Hayatının son birkaç aylık dönemi filme çekilecek olsa adı Ağlak Zamanlar olurdu. Kapanış jeneriğinde Kahpe Diller çalardı (sözlere dikkat!) Türü ajitasyon aromantik olurdu. Vizyona gecikmeli girer, pek seyirci çekmezdi. Aynı salonu başka bir filme paylaşırdı. Gişede batardı. Kötü eleştiriler alırdı. Festival başvurularında ön elemeyi bile geçemezdi. Ulusal değil, yerel televizyonlara bile satılmazdı. Yapımcı böyle bir şeyin çekilmesine ön ayak olduğu için lanet okurdu. Geceleri uykusu kaçardı.

Atilla Dorsay “iyi niyetli bir çalışma” olduğunu söyleyip sevabına iki yıldız verirdi. Murat Erşahin içinde muhakkak “yoksunluk ve tabii ki yoksulluk” ifadelerinin geçtiği bir yazı yazardı.

Oturmuş bekliyor. Fena halde sıkılmış. Çok yalnız hissediyor kendisini. Öyle ki “Hiç arkadaşı yoktu, yalnızlıktan öldü” yazılı notlar hazırlayıp yazıhanedeki klasörlerin, kütüphanedeki kitapların, kantindeki gazetelerin sayfaları arasına koyuyor onları. Ölümü halinde özlük haklarının kime bırakılacağına dair bir dilekçe hazırlıyor. Uydurma bir isimle uydurma bir telefon numarası ve adres belirtiyor. Ölümü halinde ilgililer bu uydurma kişiye ulaşacaklar.

Öylesine depresif hissediyor ki yazmadan edemiyor. Birilerine bir şeyler anlatası var ama dinleyen yok. O da yazıyor. Öylesine depresif ki o ruh halinin ondan bir yazar çıkartacağını düşünüyor. Yazarlara yakışır bir ruh hali, diye söyleniyor kendi kendine. Sigaraya bile başlıyor! Uzaklara bakıp derin bir nefes alıyor. Köh köh öksürüyor sonra. Acı bir tadı var, zehir zıkkım bir şey. Fakat bırakmaya niyeti yok. Havalı buluyor o duruşu: Sağ elinin işaret ile orta parmağı arasında bir dal sigara. Ağırlığını sol ayağına vermiş. Uzaklara bakıyor. Uzaklara bakıp derin bir nefes alıyor sigaradan. Sikeyim böyle hayatı, diyor. Liseli ergen havalarında. Belki de o ruh halinden hiç çıkamamış. Köh köh öksürüyor sonra. Boğazı ve genizi zımparalanıyor sanki.

Bir şeylerle uğraşırken çeşitli hikayeler kurguladığından yaptığı işe veremiyor kendisini. Fırsat bulduğunda notlar alıyor, boş vakitlerinde onları hikayeleştirmeye çalışıyor. Önce gözüne hoş geliyorlar ama üzerinden biraz zaman geçince bir olmamışlık hissi oturuyor içine. Oturuşunu falan düzeltiyor, sandalyenin ucuna kayıyor. Yatıyorsa yan dönüyor. Anksiyetesi tutuyor zaman zaman. Alnı boncuk boncuk oluyor. Şakaklarından akan terler gözlerine giriyor. Gözlüğünü çıkartıp tişörtünün kollarıyla gözlerini siliyor. Engel olamadığı bir titreme sarıyor bedenini. Nefes alışverişleri sıklaşıyor. Ayağa kalkıp yürümeye başlıyor. Rahat nefes alabileceği bir köşe arıyor. Ölmek istiyor bir ara. “Şu köşeye geçeyim, öleyim orada,” diye düşünüyor. Silahla patlatayım beynimi, diyor. Kökten çözüm. Yapmıyor ama. Çünkü intihar cesurca olduğunu düşündüğü bir şeyleri anımsatıyor ona. Bir kıza içini dökmek gibi mesela. Ve reddedilmenin genç kızlarcası: Ben seni arkadaş olarak seviyorum.

O kadar salakça ve komik buluyor ki bunu anksiyeteden, melankoliden falan eser kalmıyor ortada. Bunun cesaretle bir ilgisi yok. Aptalca bir şey. Oldukça berbat öyküler yazmak bile bundan daha iyi. Yerine dönüp yazdıklarını kontrol ediyor. Cidden kötü şeyler. Hevesi kırılsa da yazmaktan vazgeçmeye niyeti yok. Benden yazar falan olmaz, diye düşünüyor. Okur değilim bir kere.

Dış postadaki çocuk aracılığıyla kitaplar getirtiyor. Hemingway, Woolf, Wallace, Plath. Okuyor ama pek bir şey anlamıyor. Uzun şeyler yazmak ona göre değil belki de. Haiku’ya merak salıyor sonra. “İndim belediye otobüsünden / Öptüm yarimin alnını.” “Klip şarkısı olan A1’i başa sarmaktan / Asıl şarkı olan A2’ye geçememişim.” “Ayrımcılık olmasın diye / Ezilmiş çilekleri de yiyorum.”

Haiku yazdığı için şiir de yazabileceğini düşünüyor. “Avcumu yalayan yavru köpek ağzı / Minicik patileri var / Ekmek arabasının peşinden koşar var gücüyle / Bir yemek kabı bile yok.”

Demlenmeye bırakıyor bunları bir köşeye. İkinci okuyuşunda hala hoşuna gidiyorsa iyiler demektir. Gitmiyorsa köşede beklemeye devam edecekler.

Akşam yemeğinde hiç arkadaşı olmadığına dair dalga geçiyor arkadaşları onunla. Yan masadan arkadaşı olmayan birisi muhabbete dahil olarak, aslında çok değerli birisi olduğunu söylüyor ona. Bunu duyunca kendisini çok değerli hissediyor. İşte böyle şeyler koltuk değneği oluyor ona. Sandalye oluyor, bir lokma ekmek, iki yudum su oluyor. Elinden tutuyor. Yola devam etmesi konusunda kulağına küpe oluyor.

[sws_pullquote_right] Haiku yazdığı için şiir de yazabileceğini düşünüyor [/sws_pullquote_right] Gece rüyasında hoşlandığı kızı görüyor. Aynı odada karşılıklı kanepelerde uzanmışlar. Gece yarısı. Kızın uykusu var ama bizimkisi sohbet etmek istiyor diye uyumuyor. Sohbet ediyorlar. Sonunda kız dayanamayıp uyuyacağını söylüyor. Bizimkisi uyuduğu zaman onu öpeceğini belirtiyor. Kız gülümseyip uykuya dalıyor. Biraz sonra bizimkisi kızın yanına diz çöküp yanağından usulca öpüyor onu. Yüzünü inceliyor. Dudakları balkondan aşağı sarkan çocuklar gibi durdukları yerden ileriye doğru uzanmış. “Dur,” derken donmuş kalmışlar sanki. Öpesi var ama o görüntüyü bozmamak için yerinden bile kıpırdamıyor.

Ertesi gün rüyayı anlatmak için arıyor hoşlandığı kızı. Ulaşamıyor. Mesajına da yanıt gelmiyor. Günler sonra tekrar aramaya karar veriyor. Tek istediği gördüğü rüyayı anlatmak. Koğuşun ortasında elinde telefonla beklerken müzikçaları elinde bulunduran arkadaşına işaret ediyor. Arkadaş şarkıyı değiştiriyor. Hareketli bir müzik. Bizimkisi yüzünü buruşturup geçmesine dair bir el hareketi yapıyor. Tekno müzik. Geç. Yabancı müzik. Geç. Arkadaş taşınabilir diski değiştiriyor. Müzik başlıyor. Ağlayan bir kemana orkestra eşlik ediyor. Bizimkisi memnun. Kalsın, diyor. Numarayı tuşlayıp telefonu kulağına götürüyor. Elli iki kere aramasına rağmen neden yanıt alamadığını sorguluyor. Verilen yanıta karşı olan memnuniyetsizliğini yumruğunu ve dişlerini sıkarak gösteriyor. Bağırmaya başlıyor sonra. Karşı tarafı dinlemiyor bile. Sadece bağırıyor. Sonunda küfür ederek telefonu bir köşeye fırlatıyor. Artık incinmiş birisi o. Kalbi kırık. Eskisinden daha da yalnız. Bu ruh haliyle iyi bir öykü yazabileceğini düşünüyor. Zaten epeydir tek satır bile yazmamış. Etkileyici bir öykü yazabileceğini düşünüyor o an. Yarım sayfa kadar yazmışken koğuştan birkaç kişinin ellerinde şişelerle bir yere gittiklerini görüyor. Takılıyor onların peşlerine. Kuytu bir köşeye gidip içmeye başlıyorlar. Bizimkisi de otlanıyor. Yarım bardak votka-enerji içeceği karışımı veriyorlar buna. Sarhoş olup zihninin her zamankinden daha farklı çalışmasını bekliyor. Böylece daha değişik, orijinal, ilgi çekici ve okunası şeyler yazabilecek. Başlangıç için ufak bir yudum alıyor. Bununla birlikte görüş açısının genişlediğini hissediyor. Olacak bir şeyler. Bir şeyler değişecek. Oradan, o içki ve sohbet ortamından en az üç öykü taslağıyla birlikte kalkacak. İnanıyor buna. Yudumlarını hızlandırıyor. Baştaki o acı tat gittikçe tatlı bir hal alıyor. İkinci bardağın yarısındayken burnu kanamaya başladığı için kalkıp gidiyor. Sendeleyerek yürüyor çeşmeye doğru. Birinci musluğu nişanlıyor ama dördüncüde buluyor kendisini. Elini yüzünü yıkayıp burnunu temizledikten sonra yatağına gidiyor. Deliksiz uyuyor sabaha kadar.

Birkaç gün sonra halüsinatif bir şeyler görebilmek umuduyla ot kullanmaya başlıyor aynı ekiple birlikte. Bir zamanlar bir yerlerde kafayı çekip kendisini yazmaya veren yazarlarla ilgili bir şeyler okumuş. Adamların bir bildiği vardır herhalde, diyerek onlar gibi olmayı düşlüyor. Çekiyor kafayı. Gördüklerinden yola çıkarak fantastik bir öykü yazma niyetinde. Kullandığı şeyin etkisiyle biraz sonra ışık huzmelerinin üzerinde buluyor kendisini. Saydam şeritlerin üzerinde koştururken sağdan sola atlayıp duruyor. Gerisini hatırlamıyor. Sonrası puslu, ağır çekim, uykuyla uyanıklık arasında bir yerlerde. Güzelleşmeye başlayınca bir de hap vermişler buna. Yoldan çıkmış böylece. Zor zaptedebilmişler onu. Güç bela yatağına götürmüşler. Ama yattığı yerden kayıp düşüyormuş. Üzerinde kovboy barındırmak istemeyen bir boğa gibi atıyormuş yatak bizimkisini. Çarşafa sarılıp beton zemine kıvrılmış sonunda. “Sikmeyin beni,” diye inliyormuş. Kimsenin bir şey yaptığı yokmuş oysa.

Keyif verici maddelere bir süreliğine ara veriyor. Yazmaya da öyle. Bir zamanlar bir yerlerde okuduğu bir yazı geliyor aklına. Bir konuda ustalaşmak için ona on bin saat ayırmak gerekiyormuş. Hemen oturup on bin saatin kaç güne denk geldiğini hesaplamaya çalışıyor. Matematiği yetmediği için bir sonuca ulaşamıyor.

Öldü mü kaldı mı hiç merak eden yok bu çocuğu. Aradığı kişilere ulaşamıyor. Geri dönense hiç olmuyor. Mesajlarına yanıt gelmiyor. Komutanlardan, nöbetçi amirlerden, meraklı silah arkadaşlarından gıdım gıdım kaçırarak gece lambasının solgun ışığında yazdığı mektuplar haftalar sonra aynen geri iade ediliyor. Bunun üzerine “Ölsem Haberi Olmayacaklar” başlıklı bir liste yapıyor. Yirmi dört kişi var listede. Aile fertleri dahil tüm tanıdığı insanlar o kadar. Hüzünleniyor yine. Uzaklara bakıyor. Sigarası olsa bir nefes alıp küfür ederdi. İki kat havalı, beş kat efkarlı olurdu o zaman. Sigarasızken pek yavan kaçıyor böyle hareketler.

[sws_pullquote_left] Bunu duyunca kendisini çok değerli hissediyor. İşte böyle şeyler koltuk değneği oluyor ona. Sandalye oluyor, bir lokma ekmek, iki yudum su oluyor [/sws_pullquote_left] Bazı karalamalardan sonra senaryo yazmaya karar veriyor. El atmadığı tek yazın türü bu. Bir sayfanın bir dakikaya denk gelmesinin getirdiği gazla sayfalarca yazıyor. Başladığını bitirebileceğine dair güzel hisler var içinde. Uzun zamandır o kadar iyi hissetmemiş kendisini. Gülümsediğini fark ediyor yazarken. Kahkaha attığı bile oluyor. Yarısından çoğunu bitiriyor senaryonun. Finale gelmesine az kalmış. Dolabında, kirli çamaşır torbasının altında saklıyor yazdıklarını. Göz önünde ama dikkat edilmeyecek bir yer. Kısa bir süre sonra arama yapılıyor ve senaryoyu ele geçiriyorlar. Askeri müsveddelerin arka sayfalarına yazıldığı için tehlike teşkil ediyorlar. Bizimkisi ceza alma ihtimaliyle karşı karşıya. Sayfanın bir tarafı senaryoya ait bölümlerden oluşuyor, diğer tarafında askeri emirler, kanunlar, kurallar, uyarılar var. Komutan bunların yasak olduğunu söylüyor. Müsvedde de olsa evrak bulundurmanın yasak olduğunu söylüyor ve tomar tomar boş kağıt varken neden bunları kullandığını, ajan olup olmadığını soruyor ona. Oysa biriken müsveddelerin ziyan olmasını istememiş. Bu sebeple kullanmış o kağıtları.

Komutan yazılanları inceleyeceğini söyleyerek odasına çekiliyor. Sakıncalı bir şeyler yazıyorsa yasal işlem yapabilme ihtimali var. Okuyup inceledikten sonra sakıncalı bir durum olmadığını anlıyor ve askeri hakkında herhangi bir işlem uygulamıyor komutan. Buna rağmen senaryoyu geri vermiyor. Saklayacağını söylüyor. Sadece yazmayı yasaklıyor ona. Bizimkisi yasağa uymayıp yazmaya devam etse de senaryoya geri dönmüyor. İçini acıtıyor çünkü bu düşünce. Onca emek verdiği şeyi başa sarmak sinir bozucu. Zaten olay örgüsünün çoğunu unutmuş. Ama kafasındaki fragman şöyle:

Açılma

Kahramanımıza neden sürekli gömlek giydiğini soruyorlar. “Çünkü cebi var,” diyor. Ama onu kullandığı yok, cebi daima bomboş.

Kesme

Eğitime giden askerlerden laf atanlar oluyor. “Hayat size güzel var ya! En son zaman kamuflaj giydiniz?” “Yemin törenindeyken giymiştim ben,” diyor kahramanımız. “Memlekettekilere askerlik yaptığınızı söylemeyin sakın,” diyor eğitime gidenlerden bir diğeri. “Komando yaptılar da biz mi gitmedik oğlum?”

Kesme

Omzunda tüfeğiyle kurak bir arazide ilerliyor. Genel plana geçince kendisinden başka dört kişi daha olduğunu görüyoruz.

Kesme

Çarpma efektiyle birlikte siyah zemin üzerine beyaz puntolarla: Bir Asker

Kesme

Koğuşa giriyor. İçeridekilerin çoğu telefonla konuşuyor. Bizimkisi telefonunu sakladığı yerden alıp bakıyor. Gelen mesaj ya da arama yok.

Kesme

Işıklar sönünce yatağa girip yastığına sarılıyor.

Kesme

Gece yarısı uyanıyor. Yatarken sarıldığı yastık yerlerde. Kalkıp onu yerden alarak tozunu silkeliyor. Dolabından boş bir dosya kağıdı çıkartıp gece lambasının ışığında, yatağının üzerinde yazmaya başlıyor. Yanına birisi yaklaşıp telefonunu istiyor. Sevgilisiyle konuşacağını söylüyor. O da kırk yılda bir işe yarasın diye veriyor telefonunu. Çocuk telefonu tuşlayıp kulağına götürüyor. “Alo, anne, n’abıyon?” Bizimkisinin ağzıyla kulakları arasındaki mesafe azalmış. Ağlıyor mu yoksa gülüyor mu, belli değil.

Kesme

Tuvalet kabininde ciyaklamaya benzer sesler çıkartarak ağlıyor.

Kesme

Çarpma efektiyle birlikte siyah zemin üzerine beyaz puntolarla: Yalnız

Kesme

Kule nöbeti. Öğlen güneşinin altında, ilerideki okula doğru dönmüş çaprazda bekliyor. Ders saatinde iki öğrenci okulun arkasındaki tenha köşelerden birinde cilveleşiyorlar. Güzel vakit geçirdikleri her hallerinden belli. Yakın temas halindeler. Başlarda sakinler ama sonra ne oluyorsa erkek olan seri hamlelerle kızı duvara dayıyor. Yüzü kızın yüzünde, elleri eteğin altında titrek bir merakla geziniyor.

Kesme

Elinde temiz çamaşırları ve havlusuyla banyoya doğru ilerliyor.

Kesme

Çarpma efektiyle birlikte siyah zemin üzerine beyaz puntolarla: Elden Bozdurmaya Mahkum

Kesme

Merdivenlerden yukarı çıkıyor. Askerlerden birisi ona hayattan ümidini kesmiş gibi bir hali olduğunu söylüyor.

Kesme

Mutfağın orada oturuyor. Yemekhaneci ona canından bezmiş gibi bir hali olduğunu söylüyor.

Kesme

Kurşunlar yağmur gibi yağıyor. Tam teçhizatlı ve kompozit başlıklı askerlerden birisi ağır çekimde yere düşüyor. Çarpma efektiyle birlikte toprak zemin kana bulanıyor.

Kesme

Komutan ciddi bir ifadeyle anlatıyor. “Araziye çıkıyoruz. On gün kadar burada olmayacağız.” Askerler şaşkın.

Kesme

Batmakta olan güneşin yumurta sarısına boyadığı yolda beş asker ilerliyor. Parlaklığın kaynağına doğru yürüyorlar. Arka cepheden görüyoruz onları. Silüetten ibaret bedensiz birer varlık gibiler. Yürümeye devam ettikçe yok olup gidecekmiş gibiler.

Kesme

Çarpma efektiyle birlikte siyah zemin üzerine beyaz puntolarla: Yakında Hepsi Son Bulacak

Kesme

Kucağında gömlekleriyle çöp kovasının başında duruyor. Arkadaşı ona ne yaptığını soruyor. “Radikal bir kararın eşiğindeyim şu an. Sen ne yapıyorsun?” “Çay demleyeceğim, içecek misin?” “Hayır,” diyor ve kucağındakileri çöpe atıyor.

Kararma
Jenerik.

Fotoğraf: Avrupa'da askerler dinlenirken - 1930
Fotoğraf: Avrupa'da askerler dinlenirken - 1930
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page