Öykü Fransızca konuşulan bir sömürgede geçmektedir. Eski bir asker olan mahkum, büyüğüne saygısızlık ve hakaret suçuyla idama mahkum edilmiştir. Sömürgenin eski komutanın tasarladığı ve yaptığı, suçluyu vücuduna suçunu kazıdıktan ve 12 saat boyunca acı çektirdikten sonra öldüren bir makine düzeneği öykünün temel konusunu oluşturmaktadır. Sömürgeye, bu cezalandırma sistemi hakkında görüş bildirmesi için, sömürgenin yeni komutanı tarafından bir uzman davet edilir. Makinenin ve bu sistemin eskiden beri uygulayıcısı ve hayranı olan subay, uzmana makineyi tanıttıktan sonra bir uzman olduğu için bu cezalandırma sistemini uygun bulduğunu söylemesini ister. Ancak öykünün başından beri, bu sistemi uygun bulmayan uzman bunu yapamayacağını söyler. Bunun üzerine subay, mahkumun serbest bırakılması kararını verir çünkü kendisiyle özdeşleştirdiği makine ve cezalandırma sisteminin yeni komutan tarafından, uzmanın olumsuz görüşü üzerine hemen kaldırılacağını anlamıştır. Subay, kendisini bu makine de öldürme kararı alır. Subayın içerisine girmesi ile makine bozulur ve subayı hemen öldürür.

[sws_pullquote_right] Kafka’nın yapıtlarında iktidarın ya da süper egonun dilini bilmeyen bu nedenle iletişim kuramayan karakterlere hep rastlarız [/sws_pullquote_right] Ruhbilimsel yöntem açısından öykünün çözümlemesine baktığımızda özellikle bastırılan bazı duyguların savunma mekanizma oluşturması  ve sembol kullanımı ön plana çıkmaktadır. Ölüm makinesinde, mahkumun bağırıp dilini ısırmasını engellemek için makinenin bir parçası olan yatağın baş ucunda keçeden yapılmış bir tıkaç bulunmaktadır. Öyküde, subayın ‘bağırıp dilini ısırmasını engellemek için yapılmıştır bu’ tanımı çok ilginçtir, bu gerçekten düzenek mahkumun dilini ısırmasını engellemek için mi yoksa mahkumun makinenin verdiği acı dışında bir acı çekmesini engellemek için midir? Ayrıca mahkuma ilk iki saatten sonra istediği kadar su da verilmektedir. Ve bu subay tarafından bir düzeneğin, suçluya su verecek kadar insancıl olduğuna yönelik bir ifadesi ile belirtilmektedir. Mahkumun dilini ısırmasını engellemek ya da istediği kadar su içmesini sağlamak, subayın, kişileri bu şekilde öldürmeden duyduğu psikolojik rahatsızlığını bastırmasına yardım eden bir savunma mekanizması geliştirdiği şeklinde yorumlanabilir. Öykü de uzmanın, sıcak havada üniforma giyen subaya, rahatsız olup olmadığına yönelik sorusu subay tarafından, üniformanın vatanını, vatan toprağını hatırlattığı şeklinde cevaplanır. Buradan, subay tarafından üniformanın vatanın bir sembolü olarak görüldüğü ve bu sembol bağlamında üniformaya verdiği önemin içeriği anlaşılmaktadır.

Söylem analizi açısından öykünün çözümlemesine baktığımızda, özellikle subayın, mahkumun ve askerin kişisel özellikleri ve makineye, makine tarafından temsil edilen sisteme olan hayranlığı önem taşımaktadır.

Öykünün başlangıcında mahkum, saçı başı dağılmış, ağzı açık bir aptal olarak tasvir edilmektedir. Mahkum, nöbet başında uyuduğu ve bu nedenle kendisini kırbaçlayan amirine, hakaret ettiği için idama mahkum edilmiş eski bir askerdir. Fransızca bilmemesi sömürgeci devletin vatandaşı olmadığını göstermektedir. Yani mahkum, öyküdeki iktidarın dilini bilmemektedir. Kafka’nın yapıtlarında iktidarın ya da süper egonun dilini bilmeyen bu nedenle iletişim kuramayan karakterlere hep rastlarız. Dava romanında Josef K. mahkemenin, Yargı öyküsünde oğul Georg babasının dilini anlamamaktadır.

Öyküdeki, mahkum, serbest bırakılsa bile kaçmayacak, idam saatinde çağırılırsa hemen dönecek bir kişilik olarak yani ‘uysal bir köpek’ olarak tanımlanmaktadır. Mahkumun kişiliği, Frankfurt Okulu’nun araştırdığı otoriteryan kişilik tipine çok uymaktadır. Otoriteryan kişiler gibi, mahkum sistemi, otoriteyi o kadar içselleştirmiştir ki kaçabileceğini, sistemin dışına çıkabileceğini hayal bile edemeyecek bir kişi olarak sunulmaktadır. Zaten öykünün sonunda, askerin ve serbest bırakılan eski bir asker olan- mahkumun sistemin dışında yani onlar için kararları veren birilerinin olmadığı bir durumu tasavvur edemedikleri belli olmaktadır. Şöyle ki mahkum ve ölen subayın verdiği emirlerle kendini var edebilen asker, lider olarak uzmanın/yolcunun peşine takılırlar. İzleyecekleri biri olmadan yaşama imkanları yoktur sanki!

[sws_pullquote_left]… mahkum, serbest bırakılsa bile kaçmayacak, idam saatinde çağırılırsa hemen dönecek bir kişilik… [/sws_pullquote_left] Öykünün baş karakteri olan subay, eski komutanına, onun kurduğu sisteme ve bu sistemin bir yansıması olan idam makinesine sıkı sıkıya bağlıdır. Subayın ‘eşsiz bir alet’ dediği makine duyduğu hayranlık öyküde sık sık dile getirilmektedir. Subay eski komutanına karşı da büyük bir hayranlık beslemektedir. Eski komutanın sömürgede kurduğu teşkilatlanmanın/sistemin sağlamlığına o kadar çok inanmaktadır ki, yeni bir komutanın bu sistemi değiştiremeyeceğine en azından uzun süre değiştiremeyeceğine inanmaktadır. Subayın görevi ölüm makinesini çalıştırmak, herhangi bir sorun çıktığı zaman makineyi tamir etmektir. Aynı zamanda idamı izlemek üzere gelen yolcuya makinenin nasıl çalıştığı konusunda detaylı bilgiler vermektedir. Bu sırada yeni komutanla birlikte sistemde oluşmaya başlayan değişiklikleri de anlatmaktadır. Subayın makineye olan düşkünlüğü o kadar fazladır ki yolcunun bu konu dışında soru sormasına ya da yolcunun dikkatini çekecek herhangi bir şeye tahammül edememektedir. ‘Suçtan şüphe edilmez’ ilkesine bağlı olduğunu belirten subayın gözünde mahkuma bir açıklama yapmaya gerek yoktur. Mahkuma itiraz hakkı verilmesi ve cezasının ne olduğunun- ne de olsa bunu vücuduna yazılınca öğreneceği için- açıklanması gereksizdir. Makineye hayran olan subay, her hangi bir idamda  altıncı saatten sonra mahkumun yüzüne gelen aydınlığı görünce kendisini makinenin suçu vücuda yazan parçası olan tırmığın altına atmak istediğinden bahsetmektedir. Eski günlere özlem duymaktadır. ‘İdam merasimlerine’ herkesin katıldığı günlere hayranlık ve özlem duymaktadır. Çok kalabalık olan idam merasimlerin de, komutanın emri ile daha iyi görmeleri için çocukların öne aldığı günlere. Mahkumları tırmığın altına yatırdığı ve bu görev kendisine verildiği için gururlandığı günlere. Onun için bu makine ve bu sistem olmadan yaşamanın anlamı yoktur ve o kadar özdeşleşmiştir ki makineyle birlikte yok olurlar. Öyküde bu şekilde tasvir edilen subay Eric Hoffer’un betimlediği kitle insanı çok benzemektedir. Subay da kitle içerisinde yer alan kişi gibi görevine bağlı, hatta o görevi hayatının anlamı kabul etmektedir. Hoffer’un yorumladığı kitle insanı da, liderine bağlı, şimdiyi yaşamayan bir kişilik, geçmişte gördüğü güzel günlerin duyguları ile yaşayan, geleceği de o günlerin tekrarı olabilir diye seven birisidir. Kitle içerisinde varolduğuna inanan ancak kitlenin onun bireyselliğini yok ettiğinin farkında olmayan bir kişiliktir. Tıpkı öyküdeki subayın eski sistemle varlığını değerli görmesi ve eski sistemin kalkacağını anladığı anda kendini yok etmesi gibi.

Makine subay tarafından ‘sanatsal’ bir yapı olarak tanımlanmaktadır. Aynı zamanda subay tarafından makinenin tırmığı insan vücuduna benzetmektedir. Makinenin tırmık bölümünü insan vücudu ile karşılaştırarak tasvir etmektedir. Subayın gözünde makine o kadar değerlidir ki, makinenin çalışması ile ilgili bilgileri komutanın vermesi gerekliliğine, eski komutanın böyle yaptığını ancak yeni komutanın bu görevini ihmal ettiğine, inanmaktadır. Çünkü aslında makine sistemdir ve onu sistemin en büyük görevlisi takdim etmelidir! Subayın makineye verdiği değer onu insan ile özdeş tutması modern zamanın ürünü olarak yorumlanan meta fetişizmin bir yansımasıdır. Frankfurt Okulu temsilcilerinden Horkheimer ve Adorno’nun Aydınlanmanın Diyalektiği eserlerinde ya da Eric Fromm bir çok eserinde vurguladığı gibi, tıpkı subay gibi, modern zaman insanları putperestlere benzemektedirler çünkü  kendi elleri ile ürettiklerine tapmaktadırlar. Subayın makine olan düşkünlüğü günümüz insanının tüketim ürünlerine olan düşkünlüğünün kurgulanmış bir gösterimi olarak yorumlanabilir.

Ebru Gürhan – Gülşah Seyhan

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page