[sws_2_column title=””]

[/sws_2_column] [sws_2_columns_last title=””]

Comrade Couture / Yoldaş Moda, bir grup Doğu Alman modacının 26 yıl önce gerçekleşen bir defileyi tekrarlamasını anlatıyor. 80’li yılların Doğu Almanya yeraltı moda görüntülerinin de arşivden verildiği bu ilginç belgeselde, dönemin sisteminde sıradışı sayılabilecek karakterlerinin, yaratıcılıklarını kullanabilmek için yeraltına çekilip, terk edilmiş kiliseler, evler, odalarda ortamı goth, punk, new wave anlayışına uygun düzenleyip yarattıkları dünyayı görüyoruz.

Belgesel kuru ve içi çürütülmüş o nostalji duygusundan uzakta, daha çok yapmak istediklerini alev alev bir hırsla gerçekleştirmeye çalışan insanların, o dönemdeki coşkularını göstermesi açısından önem kazanıyor. Yapımcılarından birinin yorumuyla, “Kafesteki kaplanın, doğada serbest gezen kaplandan daha tehlikeli” olduğunu gösteriyor.

Doğu Almanya’da bu illegal moda akımıyla uğraşanlar zamanla iki ana gruba ayrılmış; Allerleirauh (All Kinds of Fur) ve Chic, Charmant und Dauerhaft (Stylish, Charming and Enduring). Gruplar yüzden fazla “şov” hazırlarken, hazırlanan performanslarda müzik, makyaj ve karakterlerin detaylarını görmek çok ilgi çekici.

Filmin başlangıcında askeri kıyafetlerle Doğu Berlin ile bölünmüşlüğü sarakaya alan karnaval şarkısı izleyen, dönemin sokaklarından arşiv görüntülerinde gezdirirnce, daha ilk andan itibaren dönemin dünyasına girebiliyor izleyici.

Filmin altbaşlığı olan “Ein Traum in Erdbeerfolie/Çilek folyosundaki düş”, o dönemde zaten çok az bulunabilen ve olanların da ihracat için ayrıldığı kumaş sıkıntısına karşı, modacıların çiftçilerin çilekleri kapamak için kullandıkları folyoları kullanmasına gönderme yapıyor. İnsan ne de olsa, her sıkıntılı durumda bir alternatifini yaratabiliyor.

Doğu Almanya’nın ekonomik sıkıntılarının bir sonucu olarak, insanlar kumaş ya da elbiseler hakkında aradıklarını bulamıyordu. Bu durum ilk anda sıkıntılı olsa da, insanların kendi giysilerini emprovize oluşturmalarına, yatak çarşaflarından elbise yapmalarına, evlerde DIY/kendin yap! etiğinde ev yapımı deri ceketler dikmelerine neden oluyordu.

Filmde tüm olumsuzluklar ve Stasi’nin yeraltı kültürüne baskısı gösterilse de, genel hava bir Doğu Almanya eleştirisinden çok, iyisiyle kötüsüye, zorluklarına rağmen biz böyle yaşadık, böyle yarattık, böyle bir çıkış yolu bulduk. Evet belki batıdaki gibi stiller ya da güpgüzel modeller yoktu ancak olanaksızlığı kendine has tarzımıza çevirdik duygusu yönünde.

Almanya’nın birleşmesiyle kendi çocukluğumuzun dünyasını kaybettik biz, belki de bu yüzden, 20 küsur yıl sonra hala bir film boyunca olsa bile anıyoruz kendisini.

Filmin yapımcısı Marco Wilms’den aktarıyoruz:

[sws_grey_box box_size=”440″] Almanya Demokratik Cumhuriyet’inde (DDR) devlet her şeyi kontrol altına alıp yeni bir değişik sosyalizm yaratmayı amaçladı. Dolayısıyla bireysel bir çizginiz olup da standardın biraz dışına çıktığınızda potansiyel bir devlet düşmanı oluyordunuz. Her sanatçı bu anlamda tehlikeli biriydi ve sistem için tehlike arz eden bireysel bir eylem sayılıyordu. Sıradanlığın diktatörlüğü diyebiliriz. İstedikleri, ancak mezarlıklarda bulabileceğinz, son derece huzurlu bir atmosferdi.

Doğu Almanya’da ve Berlin’de moda ortamı yaratıcı insanların günlük rutinden kaçtıkları, yaşamlarını partilerle süsleyebildikleri, sanat, edebiyat, seks gibi durumları yaşayabildikleri bir alandı. Bir çıkış istiyorduk. sahip olduğum en güzel hatıra, Leipziger Messe’de aslında son derece yasak olan tasarımcı elbiseleriyle çıkmaktı. Sonrasına restona gidipkutladık. Bir filmde kostimlerimizi giymiş gibiydik. En kötüsü ise, ilk moda gösterimdir, ki filmde de bunu görebilirsiniz. Kimse bana ne yapmam gerektiğini söylememişti, ben de kızları taklit ettim.

Doğu Almanya’daki şartlar kendine özgüydü. Ancak asıl mevzu, toplum ile bireylerin çatışması oldukça evrensel bir konu ve dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir zamanda görebilirsiniz. Faşizmde mesela. Sanırım bugünlerde de baskı uygulanan sıradan tüketicilerin önünde aşılması gereken büyük engeller var, bireysel mutluluğunuza giden yolu bulup, bugünün kültüründe kendi anlamlı hayatınızı oluşturmak…

Bir fantezi dünyası yaratıp içinde yaşamak güzel belki, gerçek dünyayı yıkmazsanız. Küçük bir alanda bunu yapabilmek DOĞU Almanya’daki şartlar nedeiyle olası bir durumdu. ancak bugün imkansız ve her şey çok farklı. Kapitalizm topluma çok daa geniş ve mükemmel olarak yayılmış durumda. İnsanlara alan bırakmıyor.

[Filmin, “früher war alles besser/o zamanlar her şey çok daha iyiydi” mottosuna dair eleştiriler için] O zamanlara ilgi var çünkü şu an büyük bir küresel kriz var. İnsanlar alnertaif yaşam modellerine yöneliyor ve aslında insanların hayatları için hangisinin daha iyi olduğunu anlamaya çalışıyor. Bir film için güzel bir konu bence. Şu an tamamaen farklı bir dünyada yaşıyoruz. Normal bir Doğu Alman yaşamı bugün bir gerçeküstü imge gibi, sanki o dönemde hiç olmamış insanlar için yapılmış saçma ve komik bir retro kurgu filmi gibi. Oysa benim gibi Doğu Almanya’da doğmuş insanlar için basitçe, bizim gençliğimiz, tamamen duygular ve hatıralarla dolu.

Almanya’nın birleşmesiyle kendi çocukluğumuzun dünyasını kaybettik biz, belki de bu yüzden, 20 küsur yıl sonra hala bir film boyunca olsa bile anıyoruz kendisini. Bana kalırsa, çoğu insan evladının çocukluk ya da gençlik yıllarını tekrar yaşamak isteyebileceklerine dair evrensel bir hissin kendisi sadece. [/sws_grey_box]

 

[/sws_2_columns_last]

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page