Captain Cavern: İlkel Kaçak 18

Söyleşi: Paskal Larsen
Paris, Aralık 2011
foutraque.com
Türkçesi: Ebru Erbaş

Fransa’nın underground grafik aleminin ele avuca sığmaz bir kişiliği ve sesi olan sanatçı Captain Cavern, 30 yıldan uzun zamandır pop, kübist ve saykodelik desenleriyle bakışlarımızı büyülüyor. Onun dünyasında küçük, yeşil adamlar halüsinasyonlar görüyor.

Çizer, illüstratör ve ressam olan Captain’in bizi renkli, yüksek evrenlere taşımak için çizgi roman kahramanlarının tokmaklarıya kafamıza vurmasına gerek yok; onun mürekkepli kalemleri, kurşun kalemleri, keçeli kalemleri ve fırçaları var. Serbest figürasyon akımına (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito) yakın duran Captain Cavern, tıpkı gemisine bağlı bir viking gibi, fırçasıyla grafik fanzinleri çevrelerinin bakir topraklarını sürüyor. 30 yıl boyunca, sınırlı sayıda çoğaltılan işlerden gazete bayilerinde satılanlara kadar, kağıda baskının tüm badirelerinden geçmiş sayılır. O “Do It Yourself” ruhunun kağıda uyarlamasının bir nevi hafızası.

Captain; Paris’in gece kulüplerinde, barlarında ve tıpkı onun kalem darbesi gibi leke bırakan punk rock sound’una vakfedilmiş diğer işgal mekanlarında gerçekleşen konserlerde sık sık karşılaşırsınız onunla. Captain grafik sergilerinde, elinde bir kadehle ve hem eğlenceli hem de eleştirel olabilen zihniyle tartışırken de görülebilir. Zira Captain’in hoşuna gitmeyen bir sürü şey vardır! Çevresini saran tüm sanatçılara ve rock’çulara yağcılık yapacak bir tip değildir o, bir karakteri vardır. Ama her şeyden öte, o bir tutku insanıdır. Desen ve rock onun yaşam kaynaklarıdır. Desenin ve rock’un olmadığı bir gün yoktur onun hayatında. 


Neden müstear ad olarak bir çizgi roman karakterini seçtin? Hanna & Barbera çizgi filmlerinin hayranı mısın?

82’den 84’e kadar Der Pim Pam Poum isimli bir grupta saksafon çalıyordum. 1983’te Blank adlı grafik dergisine katıldım ve bu sayede daha sonraları Ripoulin Kardeşler ve  Placid ile Muzo olarak tanınacak tiplerle tanıştım. İlk çizimler Der Pim Pam Poum imzasıyla yayınlanıyordu ama sonra topluluk dağıldığından benim de başka bir şey bulmam gerekti. Önceleri D. Sonic (Duck Sonic) takma adını kullandım ve ilk kişisel grafik fanzinim olan Vertèbres Comics’i bu isimle yayınladım. Ama aynı dönemde Dominic Sonic de kendinden söz ettirmeye başlamıştı ve ben de Captain Cavern adını seçtim. Adı geçen çizgi romana özellikle bayılıyor değildim ama bu ismin hoşuma giden, tarih öncesi rock’a dair, ağır, şapşal bir tarafı vardı  (Primitive, The Crusher) ve bu bilhassa ahmak görünüşünün ardında, Yunan mitolojisinde ölülerin ruhlarını toplayan cehennemler gemisinin kaptanını çağırştırıyordu bu isim bana. Bu ismi ilk kez 1985 Mayıs’ında, Ripoulin Kardeşler’in Opera mahallesinde gerçekleştirdiği 4×3 bir korsan afişleme sırasında kullandım.

Senin çizim dünyasına atılmaya iten ne oldu?

Annem. Hayali moda desinatörü olmaktı ama hayat kendisini farklı bir mecraya savurmuştu. Dolayısıyla küçüklükten itibaren benimle birlikte resim yaparak tutkusunu bana aktardı. Sonrasında daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları büyük bir açlıkla yalayıp yutmaya koyuldum. Olay örgüsünü ancak görsellere bakarak takip ediyordum ve tek çocuk olarak çizim, hayatımda gerçekten belirleyici oldu. Sadece bir kalem ve bir kağıtla önümde hayal dünyasının tüm imkanlarını açarak beni çevremi kuşatan sıkıntıdan kurtardı.

Kendini nasıl tanımlıyorsun; grafiker, illüstratör, çizer, sanatçı?

Benim açımdan çizimin temel önemine rağmen kendimi her şeyden önce bir kaçak olarak kabul ediyorum. Çizim de bana kaçış imkanı sunan ilk şeydi.

Sanatçı bir ailede mi doğdun? Bir sanat ortamında mı büyüdün? 

Kuşkusuz ki bu canavarı ailemin sanat alanında yaşadığı hüsran besledi.

Sanat eğitimi aldın mı? Aldıysan okulda öğrendiğin teknikler işine yaradı mı? Yoksa kendi kendini mi yetiştirdin? 

Çizimi toplumdan kaçmanın bir yolu olarak benimsediğimden, ergenlik çağlarımda bir sanat okuluna gitmenin beni yönlendiren ilkel gücü tehlikeye atabileceğini düşünüyordum. Ve ben de kendimi boşluğa saldım.

Bize kariyerinin önemli aşamalarından, önemli anlarından bahsedebilir misin? Karşılaştığın insanlar, grafik çevrelerindeki yerin?

1977’de Philippe Manœuvre’le tanışmak için Métal Hurlant dergisine gittim. Her iki girişimimde de baştan savıldığım için iki yıl boyunca çizmeyi bıraktım. 1980’de kendimi toparladım ve her gün çizim yapmaya zorladım. Belirttiğim gibi 83’te grafik fanzinleri çıkartan insanlarla tanıştım. 1984’te Xavier Veilhan sayesinde ilk çizimlerimi Zoulou’da yayınladım. Sonra Blank’ın kurucusu olan Jissé beni pentür yapmaya yönlendirdi. Serbest Figürasyon hareketinin fıkır fıkır kaynadığı zamanlardı.  Pentür bendeki cevheri açığa çıkarttı. Başlarda Nina Childress’den çok etkilenmiştim. Onun eseri olan televizyon yıldızlarının sinir bozucu portreleri, en eğlenceli konuların kapısını aralıyordu.

Sen Bazooka ile birlikte grafik fanzinlerinde çizen/ editörlük yapan ilk sanatçılar arasındasın. Bize bu medyada, bu düşük tirajlı basılı mecrada hoşuna gidenin ne olduğunu söyleyebilirsin. Grafik fanzinlerinin 80’li yıllardan (Bazooka), 90’lara (Le Dernier Cri) oradan da günümüzde infografik alanındaki çok ileri yazılımlara kadar gelişimi hakkında ne düşünüyorsun? Yani kısaca bu underground basın/dergi/ fanzin ortamının neyini seviyorsun?

İlk çizimlerimi grafik fanzinlerinde yayınlamam gayet doğal bir durumdu. Bununla birlikte Bazooka’ya daha 1976’da telefonla ulaşmıştım: “Çizerlerle görüşme yapmıyoruz.”
Fanzinlerin sevdiğim tarafı, iki zımbayla tutturuluveren, gayet ucuz, salaş fotokopiler olmalarıydı. Bu şıpın işi halleri hoşuma gidiyordu, daha o zamanlarda kişisel üretim kasetlerde son derece gelişmiş olan ve sonrasında da grafik fanzinlerinde yaygınlaşacak olan elişi sanat objesi tarzı değil.

Günümüzde grafik sanatlarına nasıl bakıyorsun? Hey gibi bir dergi hakkında ne düşünüyorsun?

İşin şıklık tarafı beni dehşete düşürüyor.

Biz 80’li yıllarda grafik çevrelerinin atmosferini anlatabilir misin? Zira sen Bazooka, Ripoulin Kardeşler, Speedy Graphito ile haşır neşir oldun. 

Halen punk ve Do It Yourself patlamasının etkisi altındaydık. Bir takas ruhu vardı ve işbirlikleri yaygındı. Gerçek bir rekabet pek hissetmedim. Serbest figürasyon akımı sanatı daha da matraklaştırıyordu. Sanat pazarı, bir müddet için de olsa, bir özgürleşmenin mümkün olduğu yanılsamasını yansıtıyordu.

Geçenlerde Bilan Provisoire 1 isimli yeni bir grafik dergisinin yapımında yer aldın. Bize bu sanat dergisini tanıtabilir misin, nasıl bir konsepti var ve senin nasıl bir katkın oldu? 

Bilan Provisoire’ın ilginç tarafı, disiplinlerarası ve kuşaklararası bir dergi olarak Dada, Panique hareketi, benim kuşağım ve gençler arasında bir bağ kurması. Gerçek anlamda bir konsepti, teması, belirli bir yönelimi olmamasını da takdir ediyorum ama sanki bu değişecek gibi.

Gazete bayilerinde satılan dergiler hakkında ne düşünüyorsun? NMPP sistemi “marjinal” dergiler açısından sürdürülebilir mi?

Ben de Vertige adında, yedi sayı süren bir dergi çıkarttım (Editörün notu: 2005 Ekiminde, Paris’teki Art Factory’de bir sergisi gerçekleşti). Başlangıçta her katılımcıya ödeme yapılıyordu ama sonunda editör ortadan kaybolunca kimseye para verilemedi.  Journal de la Haute-Marne’ın rotatiflerinde, tabloit formatında basılmak rüya gibi bir şeydi.  En umulmadık bayilerde tesadüfen Vertige’le karşılaşmak mümkün olduğu gibi pekçok bayide aranıp bulunmadığı da oluyordu. Denize salınmış, kısa ömürlü bir mesaj şişesiydi o ama yine de Paris Turf’ün ya da Femme actuelle’in yanında onunla karşılaşmak eğlenceli sayılırdı.
Ancak NMPP sistemi hiçbir zaman maceraperest yapılara pek uygun olmadı. Üstelik basının yaşadığı bozgun, süreç içinde giderek daha ağırlaştı. Buna karşılık dijital baskıda yaşanan ilerlemeler, internet ve birkaç cesur kitapçı üzerinden yayılan daha esnek bir üretimi destekledi.

Senin çizim tarzın insana çocukluğu, “küçük mikileri” hatırlatıyor. Çocukluğun senin için bir ilham kaynağı mı? Çocukken neler okurdun, ne tür yayınları severdin? Kimleri örnek aldın, favori sanatçıların, çizerlerin kimlerdir?

Çocukluğum, toplumsal yabancılaşmayla kıyasıya bir mücadeleden ibaretti ve bu durumun yol açtığı eksiklikler ve zorluklara rağmen gücümü de buradan alıyorum. Söylediğim gibi, daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları yalayıp yutuyordum. Genellikle küçük formatlıydı bunlar (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…) ve ayrıca Mickey dergileri, Tenten dergileri (albümleri değil, onlar çok pahalıydı). Okuduğumu hatırladığım ilk kitap Oz Büyücüsü’ydü. O kadar hoşuma gitmişti ki bitirir bitirmez tekrar okumuştum.

Televizyonda Pierre Tchernia’nın sunduğu Jeux du jeudi programına bayılırdım; sonunda Club Mickey ve Zorro olurdu. Ayrıca Cinq dernières minutes programının da büyük bir hayranıydım ve Raymond Souplex’in ölümüne kadar takip ettim. Ve sonra tabii Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier

Hayatımı değiştiren iki görsel şok yaşadım: 1974’te Kraftwerk’in Autobahn albümünün kapağı ve 1975’ten itibaren de Bazooka grubu. O noktadan sonra işin esasına dalmak gerektiğini hissettim.

Sen Picsou magazine’de de çalıştın. Bize bu deneyimden bahsedebilir misin?

Küçük bir düzeltme: Ben Picsou Magazine’in eki olan ve baş editörlüğünü Charlie Schlingo’nun yaptığı Coin-Coin’da çalıştım. (Editör notu: Schlingo, Profesör Choron’nun arkadaşıydı ve lanetli Hara-Kiri’de çizmişti).

Tarzına geri dönersek, ben senin işlerindeki pop renkleri çok seviyorum. Bize işin tekniğinden bahsedebilir misin? Nelerden ilham alırsın? Kendini Di Rosa gibi sanatçıların serbest figürasyon hareketine yakın hissediyor musun?

Başlıca ilham kaynaklarımdan biri de Villemot, Savignac, Jean Carlu gibi sanatçıların 50’li yıllarda ürettikleri reklamlar oldu. Bu görsellerdeki yaşam sevinci, basitlik, savaş sonrası dönemin coşkusu hoşuma gidiyordu. Giscard’lı yılların hıncıyla karışık bu neşe ve onları kuşatan belli bir siyahlık pentürlerimin renkleri oldu.

Sen Art Brut’ü de seviyorsun. Bu akım senin için bir ilham kaynağı sayılır mı? 

Televizyon yayınlarında keşfettiğim Le facteur Cheval ve Picassiette, basit bir hayalden yola çıkarak dünyaya meydan okunabileceğinin kanıtlarıydı. Art Brut’te muzaffer olmuş aykırı tiplerin örneklerini buldum. Ancak bazı Art Brut severlerin ve özellikle de hiçbir kitabının sonunu getiremediğim Jean Dubuffet’in diktatörlük yanlısı ve sekter yönlerini keşfedince kuşkuya kapıldım.

İster çağdaş ister eski olsun, kurumsal sanatla savaş halinde olmadığımı da belirtmek isterim. Marka, sadece sanatçının ultra şifreli niyetinin sezilebildiği bir salonun boşluğu kadar dehşete düşürmüyor beni.

Punk-rock’ı ve endüstriyel brutal müziği de seviyorsun. Rock müziği, onun evreni, konserleri senin çalışmalarını etkiliyor mu? 

17 yaşımdan önce müzik dinlemezdim. Bir akşam televizyonda Dossiers de l’écran programını izlerken Blackboard Jungle filminin jenerik müziği olan, Bill Haley’in Rock Around the Clock şarkısına denk geldim. Beni tetikleyen bu oldu. Çok geçmeden Gene Vincent’ı, Velvet Underground’u ve Alman rock’unu (bilhassa Kraftwerk, Neu! ve Cluster) keşfettim ve hayran oldum. Ve sonra da devamı geldi.

19 yaşımda ilkel bir free punk endüstriyel tarzda saksafon çalmaya başladım. O zamanlar her şeyin birden yapılabileceği düşünülüyordu ve hatta şimdi hala bile bu düşünce geçerli ama bence bu bir hata. Yine de kötü de olsa müzik yapmak bana imgeleri kavramsallaştırmanın farklı bir yolunu kazandırdı. Ve bence imgelerin bu müzikalitesi temel önemde.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page