Romanya’nın hikayelerini değil, ahir zamanda herhangi bir ülkede yaşanan hikayeleri anlatıyorsun. Sakin, kendine güvenen bir sesle, acele etmeden anlatmayı seviyorsun. Mercekten suçluların, masumların, işçilerin, ara insanların, patronların, hastane hastane gezip ölecek bir acil servis arayanların anlatımında ilk bakışta alegorik, sonrasında hiç konuşmasalar da, çok konuşsalar da anlaşamayan insanların başlarından geçenleri izliyoruz. Sigara ve Kahve isimli kısa filmin, su götürmez bir göndermeyle Jim Jarmusch’un Kahve ve Sigara’sına nazire yapıyor. Bunu görmek için engin sinema bilgisi gerekmiyor. Fakat senin versiyonunda, masaya çökmüş iki ya da daha fazla müşterinin kendilerini zamandan, gerçekten, günlük hayattan koparıp, parodileşen bir görünümle keyiflerine keyif katan yıldızlar gözükmüyor. Senin versiyonunda masaya oturan ikiliden genç olan, iş kıyafeti olduğu anlaşılan takım elbisesiyle, karşısında endişeyle bakan babasına bakıyor. İkili ne sigara ne de kahve içiyorlar. Sanat hayatlarından, avangart diye tanımlanabilecek herhangi bir müzikal tavırdan, sıra dışılıktan tamamen uzak, öyle oturuyorlar ve iş konuşuyorlar. Konuşuyorlar ama birbirlerine ne fiziksel ne de ruhen dokunamıyorlar. Dokunmuyorlar. Anlıyoruz ki, bu masada kahve ya da sigara değil, derdi olan insanların haliyle su ve bira içiliyor, hali vakti yerinde denebilecek, ekmek peşindeki oğlan elmalı turta yiyor. Babanın boğazından geçmiyor, görüyoruz. İşini iki yıl önce kaybetmiş, oğlunun yardım etmesi umuduyla, işine yeniden kavuşabilmesi için oğlunun yardım etmesi umuduyla oturuyor. “Babanın söylemediği, oğlunda dile geliyor; ve oğulun, babanın açığa çıkmış sırrı olduğunu görüyorum çoğu kez.” Oğul, babanın istediği ile imkansızlığı, olasılığı mevcut olan ile ancak neyi sunabileceğini şiddetli şekilde, umursamazlığın, bıkkınlığın, isteksizliğin ve acımasızlığın sakinliğiyle, gerçeğin tüm soğukluğuyla söylüyor. İşin oluru var, fakat sadece kahve ve sigaranın sayesinde gerçekleşebilir. JJ versiyonunda yapaylığın ve sahici olmayan bir alt kültürün çift nesnesiyken, burada değişen siyasetin, tersine devrimin ve günlük liberalliğin geçer kuruna dönüşen kahve sigara, suni tüketimden hakiki yaşam öznesine dönüyor, baba ile oğulu aynı masada karşılıklı birbirinden sert şekilde ayıran, eskiyi ve yeniyi atıl ulaşılmaz noktalara itilmiş gösteren birer alegoriye dönüyor. Konuşamamazlık. Dokunamamazlık. Anlatamazlık. Olmazlık. Diyalog var, fakat diyalog, bu dünyada konuşmak ve birbirini anlamak değil.

Biz yeterince üzgün değiliz diye böyle yapıyorsun.

– Ömer Naci Jr.


“Cassavates’e oldukça yakın hissediyorum. Filmleri beni eğitti. Sadece filmleri değil, kendisi de, söylemi de. Cassavates film yaptığınızda kendinize hiçbir şey bilmediğinizi söylemekle başlamalısınız der. Cassavates için film yapmak bir şeyi anlama çabasıdır. Araştırmadır. Ayrıca nefret ettiğim filmlerin de tanımını yapmıştır: Soruları sormak yerine onları cevaplayan filmler.

Sinema laboratuardır. Sinema bilimdir. Bilim insanları da tıpkı film yapımcıları gibi çalışırlar. Film yapımcıları sinemayı bir araç gibi kullanırlar, bilim insanının araçları gibi. İnsan varlığına dair sorular sorarlar, insan doğasına ve dünyaya dair. Kamera antropolojik bir araçtır. Eğer değilse, ilgimi çekmiyor demektir.

İnsanlar kendi gerçekliklerini inşa ederler. Yaşamları için hikayeler ortaya çıkarırlar. Bana bir hikaye – dehşet bir hikaye- anlatmış bir yazarla tanışmıştım. Savaş esiriydi. Gulag’da bulunmuştu sonra Romanya’dan kendi insanları tarafından kovulmuş ve Sibirya’ya geri gönderilmişti. Toplamda hapshanede yirmi yıl geçirmiş. Çılgın bir hikaye. Çok etkilenmiştim ve ona çok güzel olduğunu söyledim. Alınmış gözükmedi. İki ay sonra, bir dükkanda kitabını buldum ve anlattığı hikayeyi kelimesi kelimesine kitabında okudum. Belki de hikayesi böyle olmuştu, ama sanmıyorum. Tabii ki olaylar gerçekten yaşanmıştır. Ama detaylar kaybolmuştur. Kendi tarafından yaratılmış gerçeklikle tekrar yazılmıştır.

Yazarın hikayesi neredeyse her film için geçerlidir. Hikayelerin anlatımında neden-sonuç ilişkisi vardır. Size olayarın nasıl geliştiğini anlatırlar ve neden gerçekleştiklerine sebep gösterirler.

Gerçekçilik ile nereye dek gidebileceğinizi bilmiyorum. Kendime sürekli anlatıcı sinemadan uzaklaşmadan ‘aşikar’ olandan nasıl kaçabileceğini soruyorum.”


Yurtseverlikle tanışma anıdır.

[Ionesco’nun, “Temel problem şu: Tanrı varsa, edebiyatın ne anlamı var; Tanrı yoksa, edebiyatın ne anlamı var?” üzerine]

“Kafka’nın Dava’sında, arazinin ortasında bir ağacın sayısız resmini yapan Titorelli adında bir ressam var. Yani ona katılıyorum, filmler yapmanın anlamı nedir? Ama bir şey yapmalısınız, film yapmak da hayatın içinde insanlara bir şeyler öğretmek, polis ya da doktor olmak gibi. Ionesco’nun yaptığı gibi, her şeyi tanrıya bağlayıp her insan eylemini sorguluyorsanız, o zaman her şey kayboluyor. Her şey anlamını yitiriyor, yani Ionesco’ya katılıyorum. Fakat o da aynı zamanda yazmıştı.

Romanya’da benim bölgemde Almanya külttür. Komünizmin çöküşü sonrasında bir çok insan Romanya’yı terketti. İnsanlar çoğunlukla İspanya ya da İtalya’ya gittiler. çevremden otuz kişi ise kendileri için vaadedilmiş topraklara dönmüş Almanya’ya gittiler. Her yaz döndüklerinde Almanya üzerine ilahilerini dinlersiniz. Almanya’nın adının geçtiği her şeye gönülden bağlılar. BMW’lerin kapılarının kapanırken çıkardıkları sese göre hangi model olduğunu anladığını iddia eden bir eleman vardı. Yol kenarında çingenelerin bile “Anayurdum Almanya” diye şarkı söylediğini duyabilirdiniz. Delilikti.

1984 yılında on yedi yaşındayken, o sıralar resim yapıyordum, arkadaşımın verdiği Buñuel’in Yokedici Melek’inden etkilenmiştim. Filme tepkim, hiçbir şey anlamadığımı görmek oldu. Sinemanın eğlence olmadığını fark etmiştim. En sevdiğim on filmi listeleyeyim derken iki yüz film yazmış oldum. Yine de ilk sıralarda şunlar var:

1. La Maman et la Putain – Eustache
2. Angst essen Seele auf – Fassbinder
3. Ma nuit chez Maude – Rohmer
4. Bande à part – Godard
5. Mouchette – Bresson

Yine de karışık mevzu. Mouchette deyince Bresson’un diğer filmlerine ihanet ediyormuşum gibi geliyor. Ozu için de aynısı geçerli. Bir hikayeyi hayal etmek ile gerçekliğin farkına varmanız arasında bir fark yok. Bu açıdan, gerçeklik yoktur. Sinemadaki gerçekçilik ise, Roland Barthes’in “effet de réel” diye adlandırdığı durum ile özetlenebilir. Detaylar meselesidir, gözlerinizin önünde olup bitene karışma hadisesidir.”


STUFF AND DOUGH/MARFA ŞIBANII (2001)
CIGARETTES AND COFFEE/UNCARTUŞ DE KENT ŞI UN PACHET DE CAFEA (2004)
THE DEATH OF MR. LAZARESCU/MOARTEA DOMNULUI LAZARESCU (2005)
AURORA (2010)
THREE EXERCISES OF INTERPRETATION/TROIS EXERCISES D’INTERPRETATION (2012)

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page