“Eristik diyalektik haklı çıkma sanatıdır, mutlaka haklı çıkmak amacıyla tartışma sanatı; yani hem haklıyken hem de haksızken. Örneğin insan belli bir konuda objektif olarak haklıyken, izleyenlerin gözünde ve hatta bazen kendi gözünde de haksız kabul edilebilir. Bu durumda karşımdaki tartışmacı benim kanıtımı çürüttüğünde, aslında başka kanıtlar da olabileceği halde, savunduğum önerme çürütülmüş sayılmaktadır. Tabi bu durumda muhalifim için de tam tersi bir ilişki söz konusudur: Objektif olarak haklıyken haksız çıkar. Yani bir tezin objektif doğruluğu ile tartışmacı ve dinleyicilerin değerlendirmesine göre geçerliliği, iki ayrı şeydir.

Bu nereden ileri gelir? –İnsan türünün kötülüğünden. Böyle olmasaydı, bizler baştan sona dürüst olsaydık, o zaman her tartışmada sadece gerçeği günışığına çıkarmaya çalışırdık, bunun ilk dile getirdiğimiz düşüncemize mi, yoksa karşımızdakinin görüşüne mi denk düştüğüne aldırmazdık: Bu hiç fark etmezdi ya da en azından tamamıyla ikincil sayılırdı. Oysa şimdi asıl sorundur. Düşünme yetisi bağlamında özellikle duyarlı olan kibirlilik, ilk öne sürdüğümüz düşüncenin yanlış, muhalifimizin görüşünün ise doğru çıkmasını istemez. Doğuştan kibirliliğe çoğunlukla gevezelik ve doğuştan hilekarlık eşlik eder. Bu kişiler düşünmeden konuşur ve eğer savlarının yanlış olduğunu, haksız olduklarını fark ederlerse, durum bunun tam tersiymiş gibi görünsün isterler.

Tartışan kişi genel olarak doğru için değil, sadece kendi önermesi için mücadele eder. Yurt veya ocak için gibi hareket eder. Başka türlüsünü yapamaz.”   

– Arthur Schopenhauer / Eristik Diyalektik – Haklı Çıkma Sanatı.

 

[dropcap size=small]G[/dropcap]ezi Parkı Direnişi boyunca söylenen “Haklıyken haksız duruma düşmek istemiyoruz” dayatması tam olarak Schopenhauer’ın aktardığı kibre ve kötülüğe denk geliyor. Ülkenin geneline yayılan keyfi yasaklara artık yeter derken, aynı zamanda devletin yıllardır süregelen ve empoze ettiği azınlıkları yok sayma politikasının da bilinçaltından günyüzüne çıkışının bir başka ayağı oldu. Bir haklıyken haksız olma durumu varsa o da tam bu noktadadır. Çünkü eril ve Sünni Türk hegemonyası bastıramadığı bilinçaltını Kürt, Alevi Ermeni, LGBT birey gördüğünde tutamıyor. Aynı amaca karşı birleştiğinizi savunup, alanda yan yana durup, her türlü ayrımcılığa karşıyız, Alevi – Kürt- Ermeni- LGBT kardeşlerim deyip özellikle sosyalist, komünist ve anarşist gruplardan bayraklarını indirmesini istemek,‘’Flamalar indirilsin ve yalnızca Türk bayrağı kalsın’’ diye çağrı yapmak, fakat bunu alanda konuşmaya cesaret edemeyip twit yazmak komik olduğu kadar acınası bir tutumdu. Orda bir anda patlayan öfke uzun zamandır haksız sayıldığımız ve hükümetin bu haksızlığa karşı geldiğimiz için yarattığı şiddetti. Yıllardır zulüm gören, memleketleri haritadan silinen, göç etmeye zorlanmış, devletin en alt tabaka olarak gördüğü, her fırsatta cinsel-etnik kimliğinden dolayı katledilmeye devam edilen bir halkın öfkesini haklıyken haksız duruma düşmeyelim argümanıyla yok sayamazsınız.

Örgütlü-partizan olanların o ana dek hiç bir direnişte bulunmayıp, kendini apolitik olarak nitelendiren kesimin bir adım önde olduğu gerçeğini kabul edilemedi. Yazılan 140 karakterlik, içinde sen gelme ulan ayı cümlesi geçen twitlerde, örgütsüzlüğün sonuçlarını anlatan bir twit yoktu. Fakat örgütlerin alanda örgütsüzlere nasıl bir zararı dokunduğuna dair bir açıklama gelmedi.

Öte yandan bu bir sivil direniş diyenler tribün gruplarına özellikle çarşı grubuna sevgilerini yazmaktan geri durmadı, oysa çarşı da kendi içinde örgütlü bir grup olup direniş sonrası tutuklanmaya varan müdahalelere maruz kaldı.

Pasif direnişle örgütlü direniş arasındaki algoritmayı idrak etmek, dahası kabul etmek zor değildi. Pasif direniş de örgütlü olarak yapılabilir ve uzun süre devam ettirilebilir. Burada problem devletin izin verdiği kadar örgütlü olmaktı. Devletin izin vermediği örgütlülüğü kabul edemeyenlerin bir bölümünün şimdilerde siyasi bir parti oluşturmaya kalkması tarihe çizilmemiş bir karikatür ve eğlenceli bir hikaye olarak geçeceği kesin. Alanlarda flamasız eylem yapacakları günü iple çekiyoruz.

Ünlü olma kompleksini alanda devam ettirme isteği, her gün analiz yapıp blog yazmak, bazılarına adeta bir fırsat kapısı oldu. Tebrikler. Ünsüzken ünlü duruma düştünüz!

Yine de ısrarla bu tutumu sürdüren haklı arkadaşlarımıza birkaç sorum olacak;

Hangi durumda haksızdık?

Camide yaralılara yardım ederken mi haksızdık? Çünkü camiye ayakkabılarımızla girmişiz(!)

Polisin karşısında tazyikli suya kırmızı elbiselerle direnirken mi?

Göz altına alınıp kadın ve bekar olduğumuz için mi? 1

Devletin cinsel saldırısına maruz kalıp ses çıkardığımız için mi?2

Tecavüz  tehdidi aldığımız için mi?3

Gözlerimizi çıkardıkları için mi? 4

Orantısız şiddet karşısında öldüğümüz için mi?

Polise çiçek vermediğimiz için mi?

Bugün direnişte ölen Ethem Sarısülük’ün katili Ahmet Şahbaz kamu görevlisi olması sebebiyle ve delilleri karartma ihtimali olmadığı için devlet tarafından korunuyor, tutuksuz yargılanıyor. Aramızdan birinin öldürülüp katilinin serbestçe dolaşmasına vicdanınız elveriyorsa, siz gerçekten çok haklısınız!

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page