını yıkayıp kurutmaları, köpek beslemeleri ve yeraltının zifiri karanlığında düşüp kolunu bacağını kıran hayvanlardan çıkardıkları dersle onların yaşam alanlarını tellerle çevrelemeleri; velhasıl “mahalleleşmeleri” bize ne söylemektedir? Esasında DD, biraz mizah payıyla elbette, batılının ilkeli görüntülediği 20. yüzyıl başı etnografilerinden çok uzak bir mahiyet ihtiva etmemektedir; çöplerin karıştırılması suretiyle avcı-toplayıcı ekonomi, borulardan sızan suyun, şebekeden çekilen elektriğin kullanımı yoluyla temel kaynakların ‘doğal’ akışından dolaysız tasarruf, yerüstü medeniyetinin yaşam alanlarını işgal ettiği, daralttığı, geri püskürttüğü etnik yeraltı gruplarının bu modernist talan koşullarındaki adaptasyon çabaları vs…

Bu yaşam pratiğinin yeraltındaki insanlar için ne denli içsel bir önem arz ettiğini, ne denli benimsenip savunulduğunu, alelade bir yerüstü burjuvasının yalnız merhamet ve tiksinti karışımı duygularla algılayabileceği (ama anlayamayacağı, dolayısıyla kendi hesabına iyi niyet taşısa da en ufak müdahalesinde tahrip edeceği) bu habitatın söz konusu insanlar için nasıl bütünlüklü bir dünya teşkil ettiğini, AMTRAK’ın saldırısına dair konuşan bir yeraltı sakini şöyle anlatıyor: “Buraya gelip bastıklarında, ellerinde silahları falan, yani noluyoruz lan? Çünkü üzerimi giyinmem, ayakkabılarım falan zaman alır, anlıyor musun, çünkü orada rahat yatağımdayım, anlıyor musun? Dışarı iç çamaşırlarımla çıkacak değilim. Gelip kapıyı vuruyorsun, önce bir sakin ol tamam? Sonra biraz zaman geçtiğinde, ben giyinip çıktığımda, ellerinde silahları her şeyleri; noluyor ki, yani ben size karşı değilim, buraya bana dert olmaya gelen sizlersiniz. Ben size bir şey yapamam çünkü kalabalıksınız; tek tek gelin öyle konuşalım, silah olmayacak, alet olmayacak, hiçbir şey; teke tek halledelim.”

Velhasıl, Dark Days diye bir şey var bu gezegende. “Söyledim, ruhumu kurtardım.” Filmin youtube linki ve Marc Singer’la yapılan birkaç röportaj ile bir iki film kritiğinin adreslerini de bırakıyorum.


 

[su_youtube_advanced url=”http://www.youtube.com/watch?v=IZJxRHQ5W-Q” width=”640″ height=”420″ controls=”alt” showinfo=”no” rel=”no” modestbranding=”yes” theme=”light”]http://www.youtube.com/watch?v=OuSIyyqgl8w[/su_youtube_advanced]

[Dark Days] Bir Yeraltı Antropolojisi 3Röportaj ve kritikler

anthemmagazine.com
theguardian.com
ejumpcut.org
port-magazine.com
interviewmagazine.com
heyuguys.com
indiewire.com
metroactive.com