İnsan bunalımını atlattıktan sonra ya da atlatma döneminde yani yaşadıklarından etkilenmeyecek derecede rahatken, dönüp düşünüyor. Yaşadıklarına uzaktan bakıyor ve kendisine acıyor. Yaşadıklarına nasıl katlandığına şaşırıyor. Öyle şaşırıyor ve öyle acıyor ki kendisine, pişmanlık da ayrı bir acı oluyor.

Neden o bunalımı yaşadı? Bunalımın da gel-gitleri vardı. Haz ve acı birlikteydi orada. Zaten hep acı olsaydı, bu beden kaldıramazdı. O bunalımı insanın hem tini hem de bedeni istemişti. Ama insanoğlu bunalımın yalnızca haz veren yanlarını istiyordu, yaşarken. Oysa yalnızca haz ne verebilir ki insana? Gene de haz, illa da haz… Bulamadığımızda hayali cihan değer. Hayal imdada yetişiyor. Belki de bunalımın kendisi hayal… Zihinde kurulup geliştirilen ve de vakt-i zamanı geldiğinde bitirilen bir şey. Tabii bedeni de devreye sokmadan edemiyoruz, o da karışmak istiyor. Öyle ya, hazzı ya da acıyı yaşadığımızı nerden anlayacağız; kalp gümbür gümbür atmazsa, gözyaşı seller olup akmazsa…

Bunalım; hayatımızda bir boşluk, boş alan buldu mu gelip yerleşiyor. Bir bahane buluyor, bir malzeme.

İnsan duygularına kapılıp gitmek, bir hayalin peşinden sürüklenmek istiyor zaman zaman. Ne olursa, kim olursa değil ama nerdeyse öyle… İnsan bunalım yaşarken ne yaptığını, ne olduğunu anlamıyor. Bir bakıyor ki kendine yeni bir dünya kurmuş, sanal bir dünya… Onun içinde yaşıyor. Bu dünyaya hazları doldurmak kolay… Arada bir gerçeklerle karşılaşınca da acı çekiyor, hem de ne acı… Lanet ediyor hayata… Lanet ediyor dünyaya… Lanet ediyor kendi varlığına. Ama bir cendere bu, çıkmak mümkün değil…

Ta ki beden isyan edene kadar, iyi ki beden var. Sonra bunalım çatlıyor, zihinde çatlıyor. Zaten çatlaması için bir şeyler yapıyor insan, bir takım girişimler yapıyor zihin ve beden. Ve sonunda çatlatıyor bunalımı. Araftır bu, aradaki durum. Özellikle bedendeki etkiler sürüyordur hala, belki de asıl şimdi beden rahatsızdır. Gevşemeye geçmektedir çünkü. Bunalım anının koruyucu gerilimi kalmamıştır.

Zihinde çatlıyor bunalım ama daha parçalanmadı. Hala zihin hasta-sağlıklı ikileminde… İki tarafa da kayabilir. Bunalıma dönmek insanı ölesiye kaygılandırıyor. Bu yüzden de zihin tetikte… Tamamen unutmak da istemiyor bir yandan, yaşanılanları. Unutursa işe yaramayacak çekilen azap, ders çıkarılamayacak. Boşa yaşanmış olacak. Fazla hatırlanırsa, bu sefer dönmek korkusu basıyor insanı. Tekrar o acı istenmiyor bir daha.

Ama hepsi boş… Bir şekilde atlatılıyor bunalım. Hayat yeniden başlıyor, yeni bunalımlara gebe…

Bunalım gelip geçtikten sonra ya da araftayken, yaşanmış olanların acı dolu anlarından çok haz dolu anları hatırlandığında duyulan acı kelimelerle anlatılamaz. Hayaldi o hazlar ama öyle gerçekti ki… Hayalin gerçekliği gerçeğinkinden fazla sanki…

Hayalin gerçekliği gerçeğinkinden fazla sanki…

Tek başına yaşıyor insan bunalımı. En çok bunalımının nesnesine yansıtıyor, olanağı varsa (yoksa durum korkunç mu olur ya da atlatmada işe mi yarar bilinmez)… Sonuçta tek başına yaşıyor özne, bunalımını. Nesne habersizdir, haberli de olsa, o yabancıdır. O da şaşkın ama duyarsızdır çoğu kez. O ne yapsın, nesne görevini yapmaktan başka, bilmeden.

Hedef nesneye, ideale, idole ulaşmak için tüm bu olağanüstü çaba… Bu yırtan, parçalayan, hırçınlaşan, öz çıkarcı, sabırsız, deli çaba… Hep o tapılası, o ölünesi, o aşkının aşkını ‘fetiş nesne’ için… Onu ele geçirmek, kendine hapsetmek, onunla bütünleşmek için. Bunalımın çözümü, bitişi olacak belki bu birleşme.. Ama çoğu kez mümkün olmuyor, zaten mümkün olsa da sağlıkla sürecek bir şey olmaz. Aşkınlık içkinliğe dönüşmedikçe yani insan gerçeği gerçek haliyle göremedikçe, belki insan bu aşkınlığı ‘praksis’e döküp dışa vurmadıkça bunalım tam olarak aşılamıyor.

Belki de insanın gerçeğinden kaçışı bunalım. Başka bir gerçek yaşama isteği. Bu istek ne kadar güçlü olursa bunalım o kadar sarsıcı oluyor.

Aşk da bir bunalım, özellikle karşılıksız olursa… Gene, aşktan da bunalımdan da kaçış yok…

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page