Ulus devletler çoğunlukla, kendi sınırları olarak algıladıkları bölge içerisinde diğer etnisitelere göre sayısal olarak fazla olan bir etnik grup ya da topluluğun adını alarak kurulmuşlardır. Çoğunluk gruba göre azınlık kalmış gruplardan sık etnik aidiyetlerini bırakıp üst-kimlik olarak sınırları içerisinde yaşadıkları ulus-devletin vurguladığı etnik grubun kimliğini benimsemeleri istenmiştir.

Bu süreçte azınlıkta kalan grupların farklılıklarını yok sayarak “azınlık” olarak görmemek, dolayısıyla ilerde karşılaşılabilecek hak taleplerinin en başından önünü tıkamak ( örn. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt gruplarını ne azınlık, ne de bağımsızlık hakkı talep edebilme hakkına sahip bir halk olarak kabul etmesi), yönetici elitlerin sık başvurduğu yöntemlerden biri olmuştur.

Diğer bir deyişle, azı çok olana benzetmeye çalışmayı, ulus-devlete adını veren etnisitenin hâkimiyetinde “farklı” olma iddiasındaki grupları kendi içinde eritmeyi hedef alan yasal olarak da meşru kabul edilen “asimilasyon” politikaları günümüzde de hala elitlerin alt-kimlik söylemleri ya da post-modernist talepler karşısında kullandıkları en güçlü silahlardan birisidir.

Azınlık gruplarının dolaylı ya da dolaysız rızasıyla gerçekleştirilen asimilasyon politikalarının yanı sıra toplum içindeki zehirli otları keserek, azınlık grup ya da gruplarını baskıcı ve illegal yollarla yok etmeyi amaçlayan “soykırım” uygulamaları da ulusu homojenleştirme projelerinin güçlü bir kolu olmuştur.

Her ne kadar zihinlerde kurgulanan mükemmel sosyal mühendislik projeleri asimilasyon ve soykırım araçlarıyla gerçekleştirilmeye çalışıldıysa da, bu araçlar ulus-devlet kabuğundaki çatlakları istenilen ölçüde kapatamamış; aksine tepkisel olarak merkeze karşı çevrede -etnik köken, dil ya da cinsel farklılık temelinde- meydan okumalar başlamıştır. Bu durum da özellikle Amerika ve Batı Avrupa’daki demokrasileri azınlıklara uyguladıkları politikaları gözden geçirmeye zorlamıştır.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası şiddetle esen insan hakları, demokrasi ve hoşgörü rüzgârları “çok-kültürlülük” gibi yeni bir kavramın doğmasına katkıda bulunmuş, Batı Avrupa tarzı yönetimler için de asimilasyon ve soykırım gibi “tükaka” olarak görülen uygulamaların yerine kulağa hoş gelen, optimist beklentilerle süslenmiş güçlü bir alternatif yaratmıştır.

ÇOK-KÜLTÜRLÜLÜK TANIMI

Çok-kültürlülük en basit manasıyla belirli sınırlar içerisinde tek tip bir kültürü farklı kültürler üstüne enjekte etmemeyi; aksine birden fazla kültürün bir arada var oluşunu idealleştirip bunu hoş görü, eşitlik ve karşılıklı anlayış üçgeniyle desteklemeyi ifade eder.

Bu kavram, 60ların sonlarında Kanada’da yaşayan İngilizce konuşan gruplar ile Fransızca konuşan gruplar arasında doğmakta olan gerginliğin sıcak bir noktaya gelmesini engellemek amacıyla yönetici elitler tarafından “çift-kültürlülük” olarak sıkça kullanılmaya başlanmış; Belçika, Hollanda, İsviçre gibi bünyelerinde ikiden fazla dili konuşan gruplara sahip ülkeler için ise “çok-kültürlülük” kavramı eşitsizlik, asimilasyon ve çatışmanın panzehiri olarak idealleştirilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı demokrasilerinde “çok-kültürlülük”ün lehine hem teoride hem pratikte ciddi adımlar atılırken, kendini bu trende kapatan, aksine daha otoriter yöntemlerle eşitsizliği yasalarla meşrulaştıran uygulamalar da olmuştur. İngiliz göçmenlerinin çoğunluğunu oluşturduğu Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yönetici elitleri savaştan kısa süre sonra siyah olan yerli halka karşı “apartheid” (ayrımcılık) rejimi uygulanmaya başlamıştır.

Çok-kültürlülük kavramının manasından çok uzakta beyaz ve siyah grupların birbirine karışmasını engelleyen; lakin bunun yanında siyah komünlere beyazların ki gibi hak tanımayan, daha çok siyahların beyazlara göre ikinci sınıf vatandaş olarak algılandığı ve deklare edildiği bu uygulama uzun yıllar boyunca hem insan hakları hem demokrasi hem de liberal hoşgörü tanımlarına derin yaralar atmıştır.

Günümüzde ise “çok-kültürlülük” tanımı sıkça kullanılır ve ihtiyacı daha çok hissedilir olmuştur. Kuruluş aşamasında şimdiki durumuna göre etnik açıdan daha homojen toplumlara sahip olan kimi ulus-devletler (özellikle Avrupa’dakiler) iş göçü, insanların serbest dolaşımı ya da birkaç jenerasyon öncesi eski kolonilerden gelen yerel halkların göçü gibi sebeplerle toplumun etnik yapısı açısından oldukça kozmopolit bir yapıya dönüşmüşlerdir.

Almanya ve Fransa’nın içinde bulunduğu durum bu tanıma uygun düşmektedir. Nitekim her ne kadar sosyal yapı mozaiğe benzese de yönetici elitlerin daima inisiyatiflerinin gruplar arası hoşgörüyü ve eşitliği geliştirme çabası içinde olduğunu iddia etmek abes kaçacaktır. Toplum içinde çok-kültürlü bir anlayışa olan ihtiyaç hissedilse de, elitler hâkim etnik grubun aleyhine karar alma konusunda çok da fazla taviz vermemektedirler.

ÇOK-KÜLTÜRLÜLÜK PROJELERİ: SAMİMİ BİR EŞİTLİK SAĞLAMA PROJESİ YA DA KAPALI BİR ASİMİLASYON?

Çok-kültürlü bir toplum projesi samimi niyet ve emek isteyen bir çalışmanın ürünü olabilir. Temelinin sağlam ve derin kazılması, eşit ölçülerle çizilmesi, anayasal kolonlarla da yıkılmaması sağlanmalıdır. Bünyesinde birden fazla etnik grup bulunduran toplumlar için ise böyle bir projenin varlığının ihtiyacı daha çoktur. “Çok-kültürlülük” anlayışının yaratılması demokratik bir sürecin de parçası olduğundan özellikle Batı rejimleri ve bu rejimden esinlenen diğer yönetimler için bu tür bir sorumluluğun daha fazla olması gereklidir.

Bu konuda Hollanda ya da Belçika’nın, uygulamaya koydukları yasalar ve düzenlemelerle insan hakları, demokrasi ve özgürlükler konusunda bir adım öne geçmeleri şaşırtıcı değildir. Nitekim bu ülkelerdeki “çok-kültürlülük” ün samimiyetle inşası ve dolayısıyla projenin sürekliliği ve dayanıklılığı konusunda hala şüpheler gitmiş değildir. Her şeyden önce “çok-kültürlülük” projeleri kapalı ya da dolaylı olarak bir asimilasyon projesi gibi algılanıp bu çıkar için kullanılabilmektedir.

Projenin, “çok-kültürlü” bir toplum olmanın ihtiyacı ile özgürlüklere ve eşitliklere verilen önceliğin mi ürünü olduğu; ya da ülkenin bölünmesine ya da sivil savaşa yol açabilecek tepkisel etnik milliyetçiliklerden ya da buna benzer sosyal hareketlerden kaynaklanan korkunun bir ürünü mü olduğu sorusuna en demokratik toplumlarda bile kesin bir cevap verilememiştir.

Hükümetlerin faaliyetleri göz önüne bulundurulursa ilk bakışta bunların pluralist, heterojen bir toplumun varlığının lehine olduğu görülse de, aslında bu uygulamaların çoğu zaman ağlayan bir bebeğin ağzına verilen ve hiçbir zaman karnını doyurmayan sahte bir memeden ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

Uygulamaların hedef ve nitelikleri toplumdan topluma değişse de genel olarak çok-kültürlülük uygulamaları farklı kültürlerin bir potada kaynaşmasından çok, bu kültürleri farklı alanlar içerisine hapsetmekte-aynı zamanda oldukça tatmin eden haklar da vermekte- buna rağmen bu kültürlerin kendi içinde gettolaşmasına neden olmaktadır.

Bu durum da dışarıya karşı zenofobiye ve etnik milliyetçiliğe davetiye çıkarmaktadır. Örneğin Hollanda devletinin sınırları içinde yaşayan Türkler ve Flamanlar diğer kültürlere müdahale etmeden kendi sınırları içinde kendi kültürlerini yaşamakta, doğan çocukları da ya Müslüman Türk ya da Hıristiyan Flaman olarak doğmaktadır. Lakin bir türlü birey ya da insan olmak temelinde yükselen bir evrensel kültür inşası başlatılamamaktadır. Bu durumda projenin samimiyetinin önemi devreye girer: Devletin ya da hâkim etnik grubun çıkarlarına göre değil; değişen koşullar ve demokrasinin gerekleri doğrultusunda başlatılan bir projenin önemi.

Modernizmin büyük anlatıları post akımların uğraşıyla maskesini düşürdü. Kusursuz başlatılan ulus-devlet modeli de yarık ve çatlaklarını artık kapayamıyor. Günden güne heterojenleşen ve kozmopolitleşen toplumlara karşı asimilasyon ya da soykırım silahlarıyla karşı koymak da imkânsız. Ten rengi ya da nüfus cüzdanında yazan “uyruk”tan önce birey ya da insan temelinde yükselen bir evrensel kültürün inşasına her şeyden çok ihtiyaç var.

Demokrasi ve insan hakları üzerine gündemler geliştirilip “çok-kültürlülük” adı altında dolaylı asimilasyonun yapılması bu süreci sahte, temelsiz ve kırılgan kılar. Oysa anayasayla garanti altına alınan kültürler arası eşitlik anlayışı, toplum içi çatışmaları ve etnik milliyetçilikleri ulus-aşırı bir boyuta çıkararak eritir ve yerine daha sıkı ve samimi örülmüş bir toplum mozaiği ortaya çıkarır. Gerçek bir “çok-kültürlülük” anlayışı farklılıklara olan tahammülü artırarak hoşgörü ve toleransı güçlendirir; çıkan çatışmaların çözümü için “sopa”lar yerine “havuç”ları ortaya çıkarır.

“Çok-kültürlülük” anlayışı kültürler arası diyalog ve etkileşimi geliştirerek, sanat ve bilimin gelişmesi için gerekli olan evrensel bir kültürün gelişmesine katkıda bulunur. Çok-kültürlü bir toplum bireye geniş düşünme ve algılama perspektifi sunar, özellikle sanat için sonu gelmeyen bir beslenme kaynağıdır. Yeniliklere açık olan, farklılıklara keşifler yapabileceği bir unsur olarak bakan bir algı çeşidi “çok-kültürlü” bir projenin en verimli meyvelerinden olacaktır; çıkar temelini aşıp demokrasi ve tolerasyon düzeyinden bu projeye bakıldığı ölçüde.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page