Çünkü Roza…

Hikayenin şarkıları

Consuelo Luz – Los Bilbilicos

Oi Va Voi – Ladino Song

BİR

– Okuldan çıkınca seni köşedeki pastanede bekleyeceğim.

– Gelemem Roza. Hem benim artık dükkana dönmem gerek, Bay Moiz beni arıyordur.

– İki aydır görüşemiyoruz ama. Lütfen gel.

– Olmaz, Roza.

– Yoksa beni sevmiyor musun?

– O nasıl söz? Elbette seviyorum.

– O zaman Cumartesi günü adaya gidiyoruz, itiraz istemiyorum.

– Yok. Olmaz, ada olmaz.

– Niye?

– Çünkü Roza…

– “Çünkü Roza, gören olur. Çünkü Roza, babanın kulağına gider.” değil mi? Pastane olmaz, ada olmaz! Söylesene, ne olur İbrahim?

Yanakları sinirden kıpkırmızı oldu Roza’nın. Gözleri doldu.

İbrahim, Roza ağlayacak diye çok korktu.

Ya ağlarsa? Yolun ortasında nasıl sarılır ona?

Ağlamadı Roza, omuzları düştü, yavaşça yürüdü gitti.

Roza’nın arkasından uzun uzun bakmak istedi; o an yağmur yağsın, bütün bulutlar üstüne çöksün, hatta gök delinsin istedi.

Bay Moiz’in sesini duyunca irkildi, koşarak dükkana girdi İbrahim.

Manifaturacı Moiz’in çırağı İbrahim.

İKİ

Cağaloğlu’nun dar sokaklarında, nefes yetmeyen yokuşlarında, günlük telaşlarında, alışveriş pazarlıklarının ortasında, bir işhanının içinde, kimsenin ruhunun duymadığı “çünkü”lerle dolu bir hikaye Roza ve İbrahim. Aynı cümlede geçemeyecek iki özne.

Rutubetli bir depoda, Moiz’in elinde büyür İbrahim.

Moiz’i hiç tanımadığı babası gibi sever; beceriklidir, terbiyelidir, şikayet etmez, işten kaçmaz, her işin üstesinden gelir de patronunun kızına aşık olmamayı beceremez.

–       Neredesin be oğlum?

–       Geldim Bay Moiz. Eşref Abi’nin çırak hastalanmış da… Malları indirememiş bir başına… Gel bir yardım et dedi de…

–       Aferin oğlum, iyi yapmışsın.

Moiz’in ona bir babanın oğluna bakar gibi baktığını biliyordu İbrahim. O yüzden gözlerini kaçırdı suçlu gibi, telaşla depoya indi.

ÜÇ

Moiz ve Etel’in tek çocuğu Roza, çocukluğundan beri aşıktır İbrahim’e. Annesinin elinden tutup dükkana geldiğinde önce büyülenmiş gibi renk renk kumaşlara, fırfırlara bakar; sonra gider yavaşça İbrahim’in elini tutar.

Abi kardeştir Roza ve İbrahim. Moiz ve Etel öyle bilir.

İbrahim’i evlatları gibi severler, çocukluğundan beri bayramlığını alırlar, ellerini bile öptürüp harçlığını cebine koyarlar, Roş Aşana’da yemeğe çağırırlar. İbrahim’in suçluluğu bundandır, o yarı karanlık depoda her gün vazgeçmeye çalışır Roza’dan. Kendi kendine bazen yüksek sesle tekrarlar; “sen yahudi değilsin İbrahim, değilsin!”

DÖRT

–       Kitaplarda hiç böyle olmuyor biliyor musun? Sevenler, sonunda mutlaka kavuşuyor. İçlerinden biri verem olup ölmezse tabii.

–       Hayat romanlardaki gibi değil Roza.

–       Of, Lizet! Annem gibi konuşma ne olur.

–       Roza, İbrahim’le asla olamayacağını biliyorsun. Çok üzüleceksin, gel bu sevdadan vazgeç.

–       Söylesene Lizet, sevdadan nasıl vazgeçilir?

Sirkeci’nin kalabalığına sessizce karıştı iki liseli kız.

Lizet, Roza’nın haline üzüldü, bir vedreye aşık olmamak için her gece dua ettiğini Roza’ya hiç söylemedi.

Roza, elbet biliyor “bu işin” zor olduğunu.

Peki ama ya romanlar?

Hani sevenlerin her zorluğun üstesinden geldiği, kimsenin aşkın önünde duramadığı kitaplar?

O romanlardaki insanlar, yoksa hiç mi yaşamadılar?

BEŞ

İbrahim, depoda kendi kendine kim bilir kaçıncı kez söz verdi.

“Bir daha” dedi, “bir daha asla Roza’yla görüşmeyeceksin”

Unut onu İbrahim. Unut! Hatta hiç konuşma, dükkana geldiğinde kafanla bir selam ver. Belki, bugünden sonra ona “Bayan Roza” demen daha iyi olur.”

–       İbrahim! Oğlum, neredesin sen?

–       Depodayım Bay Moiz, geldim!

–       İkidir sesleniyorum oğlum, pek dalgınsın bugün.

–       Yok efendim, ne dalgınlığı? Dünkü yağmurdan sonra malların durumuna bakayım dedim, depo su alıyor malum.

–       Şu kış bir geçsin, işler bir açılsın, hemen elden geçireceğiz dükkanı.

–       İnşallah.

–       Ne diyecektim? Hah, Etel seni akşam yemeğe çağırıyor. “Gelirken İbrahim’i tut kolundan getir, pırasa köftesi yaptım ona” dedi.

–       Sağ olsun. Ama ben gelemem Bay Moiz. Biraz işim var.

–       Gelemem filan anlamam. Gel yemeğini ye, sonra gider yaparsın işini.

–       Ama…

–       Aması maması yok, bak sen bilmezsin, Etel’in dırdırı hiç çekilmez.

Kendi kendine güldü İbrahim; “bilmez” ve “çekilmez” derken incelen “mez”lerini çok severdi Bay Moiz’in. Ve Bayan Etel’in ve elbette Roza’nın. Hatta Bayan Etel’le aralarında Ladino konuştuklarında ne dediklerini anlayacak kadar kulak aşinalığı vardı ailenin diline.

ALTI

–       Roza, sen piyano dersine gitmedin mi bugün?

–       Gitmedim anne. Başım ağrıyor biraz.

–       Neyin var, üşüttün mü yoksa?

–       Bilmiyorum.

–       Haydi biraz dinlen sen, yemek hazır olunca kaldırırım seni.

–       Tamam.

–       Seslenince hemen kalkacaksın ama tamam mı? Baban sofrada göremezse seni üzülür, hem İbrahim’i de alıp gelecek. Roza? Kime diyorum?

Odasının kapısını kapattı, üzerini değiştirmeden kendini yatağına attı. Annesi ağladığını duymasın diye yastığa iyice gömdü başını.

Hıçkıra hıçkıra İbrahim’in yemeğe geleceğine ağladı, daha bu sabaha her dediğine “olmaz” deyişine ağladı.

Nasıl oluyordu romanlarda? Kız önce odasına kapanıyor, günlerce ağlıyor, yemeden içmeden kesiliyor. Bu ümitsizliğin ardından bir an geliyor, tüm dünyayı karşısına alabilecek kadar güçleniyor. Hiç kimseden çekinmeden ilan ediyor aşkını kız, oğlan herkesin önünde sarılıyor kızın beline, aileleri razı gelmediğinde kaçıyorlar ve sonunda mutlaka barışıyorlar. Mutlaka.

Romanın “en mutlu sonu”nda annesi girdi odasına.

–       Saat 7 oldu, haydi uyan bakalım tembel. Baban gelir birazdan.

–       Tamam.

–       Sen böyle mi yattın? Bak şu gömleğinin haline, kitaplarını da yere atmışsın!

Etel, odayı toplamaya girişecekken bir an durdu. Kızının şişmiş gözlerine baktı. Yanağına yapışmış nemli saçlarına.

–       Roza, senin neyin var yavrum?

–       Bir şeyim yok anne, yorgunum.

–       Sen ağladın mı yoksa?

Roza, her zamanki gibi başından savuşturacakken annesini, yine  o romanlardaki kızları düşündü. Aşktan hasta olup yatağa düşen kızları. Annelerine sarılıp ağlayan kızları. Romanlarda, anneler hep kızlarının yanında oluyordu, “ağlama yavrum, ben babanla konuşurum” deyip sarılıyorlardı. Annesi de elbet okumuştu bu romanlardan, belki de tam zamanıydı.

Yavaşça doğruldu yatağından Roza.

Annesinin endişeli gözlerine baktı, ellerini tuttu.

–       Anne?

–       Söyle yavrum.

–       Anne ben… Ben aşık oldum anne.

Etel, gülümsedi kızına. Sonra sımsıkı sarıldı.

Kendi kendine kızdı. “Tabii ya, nasıl da anlamadım?”

17 yaşındaki bir kızın başka ne derdi olabilir?

Bundan tabii dalıp gitmeleri, durduk yere huysuzlanmaları, kendi kendine konuşmaları…”

–       Ah canım benim. Demek aşık oldun. Söyle bakalım kimmiş o şanslı delikanlı? Geçen hafta çayda dans ettiğiniz Jozef mi? Yoksa bu yaz adada tanıştığınız Yoel mi?

–       Yok, değil.

–       Bak iyice meraklandım, kim peki?

–       Şey…

–       Aa söyle haydi.

–       İbrahim.

Önce yüzündeki gülümseme yok oldu Etel’in.

Sonra yavaşça ellerini çekti.

Yüzü bembeyaz oldu.

Gözlerini kaçırdı kızından.

Bir anda ayağa kalktı, nereye koyacağını bilmediği elleriyle saçını düzeltti, eteğini dizlerine çekti, en son ellerini beline koydu.

–       Ben yemeğe bakayım, haydi üstünü değiştir sen de.

YEDİ 

Her akşam kahkahaları sokağı çınlatan Etel’in, sesi çıkmadı yemek masasında. Roza, başı önünde yemeğiyle oynadı.

İbrahim, ne Etel’e ne de Roza’ya baktı.

Herkes biliyordu.

İbrahim, o gece boynuna sarılmayan Bayan Etel’in bildiğini biliyordu.

Roza, annesinin babasına söyleyeceğini biliyordu.

Etel, kocasının vereceği tepkiyi biliyordu.

Bir tek, eski günlerini hevesle anlatırken kendi kendine gülen ve kimsenin onu dinlemediğini fark etmeyen Moiz bilmiyordu.

SEKİZ

Roza, o sabah kimse uyanmadan kalktı.

Babası korktuğu gibi evi başlarına yıkmamış, Roza’ya el kaldırmamış – romanlardaki genç kızlar babalarından mutlaka bir tokat yiyordu – annesi baygınlık geçirmemiş, her acil durumda aranan İshak Amcası eve çağrılmamış, kimse onu karşısına alıp nutuk çekmemişti.

Bunun iyi mi kötü mü olduğuna bir türlü karar veremiyordu.

Tek düşündüğü, annesinin onu soğuk karşılamasından olan biteni anlayan İbrahim’in ona küsüp küsmediğiydi.

“Belki küsmemiştir.

Belki, babası duyunca mutlu olmuştur.

“İbrahim’den iyi damat mı bulacağız?” demiştir

Belki, İshak Amcasına laf ettirmez, onlara sahip çıkar.

Belki, bu yaz okul biter bitmez evlenirler.”

Fakir delikanlıyla, zengin kızın mutlu biten hikayesini anlatan en sevdiği romanı aradı buldu. Son beş sayfasını dua ediyormuş gibi ezbere okudu.

DOKUZ

Bay Moiz’in masasını tam üç kez sildi İbrahim.

Tezgâhları dörder kez.

Raflardaki kumaş toplarını defalarca düzeltti.

Kapının önünü iki kez süpürdü.

Nemli depoyu havalandırdı.

Durup durup saate baktı.

Saat sekizbuçuğu geçti, Bay Moiz hâlâ gelmedi.

Kendini yedi bitirdi İbrahim.

“Ah Roza ah!

Ne yaptın sen?

Hepsi benim suçum.

Niye sevdim ben seni?

Hey güzel allahım…
Niye verdim sana o gülü?

Hepsi benim suçum.

Hep benim suçum”

–       Günaydın.

–       ….

–       Günaydın!

–       Gü… Günaydın Bay Moiz.

–       Bir kahve söyle bana, sonra biraz konuşalım seninle.

–       Tabii Bay Moiz.

Moiz, kahvesinden yudum alana kadar nefesini tuttu İbrahim.

“Belki”, dedi, Roza’ya hep diledikleri gibi “belki hiç düşündüğümüz gibi olmaz.” Bildiği tüm duaları okumak istedi, aklına bir tanesi bile gelmedi.

–       İbrahim, sen benim evladımsın.

–       Biliyorum Bay Moiz.

–       Elimde büyüdün, şu kadardın buraya geldiğinde. Oğlum oldun, sağ kolum oldun, yoldaşım oldun. İsterdim ki damadım da ol… Keşke… Ama olmaz… Biliyorsun değil mi? Keşke…

Bir şey diyemedi İbrahim.

“Her şey oldum ama keşke bir de yahudi olsaydım değil mi Bay Moiz?”  diyemedi. Kelimeler boğazına dizildi, hiçbiri çözülüp çıkamadı ağzından. Bay Moiz ne dese kafasını salladı, suçlu gibi, haksız gibi.

Sonra yine depoya kaçtı.

Kim bilir kaç kere saydı o kolileri.

Son bir kez, defalarca saydı.

ON

Moiz, Etel’e İbrahim’in işten ayrıldığını iki gün sonra söyledi.

Elini öptüğünü, “hakkını helâl et” dediğini, iki adam sarılıp dakikalarca dükkanın ortasında ağlaştıklarını söylemedi.

Etel, iki gün ağladı.

Roza, dükkana geldiğinde öğrenmesin diye münasip bir dille bu durumun ona bildirilmesi uygun görüldü.

Roza, on gün ağladı.

Bütün romanlarını çöpe attı.

Moiz, her gün öğlen dükkanın kapısını kilitleyip depoya indi.

İşleri kötüye giderken, maalesef yahudi olamayan oğlunun arkasından düğme kolilerinin üstüne oturup ağladı.

İki ay sonra iflasın eşiğine geldi Moiz.

Dükkanı kapatmak üzereyken komşusu Eşref yardımına koştu.

Kayserili Eşref borçtan kurtardı Moiz’i.

Pırasa köfteleri yapıldı Eşref’e, Kurban Bayramı’nda ziyaretine gidildi.

Roza’nın liseyi bitirdiği yaz, Büyükada’daki evin bahçesinde, bir akşam kimse fark etmeden Kayserili dul Eşref, Roza’ya vuruluverdi.

“Allahın emri, peygamberin kavliyle” yahudi kızı istenir mi?
Eşref istedi, Moiz ağlaya ağlaya verdi kızını.

Roza ağlamadı, ağzından tek bir kelime çıkmadı.

Etel, İbrahim’i taş yaptı bastı bağrına.

Bir ay sonra nişanlandılar.

Kurdeleyi yengesi Janet kesti, yüzükleri İshak Amcası taktı.

Bir sabah Eşref, Roza’yı almaya geldi eve.

Nişan fotoğraflarını çektirmeye giderken, Kayserili dul Eşref’in koluna girdi Roza.

Tam kapının ağzında dönüp babasına baktı.

Hiçbir şey sormadı.

Ama Moiz cevap verdi.

“Çünkü Roza…” dedi. “Çünkü Roza…”

* Vedre: Türkiyeli Yahudilerin Müslümanlar için kullandıkları bir tabir.

* Roş Aşana: Yahudilerin dini bayramlarından biri.

 

Bu fotoğraf 14 Ekim 2012’de Nar Sahaf’tan alınmıştır. Hikayedeki kişi ve olaylar kurmaca olup, söz konusu fotoğrafla ilişkisi yoktur.

Bu fotoğraftaki kişileri tanıyan, hikayelerini bilen varsa info@futuristika.org adresine e-posta atmaları rica olunur.

Gelecek hikaye: Müjdeci

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page