Genellikle yaşam istediklerimizi sunmaz ya bize… Yaşam işte fırsat bulur bulmaz yapar hınzırlığını. Dikkat edin hayat demiyorum. Hayat kelimesinde insana dair bütün aydın ya da karanlık derinlikleri kapsayacak bir haşmet var. Benimkisi derinlikleri üç kuruşa feda olmuş ve şaşalı bir yanılsamaya dönüşmüş kısa, garip öykülerin toplamı! Budur yaşam dememin sebebi. Neyse…

Yayınevini bir gün önceden aradığımda Nevzat Bey “paranız hazır” demişti, o yüzden sabah evden çıkarken bizimkilere yerli yersiz vaatlerde bulundum. Vaat dediklerimde ne ki? Anneme “Gözlüğünü tamir ettireceğim”, hanıma “Kıyma getiririm”, toruna “Oyuncak alacağım mutlaka”… Nevzat Bey ne anlasın halimden, o bunları vaatten bile saymıyordur belki de, koskoca yayınevi müdürü… Ama işte, malum biz sonuçta garipçe insanlarız, hayallerimiz de, hayalleri olanlarımıza vaatlerimizde dünyalarımız kadar önemsiz ve küçük. Hem parayı alabilsem botumun yarıklarını da diktirebilecektim. Hava yağmurlu olmasa, o romatizmalarımın başlangıç noktası lanet yarıklar bu kadar bela açmazlardı başıma. Önümüzde kış malum, üste başa bakıma yavaş yavaş başlamak gerek.

Nevzat Bey’le görüşmek istediğimi belirtince bana beklememi söyleyen sekreter kız halime acımış olmalı ki sıcak bir çay söyledi de kendime geldim. Çay nasıl bir içecek ki sıcağı gırtlağa değdiği anda ruhunuz boşluktan bile parıltı üretebildiği hissine kapılıyor. Bardak ince belliydi sekreter kızcağız gibi. Bizim gençliğimizdeki yayınevleri, dergiler, gazeteler nerede, burası nerede? Sülün gibi sekreter, alüminyum raflar, eli çantalı civan gibi çocuklar, kaba etleri çürütmeyen sandalyeler, bir koridor boyu onlarca oda ki zemin boydan boya halı. Duvarlarda bastıkları çeşit çeşit kitapların afişleri; nereden bulurlar ki böylesine renkli, böylesine canlı resimleri?

Hatırlıyorum bizim Yaşar’ın -Allah rahmet eylesin- Ankara’da, Rüzgârlı Sokak’ta bir yayınevi vardı. İçeri girdiğimizde etraf mürekkep kuyusu gibi kokardı. Üstüne üstlük damağı kurutan kâğıt hamuruyla hemhal havası, azıcık ışık, sere serpe koliler, her noktada bir avuç toz… Bir babası vardı gözleri şaşı ki okuma yok yazma yok! “Evladımın işletmesi” diye baş köşeye kurulur, içi geçtikçe horul horul horlardı garipceğiz. İçeride yığın yığın kitap hepsi saman kâğıdından, kapakları aynı renk, her biri birbirine benzer… Bir çay ne haddine! Çoğu zaman Yaşar’ın elinde avucundakini ya kat sahibi, ya matbaacı alırdı da güzelim öğle yemeğini ekmek peynirle geçirirdi ki o da veresiye. Bizim hanım olsa atlardı hemen “O zamanlar tadı vardı her şeyin…” diye ama o kadar basit değil.

Şimdi ne kadar karmaşık, ne kadar birbirine girmişse her şey, o zamanda göksüz bir çöl gibi sadeydi yaşam. Öyle sadeydi ki bazen birbirimize besleyecek kin bulamazdık. Birine gönül düşürsek gönlünü edeceğimiz iki kelam gelmezdi dilimize. Şimdiki gençler âşık olmayı bile öğrendiler ki bu yüzden aşk romanları artık yazılmaz, yazılsa da satılmaz oldu.

ÇevirmenNevzat Bey beni biraz uzun süre bekletince işin ciddiyetine kanaat getirdim, herhalde paramı vereceklerdi. Koskoca müdür ödemememi yapmayacak olsa neden bekletsin beni o kadar süre. Sekreter kıza telefonla bildirip beni yanına çağırınca heyecanla ayağa dikildim. Bir acemi er edasındaydım ki kızcağız yadırgadı heyecanımı, tatlı dudaklarıyla tebessüm etti. Şimdiki kızlar gerçekten güzel. Haaa hakkını yemeyeyim bizim zamanımızın güzellerinin simaları daha güzeldi ama sadece sima ile biter mi iş? Şimdikilerin simaları güzel olduğu gibi, yürüyüşleri de bir ayrı asil, konuşmaları bir ayrı işveli, gülüşleri bir ayrı tatlı. Bunlar yaşamak, yaşamı tatmak için soluk alıp veriyorlar. Bizimkiler sadık bir koca, sağlıklı iki çocuk, iki göz oda, bir tabak çorba için yaşarlardı. Amacını güzelleştirince insan, yüzü bir ayrı parıldıyor demek ki.

Allah razı olsun Nevzat Bey odasına ne zaman girsem beni saygıyla karşılar. Sandalyeye oturunca halimi hatırımı sormadan lafa başlamaz. Çoğunlukla güleçtir yüzü. Modern yönetici işte, yüzü yumuşak işi sert! Bizim amirlerimiz barutu üzerinde gülle gibilerdi ki selam versen bir küfür, selam alsan yüz zehir.

—Hoş geldiniz hocam, nasılsınız görüşmeyeli?
—Teşekkürler evladım, seni sormalı!
—Geçinip gitmekteyiz işte hocam, iş güç, hır gür.
—Sebebi ziyaretim malum evladım. Oturup muhabbetini tatmak isterim ama şu benim ödemeyi bir zahmet yapsan da öğlen servisini kaçırmadan evime varsam.
—Aceleniz ne hocam, birer çay içelim öyle müsaade veririz.

Taa çocukluğumdan beri kötü huyumdur. Başkasının evinde, yurdunda, odasında, bir garip huzursuzluk çöker üzerime. Karşımdaki ablam, kardeşim olsa zerre fark etmez. Sanki çıplakmışım gibi utanır, yetim çocuklar gibi ezilir büzülürüm. Diyemedim de işte Nevzat Bey’e “Neyime benim çay kahve…”! Zaten öğleden sonra ayaz başlayacak. Hem nedense şimdiki gençlerin muhabbetleri pek açmaz beni. Böyle o kendine güvenleriyle kabarıp, hızlı hızlı, daha anlamını bilmediğim kelimelerle konuştuklarında sanki iki el boğazıma yapışır, göğsüm daralır, Firavun’un karşısındaki Musa Peygamber gibi olurum. O delicesine sevdiğim çay bile acır, tuzlanır. Pencere macunu gibi gırtlağıma yapışır.

—Hocam siz de mi altmış sekizlisiniz?
—Ne yaptın evladım? Ben kırk bir doğumluyum. O kadar genç gösteriyorsam teveccühün.

Bu gençler iyi hoş da, birde şu gevrek kahkahaları olmasa…

—Yok hocam yok, yanlış anladınız. Yani hani altmış sekiz akımı var ya, solcu muydunuz?
—Haaaa yok oğlum yok. Benim pek siyasetle işim olmadı, evden okula okuldan eve…
—Durun hocam muhasebeyi arayayım, ödememiz ne âlemde…
—Akıbeti belli değil mi oğlum paranın? Vereceğim demiştiniz.
—Müsaade ediniz hocam, soruyoruz.
—Hayır, bir durum olmasın da.

Zamane gençlerinin sevmediğim bir huyları da dengesizlikleri. Az önce bayram çocuğu gibi şakrak bu oğlan, şimdi nasıl çivi gibi bir topçu binbaşısına dönüştü. Bizim gençliğimizde ne haddimize büyüklerimize kaş çatmak, çene derimizi gerip, kelimelerin üzerine basmak! Yanlış bir şey mi söyledim ben yoksa?

—Ne gibi bir durum olmasını bekliyorsunuz?
—Yanlış anladınız evladım, yani ben paramın üzerine yatacağınızı düşünmüyorum tabi.
—Yatmayız efendim yatmayız, merak etmeyin siz.
—Hayır evladım, merakım yok ama devir kötü malum. Hangi yılan insanı neresinden sokacak belli olmuyor?

Hayatımda kendi başıma kendi dilimden belalı bir düşman daha görmedim. Ne gereği vardı şimdi içimdeki şüpheyi böyle açıklamanın? O kadar yıl bıraktım gerimde, yine de şu patavatsızlığımdan arınamadım.

—Efendim kızmayın ama amma da Çingen’mişsiniz?
—Anlamadım oğlum?
—Anlamayın anlamayın.

Ne yapıp bir çuval inciri ziyan ettim bilmem ama Nevzat Bey hışımla telefonunu kaldırıp sekreter kızı çağırdı. Benim çevirilerimi yayından çekmelerini istedi. Moralim öylesine bozuldu ki asaleti elden bırakmama adına bir laf söyleyemedim. Yani asalet dediysem ben öyle ağa paşa çocuğu değilim. Niğdeli bir garip marangozdu Saman Pazarı’nda gariban babam. Ama iyi kötü okumuş adamız, kötü bir laf çıkmasın, mütenezzil sanmasınlar şahsımı diye sustum.

Sinirli müdürle konuşan sekreter kızın bakışları nokta nokta oldu yağdı üstüme. Nedense o an canım sıcacık bir bardak boza ile şöyle bir avuç sarı leblebi istedi. Beş dakika boyunca Nevzat Bey’in odasında bir şeycikler yapmadan oturduk. Ara sıra çerçevesiz gözlüklerinin altından sert sert bakıyordu “Hadi kalk git!” ama ne bileyim. Ben kararını değiştirir diye bekledim. Sonra sabredemedim.

—Oğlum ödeme olacak mı?
—Hocam, yayınevimiz prensipleri gereğince muhataplarından sadece mesleki değil sosyal liyakat da bekler.
—Ne güzel söylediniz oğlum!
—Bu yüzden sizinle çalışamayacağız. Çıkabilirsiniz!
—Ama çevirilerim?
—Merak etmeyin hepsi arşivimizden çıkartılarak tarafınıza kargo yoluyla iade edilecektir.

Ne diyeceğim bilemedim. Yine asaleti elden bırakmadım ağır ağır kalktım, “hayırlı günler” diledim ve çıktım.

Cebimde iki lira vardı; biri dolmuş için, diğerinin akıbeti ne olacak nereden bileyim? Dolmuş, adından ziyade bomboştu. Yollar çamur, mırıl, pislik… Kim mecbur değilse çıkıp gezer bu havada? Bizim zamanımızda çamurdan her nokta derin bir bataklık halini alırdı. Şimdi çamur az ama nedir o ızgaralardan taşan sular öyle! Minik birer derecik hepsi… Ama bizim gençliğimizde at pisliği birer virgül gibi yapışırdı kaldırım kenarlarına. Hele geceyse ve görmediysen, bileğine kadar pislik… Neydi o öyle sarı sarı? Hatırlarım annem ne beddua ederdi dilinin kötü tarafıyla arabacılara… Ne küfürler ana avrat, ne küfürler hoyrat mı hoyrat! Şimdiki kadınların ağızlarına bu kelimeleri yakıştıramazsınız.

10 Ocak İkibinsekiz