‘’Ben hayatı seviyorum. aşkı, umudu. Ödülsüz olsalar da!’’

Camille Claudel isminin başına ‘’heykeltraş’’ unvanını sığdırabilmek için hayatının tamamını mücadeleyle geçirdi, ödül beklemeden.

Hiçbir zaman yaşadığı dönemdeki toplumun öngördüğü ideal kadın olmasa da ona en çok erkek kardeşi şair Paul Claudel inandı. O zamanlar kadınların eğitime kabul edilmediği Academie Colarossi’e kabul edildi, çünkü yeteneği cinsiyetini rededenlere kafa tutacak kadar iyiydi. Aynı tarihlerde oldukça ünlü ve popüler bir meslektaşından özel ders almaya başladı, ve ona aşık oldu. Eserleri onunkilerle kıyaslandı, onu taklit ettiği söylendi, küçümsendi, alay edildi, ilham aldığı konuşuldu. Ama Camille ilham denilen şeye inanmıyordu. Adının ve eserlerinin bir başkasıyla anılmaması için mücadele etti. Bütün bu ithamların getirdiği bir cinnet anında birçok heykelini parçaladı.


Heykellerinden The Waltzs’ı kabul etmesi için başvurduğu kültür bakanlığı tarafından çok beğenilmesine karşın figürlerin çıplaklığı, kadın ve erkeğin yakın duruşu fazlaca cinsel çağrışımlar içerdiğinden toplum için kötü örnek teşkil edeceği belirtilerek rededildi. Çünkü kadın yalnızca evi, çocukları ve eşiyle ilgilenmesi gereken bir varlıktı. Fakat Camille’e bir gün mutsuzluğu sorduklarında ‘’bir sürü çocuğu olan bir anne olmak” şeklinde cevap vermişti. Aşık olduğu adamı hayatı boyunca yanında tutabilecek bir koz olsa bile hamile olduğunu ona kürtaj olduktan sonra söyledi. ‘’Bir bebeğimiz olacağını söyleseydin seninle evlenirdim’’ dedi adam, oysa o her zaman Camille olmak, Camille olarak kabul edilmeyi seçti.

Camille’in asi duruşu, uyumsuzluğu, tek başına bir kadın ve sanatçı olarak yaşamını sürdürmeye çalışması resmi ölüm tarihi olan 19 Ekim 1943’ten 30 yıl önce Ville-Évrard adındaki akıl hastanesine kapatılmasına sebep oldu. Akıl hastanesinde kaldığı sürece heykel yapmasına izin verilmedi, 30 yıl boyunca yeniden heykel yapabilmenin hayaliyle yaşadı. Öldüğünde kimse sahip çıkmadı, 30 yılını geçirdiği hastanenin bahçesine gömüldü, ve hastane el değiştirdiğinde bir mezarı bile kalmadı.

Çocukken geceleri ailesinden gizlice her şeyi göze alarak kaçıp heykel yapmak için topladığı toprakla bütünleşti.

Akıl hastanesinden yazdığı mektuptan…

“…Düş gücü, duygu, yenilik, beklenmedik gelişmiş bir zekanın ürünleri onlardan uzak şeyler, tıkanık kafaları, dar görüşleri ışığa sonsuza dek kapalı, onlara ışık sağlayacak biri gerek. Şöyle diyorlardı: ‘Konularımızı bulmak için sanrılı birinden yararlanıyoruz.’ Karınlarını doyuranlara minnet duyanlar var neyse ki ve dehasından yoksun bıraktıkları zavallı kadını ödüllendirenler… Hayır! Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi…”

“…Hayatımı böyle bir yerde bitirmek için yapacaklarımın hepsini yapmadım, bundan başka şeylere layığım…”

“Evimde olup kapımı sıkı sıkı kapatmak isterdim. Bu düşü gerçekleştirebilir miyim bilmiyorum, evimde olmak…”

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page