[av_slideshow_full size=’featured’ stretch=” animation=’slide’ autoplay=’false’ interval=’5′ src=” attachment=” position=’top left’ repeat=’no-repeat’ attach=’scroll’] [av_slide_full id=’25459′ title=’Çıplaklığın Koordinatları: Naked’ caption_pos=’caption_bottom caption_bottom_framed caption_framed’ link=” link_target=”] İma C. Özkan, İngiliz yönetmen Mike Leigh’in görüntüler aracılığıyla yazdığı “roman”lardan en çarpıcısını yazdı.
[/av_slide_full] [av_slide_full id=’25460′ title=” caption_pos=’caption_bottom’ link=” link_target=”][/av_slide_full] [av_slide_full id=’25458′ title=” caption_pos=’caption_bottom’ link=” link_target=”][/av_slide_full] [av_slide_full id=’25461′ title=” caption_pos=’caption_bottom’ link=” link_target=”][/av_slide_full] [/av_slideshow_full] [av_textblock ]

Şöyle düşünüyorum: Bak, şu saman yığınının yanında uzanmış yatıyorum. işgal ettiğim yer öylesine küçücük, evrende bulunmadığım ve umurunda bile olmadığım alanın yanında öylesine ufacık, yok sayılacak kadar küçük ki. Ve yaşayacağım zaman dilimi benim bulunmadığım ve bulunmayacağım sonsuz zamanın yanında öylesine az ki. Oysa bu atomun, bu matematiksel noktanın içinde kan dolaşıyor, bir beyin çalışıyor, birtakım istekleri var, ne kepazelik! ne saçmalık!

(Turgenyev “Babalar ve Oğullar”)

[av_dropcap1]G[/av_dropcap1]ece. Laciverte yakın bir kış gecesi. Hafiften sisli, Eskimo mezarlığı gibi bir kentin sokağı. Sırtında paltosuyla, leylek bacaklı bir adam, yere çökmüş oturuyor. Elindeki kitaptan mırıl mırıl bir şeyler okuyor. Henüz yirmi yedi yaşında; ama kırk falan gösteriyor. Önüne çömeldiği yer, mermer duvarlı, kapısı komple camdan bir binanın hemen önü. Geceye cam kırığı gibi yalımlar atan bir bina. Üniformalı bir adam, leylek bacaklı olanı içeriden süzüyor. O binanın güvenlik görevlisi. Bazan “Hımmm”lıyor; gözlüğünün sapını emiyor arada. Ya içeriye bakan? İçeriye bakan kim? Bir çulsuz yeni zaman dervişi? Belki. Eşikteler şimdi. İçerdeki dışarıdan bir adım alıyor; dışarıdakiyse içerden sızmakta olan ılıklığı, ışığı bunun karşılığında. Eşikteler: bir söz alışverişinin, bir ısı değişiminin, bir yalpanın, bir kıvranış tanıklığının, bir çöküş ikrarının eşiğindeler. Başlıyorlar:

-Güvenli mi bu postmodern gaz odası?
-Hem de çok.
-İçerde ne var?
-Hiçbir şey, boş.
-O halde neyi koruyorsun?
-Boşluğu.
-Boşluğu mu koruyorsun? Bu hiç de aptalca değil.Evet, biri içeri girip,şu lanet boşluğu her an yürütebilir ve sen boşluğun yok oluduğunu anlamazsın bile değil mi?

Dışarısı ufak bir tereddütün ardından içeri kabul ediliyor, içeri doluyor. Boşluğa; korunaklı ışıktan rahme. İçeriye bakan leylek bacaklı adam, içerdeyken de bir başka “içeri” buluyor. İçerdeki içeriye bakıyor. Diğerini istiyor yanında. Diğeri ise, içeriden başka içerisi olmadığına inanmak istiyor. Bir geleceği olduğuna, bir geçmişi. Leylek bacaklı olan kutsal kitaptan bir şeyler söylüyor ard arda. Kehanetlerden, esinlemelerden. Vahiy bölümünden alıntılar yapıyor:

-“Şu an” harikadır, şimdi şahanedir. Ama tek sorun, “şimdi” diye bir şeyin olmayışı. Çünkü o gelecektir, geçmiştir, aslında hepsi aynı kemik torbalarıdır. Az önce gelecek olan şey; “şimdi” dediğinde çekip gitmiş, geçmiş olmuştur bile dostum. Senin bir geleceğin yok, benim bir geleceğim yok, hiç kimsenin geleceği yok. Her şey dağılıyor, parti bitti görmüyor musun? Aziz John’un Esinlemeler Kitabı’nı hiç duydun mu? Ne deniliyordu Vahiy Bölümü’nde anımsa! ‘Sağ eline ve alnına bir işaret koysun diye zorladı herkesi, o işarete; şeytanın işaretine sahip olmadan kimse alamasın, satamasın.’ Kehanet bunu mu diyordu? Nostradamus’dan söz etmiyorum dostum, kutsal kitap bu! Bu kadar kesin olan kehanet ne idi? Neydi işaret? İşaret bar-code işte; her yanı sarmış barkod! Üç işaretle bölünmüş barkod ve o üç işaret her zaman 6 rakamı ile gösterilir. 6 ve 6 ve 6 rakamı kimin işareti? Deri altına lazer dövmeler yapılarak askerler üzerinde deneme aşamasında olan bir plana göre nakitsiz bir toplum olacağız. Sağ el ya da alna deri altından bir dövme. Bir de Yedi Mühür; hani yedi borazanın çalınması meselesi.. Hani her şeyin pelinotu gibi acılaşacağı söyleniyordu. Pelinotunun Rusçası nedir biliyor musun?: Çernobil! Demek istediğim dünyanın sonu geldi, artık oyun bitti anlıyor musun Brain!
-İnanmıyorum bunlara. Hayat bu şekilde sona eremez.
-Hayatın, dünyanın ya da evrenin yok olacağını söylemiyorum; İnsanın sonu geldi. Dinozorların sonu nasıl geldiyse öyle. Hiçbir önemimiz yok, biz lanet bir fikiriz yalnızca.
-Sen hiçbir şeye inanmıyorsun!
-Elbette inanıyorum Brain. Sence amip, kurbağaya doğru evrimleşeceğini düşünmüş müydü? Ve ilk kurbağa kendini sudan dışarı atıp, bir eş bulmak ya da bir yırtıcıya av olmamak için ses tellerini görevlendirdiğinde, o ilk vıraklamasının dünyadaki bütün insanlara ve edebiyata doğru evrimleşeceğini hayal etmiş midir sence? Ve nasıl ki o kurbağa Shaekspeare’i hiç tasavvur edemediyse, biz de kaderimizi asla tasavvur edemiyoruz.
-Ben geleceğimi tahmin edebiliyorum.
-Evrim bitti mi sanıyorsun? Hala sürüyor. İnsanoğlu ne tamamen var oldu, ne de tamamen yok olacak. Sadece artık ilave uzuvlar, kanatlar ya da yüzgeçler filizlenmeyecek bedenimizde çünkü, evrimin kendisi de evrimleşiyor. Sen bir varoluşa sahip değilsin. Şimdiye kadar var olmuş ve olacak herkessin ya da her şeysin. Mahşer günü geldiğinde belki mahşerin kendisi evrim sürecinin bir sıçraması olacak.
-İnsanoğlu yok olmayacak, hayır bu olmayacak!
-Ama yok olmalı. Mahşerin en temel tanımında insanoğlu en azından madde biçimini alıp, doğruca yok olup gidecektir.
-Madde biçimi de ne?
-Evrim işte, maddenin-ötesi. Saf düşünceden oluşan türlere dönüşecek belki insan. Algı kapasitemizin dışında bir şeye. Evrensel bilince, Tanrı’ya-ki o da aynı mantıkla zamanın ta kendisidir.
-Sen Tanrıya inanmıyorsun ki!
-Elbette inanıyorum. Sorun şu ki tanrı nefret dolu bir tanrı. Sebebi ise, tanrı eğer iyi olsaydı, şeytanın dünyada ne işi vardı? İyi, kötü tarafından düzülmek için vardır, gel bununla yüzleşelim. İyinin tartışılmaz varlığı, kötünün hava basmasına yarar. Bu yüzden tanrı kötüdür. Kaç geçmişin, kaç geleceğin olursa olsun hepsi acı ya da hastalıkla delik deşik olacak. Brian görüyorsun tanrı seni sevmiyor, küçümsüyor. Yani hiç umut yok. İnsan yalnızca şeytanın kendi kendini yarattığı cihazın bir bileşeni. Özetle şu; yumurtaları kırmadan omlet yapamazsın ve insan kırılmış yumurtadır, üstelik omlet berbat kokuyor.

Bu kadar uzun bir diyalogu olduğu gibi aktarmak, sinemanın görsellik edebine aykırı olabilir. Sahiden de biraz edepsizce olduğunu kabul ediyorum. Fakat söz konusu tema odaklı değil; karakter ve diyalog merkezli filmlerin yönetmenine ait en zirve film olunca, bu upuzun alıntı bana kendisini neredeyse dayattı. Mike Leigh’in en çarpıcı filmi Naked bahis konusu. Filmi izlediğim ilk zamanlarda, hakkında yazılmış; belki de yazılabilecek en kapsamlı eleştirilerden birini okuduğum için, yeniden yazma gereği duymamıştım. Ama son günlerde bir-iki başka Leigh filmi izlerken, hiç değilse o değerli makaleye bir ek olması kabilinden yazma gereği duyuyorum.

Diyalogların ve şaşırtıcı sahicilikle inşa edilmiş karakterlerin bu biçim öne çıkmalarına rağmen, filmimizin sinematografik bakımdan en ufak hasara uğramamış olması karşısında insan ne demeli! Belki de bu; aynı zamanda iyi de bir tiyatro yönetmeni olan Leigh’in; görüntüler aracılığıyla yazdığı “roman”lardan en çarpıcısı. Eğer yazılıp çizilenler doğruysa senaryo metinlerini de ekseriyetle kendisi yazan Leigh, diyalogları oluştururken ana duyguyu aktarıp, gerisini bir miktar oyuncuların doğaçlamasına bırakıyormuş. Elbette üst üste kaç çekim yapması gerekiyordu, Tanrı bilir. Ama bu son derece mümkün gözüküyor. Hele de David Thewlis’in İngiliz Dili’nin tüm “sokak” imkanlarına; aynı zamanda derinlikli mizahla harmanlanmış felsefi düzleme nazır hızlı cümle kurma becerisi ve kelimelerinin şiirselliği göz önüne alındığında, cast’ı aşan bir doğallık seyrettiğimiz sanki.

İlginç ekonomi-politik sistemi ile İngiltere tarihinin bir parçası olarak İngiliz Sineması da üzerine daha yeni yeni eğildiğim, ilginç bir sinema estetiği sunuyor. Başta Chaplin gibi bir dehayı çıkaran bu sinemayla, akabinde hemen Ken Loach’u düşünmeden edemiyor insan. Yine ne bileyim Christopher Nolan ve sözgelimi son dönem parlak sinemacılarından İrlanda kökenli Martin McDonagh da tıpkı Leigh gibi çok kayda değer işler çıkarmıştı. Mike Leigh, John Osborne’un o meşhur oyunu olan Look Back In Anger’ı anımsayanlar, oyundaki Jimmy Porter karakterinin, filmimizde Thewlis’in canlandırdığı Johnny’nin belki de öncülü olduğu fikrine katılabilirler. 1950’lerin sonlarına doğru, bu oyunu aynı adla filme aktaran Tony Richardson, Lindsay Anderson ile birlikte “Free Cinema” olarak bilinen bir tür akım’ın başlatıcısıydı. Leigh de sanki bir bakıma, sonraları Yeni Dalga’ya evrilen yönetmenleri hafiften hatırlatıyorsa da, kendi özgün, tutarlı sinema dilini kurmakta şimdiden onlardan birkaç adım ileride görünüyor bana kalırsa.

Hikayemiz, karanlık bir Manchester sokağında, Johnny’nin bir kadına cinsel şiddet uyguladığı sahneyle; son derece kasvetli ve sert başlıyor. Öyle bir uzlaşmasız sahne ki, en baştan itibaren film ile karakter arasına sıkışıp kalıyoruz. Çünkü derhal karanlık dürtülere, tortulanmış arzulara küstahça ayna tutuluyor. Omzunda döküntü bir çanta; adamımız önüne gelen ilk arabayı çalıyor. Yoldayız artık. Tekrarlı müzik, hem yola hem geceye uygun düşüyor; Andrew Dickson elinden çıkma bu müzik. Birbiri ardına kayıp ufalan beyaz yol çizgileri, tedirginlik; yoldayız. Zaten aynı zamanda filmin jeneriği de bu; yola düzülen bir jenerik akışı. Varış: Londra. Bakımsız, dar bir daire; Johnny’nin eski kız arkadaşı oturuyor burada. Ama şimdi evde değil. Onun bir arkadaşı var: Sophie. Onunla sohbete başlıyor Johnny. Film boyunca İngiliz müptelalığına alamet “Bir fincan çay alır mıydınız?” ların ilki. Siyah, saldırgan kıyafetler içinde Sophie rolünde bizi büyüleyen Katrin Cartlidge 1994’te Before the Rain/Yağmurdan Önce’nin ise Anne’si, iki yıl sonra 1996’da ise Breaking the Waves/Dalgaları Aşmak’nın Dodo’su olarak karşımıza çıkmıştı.

Yeniden hikayeye dönecek olursak; olduğu yerde duramayan, ince uzun bedenine sığamayan, üzerinde hiç çıkarmadığı koyu renk paltosu ve diğer giysileri, omzunda içi kitap dolu çantası ile Londra sokaklarını arşınlayan, bazan sadistik bir hoyratlıkla sevişen, bazan bir kutu konserve fasulye için dakikalarca teşekkür eden, binbir türlü insanla karşılaşıp öfke ve umutsuzlukla boyuna onlara zihnindeki şangırtıları döken, dayak yiyen, bazan can kulağıyla dinlenen, aralıksız sigara içen Johnny’nin dervişâne gezintisinden ibaret aslında. İyi de neden Naked filmin adı; niye Çıplak? Çünkü felsefi çapı hayli geniş bir zihne sahip ve fakat aynı zamanda da kolayca birini öldürebilirmiş hissi uyandıran; her an bir krizin eşiğinde kıvranan koca bir yılan yutmuş haliyle Johnny’nin tüm o kalın giysilerine rağmen zihni çok çıplak, üpüryan. Yazının başına alıntıladığım konuşma ise, gece yarısı önüne çöküp İncil okuduğu binada çalışan güvenlik memuru Brain ile aralarında geçen diyalogdu. Brian’ı canlandıran Peter Wight , Leigh’in izlediğim tüm filmlerinde irili ufaklı rollerden birinde görünen değişmez adamlardan biri. Johnny’nin karşılaştığı adam ya da kadınların tamamı hayatın bir nevi sillesini yemiş insanlar. Bir biteviye çemberin içinde kalmak zorunda olan; fakat aynı zamanda da kaybetmiş, dışarlanmış, sıradan insanlar. Zaten Leigh filmlerinin hemen hiçbirinde alıştığımız güzellikteki fıstık gibi kadınlar, sportif görünümlü ve iyi giyimli erkekler göremezsiniz. Çünkü o kamerasını, İngiliz işçi sınıfının kaba yürüyüşlü, kaba giyimli, sağlıksız beslenmiş kaba bedenli insanlarına; tramvaylarda, çöp kenarlarında, köhne dairelerde rastladığımız türden, hani o “riff-raff”e; sıradan insanlara çevirmiş bir yönetmen. Naked’da ilgi çeken bir diğer karakter ise Greg Cruttwell tarafından canlandırılan Jeremy. Bu karakter, bir yandan spor salonlarında gövdesini geliştirmeye çabalayan, beden ululayıcılarından biri olarak; lüks arabası içinde direktifler savuran bir yuppie olarak; pahalı restoranlarda bedensel hazzına en kaba yoldan doyum arayan hedonist olarak Johnny tiplemesine taban taban zıt. Gelgelelim öte yandan şiddete meyilli hali, sadistik cinsel temas girişimleri düşünüldüğünde de Johnny’nin bir karikatürü sanki. Film boyunca sık sık onu çıplak görüyoruz. Çünkü onun mabedi bedeni. Sinir bozucu yapay gülümseyişi ile tüm olanaklarını seferber etse de arzu nesnesi baştan sakatlanmış zavallı bir tatminsiz Jeremy.

Kimdir bu adamlar? Onları böylesine kıvrandıran hangi sosyal, hangi psikolojik şartlar olabilir? Güneş Batmayan İmparatorluğun miti nasıl böyle fos çıkar? İşte bu ve benzeri soruları sormaya başladığınızda, Naked’ın kapitalist toplumun belli bir formuna, neo-liberal adanmışlığa karşı yapılmış en yoğun sosyo-politik eleştirilerden biri olduğunu görürsünüz. Johnny de, paralı zibidi Jeremy de can çekişen bir kültürün yan ürünleri, atıkları aslında. Onlar; göklere çıkarılan siyasi bireyciliğin zavallı yetim yavruları esasında. Hayatı boyunca Londra dışına bir günlük yürüyüşten daha uzun süre çıkmamış olduğu söylenen büyük İngiliz şair William Blake, bu Londra’yı görse ne derdi? Çünkü pek çok metropol gibi saraylar, başkanlık binaları ve “yukarı mahalle”lerin bakımlı bahçeleri dışında Londra da “Hasta Gül”lerle dolu sevgili Blake! “Ah Gül, hastasın sen! /Uluyan fırtınada gece vakti uçan/Görünmez kurt keşfetti fesrengi neşeden oluşma yatağını; /Ve karanlık gizli aşkı yok ediyor yaşamını.” der miydin acaba?

Biri bedenini canlı bir cenaze gibi gezdiren, zihni çıplak Johnny; diğeri beden tapınmacılığını son haddine vardırmış vücudu çıplak ve zihni kalın örtüler altındaki Jeremy. Her ikisinin de omurgasına yerleşen demir bir yılan. O yılanın dönemsel adı Thatcherizm belki. Çalışanlara yönelik hak kısıtlamaları, para arzı üzerinde sıkı kontrol, sosyallikten mümkün mertebe el çekmiş bir devlet, ölümüne pazar ekonomisi ve elbette Viktoryen değerlerin ihyası, muhafazakarlaşma, durmadan sağa çeken bir direksiyon: İşte karşımızda neo-liberal düzenin sert, soğuk, kaba ve merhametsiz leydisi. Her iki karakter üzerinden şişlenen, delik deşik bir gelecek manzarası, temaşa bu. “Yaşasın bireysellik!” nidaları altında sınıfsal, psikolojik değersizlik duygusu. Biri beş parasız; hayatı keskin zekasını eleveren mizah ve sarkastik cümleler aracılığıyla kavramayı deniyor, argonun derin sularına pis kokma pahasına dalıp çıkıyor sık sık. Diğeri, aristokrat aksanı, tonla parası ve dahi tatminsizliği ile liberal ekonominin kaymak yalayıcısı. Hiçliğin dolaylarında hiççil bir seyrüsefer.

İlk bakışta Johnny bir nihilist portresi çiziyor; bu doğru. Hatta Turgenyev’in malum romanındaki baş karakterinkine çok benzeyen cümleler dökülüyor dudağından. Hemen anımsıyorum mesela, Babalar ve Oğullar’daki şu cümleyi: “İnsan her şeyi anlayabilecek kapasitededir; hatta meltemin esişini, güneşteki oluşumları bile. Fakat bir başkasının, neden burnunu başka türlü sildiğini bir türlü anlayamaz.” Nitekim Johnny de, hani şu bir çanta dolusu kitapla gezen, gördüğü her kitaba bıkkınlıkla da olsa şöyle bir göz gezdirmeden edemeyen anti-kahraman Johnny, barda tanıştığı kızın evinden sebepsizce kovulunca, “Buradan anlaşılıyor ki kaç tane kitap okumuş olursan ol bu dünyada asla ama asla anlayamayacağın bazı şeyler vardır” diyecekti neredeyse Bazarov gibi. Yine de bana kalırsa Johnny karakterini nihilist bir tip olarak ele almamak için yönetmenimiz yeteri kadar bilgi de sunuyor bize. Bir defa Johnny idealist. İkinci olarak; eğer Johnny’yi bir nihilist tip olarak görmeye devam edeceksek bile ancak Nietzschevâri bir nihilizm olurdu herhalde. Çünkü Nietzsche’ye göre nihilizm, yüksek ideallerin değerlerini yitirmelerinden kaynaklanan olumsuz düşünce biçimi. Bu aşılabilir ve aşılmalıdır da. Korkular, reddedişler, başkaldırmalar, her biri gerçeklik ve değer ideallerimizin çöküşüne delalet eder çünkü. Dolayısıyla Johnny tam da işte bu değer yitimi travması içinde, olumsuzlanan tüm değer ve yargılara sarılarak, belki ancak bu yolla pompalanmaya çalışılan fason değerlerin bulaşıcılığından korunarak her fırsatta gidiyor. Bir başka sokağa, bir başka eve, bir başka bara, bir başka mezbeleliğe, bir başka şehre, bir başka kadına, bir başka adıma, bir başka cümleye, bir başka kitaba, bir başka tiksintiye, bir başka iç dökmeye, bir başta tedirginliğe; ama mutlaka gidiyor. Tüm o şahane ve stilize diyalogları, üstün zekalı ve fakat aynı zamanda kirli bir tecavüzcü paradoksundan serpiyor bize Johnny. Başka türlü olamazdı. Kendisiyle çatışmayan, öfkesiz, sükunetli bir nesil yetişmesi için fazla vahşiydi kapitalizmin bu formu. “Yaşasın birey!” diyerek fiş cümleleri okuturken; o fiş cümlesi üzerinden en hızlı okumayı sökenlerle-Jeremy- hep kekeleyenleri Johnny-aynı kirli çizgi üzerinde yarıştıran ve ne tuhaftır ki bireyin, şahsiliğin kökünü kurutan bir sosyopolitik sistem bu çünkü. Amansız bir nefret, sunturlu bir öfke ve elbette benliği ortadan yaran keskin bir yabancılaşma zaten bu sistemin yan etkisi değil, bizatihi an-etkisi.

Hikaye nasıl bitiyor? Bir defa böyle hikayeler başladığı gibi biter, bunu biliyoruz. Yani özetle Johnny yine gider. Durması, kalması için bir neden, bir tutamak vermeye çalışırsınız belki ona, çalışırlar. Ama Johnny gider. Yediği meydan dayağı sonucu sakatlanmış bacağıyla, o uzun leylek adımlarıyla aksaya aksaya, seke seke gider. Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim’de söylediği sözler Johnny için geçerlidir çünkü: “Her şeref yapma, her saadet piç; her şeyin ibtidası, ahiri hiç.” olmuştur bir bakıma. Böylece gösterildiği yıl Cannes’da Mike Leigh’e en iyi yönetmen, David Thewlis’e de en iyi erkek oyuncu dalında Altın Palmiye kazandıran Naked’ın sonuna gelmiş oluyoruz. Uzun bir yazıydı, büyük ihtimal sıkıldınız. “Sıkıldın mı?” diye soruyordu Sophie bir sahnede Johnny’ye. Onun bu soruya verdiği yanıtla bitirmek geçiyor içimden. Johnny’nin sarkastik cümlelerine bu yazı finalini teslim etmek:

“Sıkıldım mı? Hayır hiç de sıkılmadım. Ben hiç sıkılmam. Herkesin derdi bu, herkes sıkılıyor. Doğa size açıklandı ve sıkıldınız, yaşayan beden açıklandı ve sıkıldınız, evren size açıklandı ve siz bundan da sıkıldınız. Şimdi yalnızca ucuz heyecanlar istiyorsunuz; bunlardan bol bol istiyorsunuz. Ve yeni oldukları sürece ne kadar adi, saçma oldukları fark etmiyor. Hakkımda ne söylersen söyle ama ben hiç de sıkılmıyorum.”

Not: Yazıda “en kapsamlı eleştirilerden biri” diye söz edilen makalenin linki: [Sinemanın Dostoyevski’si Mike Leigh ve destansı filmi: Naked] [/av_textblock]

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page