1916’da Kiev Üniversitesi Tıp Bölümü’nden mezun olan Bulgakov, 1919’da yazmaya başlar. İlk öyküsünü trenlerin gazyağı ile aydınlatılan lambalarının altında yazan Bulgakov, öykülerini ilk kez, doktorluk yaptığı kasabanın gazetesinde yayımlatır.

1921’de Moskova’ya geldiğinde beş parasızdır. Yazmaya devam eder. Kitaplarında mükemmel eleştirdiği SSCB’ye karşı aşağıdaki mektupları yazar; ilki 1929’da doğrudan Stalin’e, ikincisi ise 1930 Mart’ında SSCB hükümetine hitap eder. Bulgakov’a göre on yıllık edebi yaşamında çalışmalarına Sovyet basınında 301 kez atıf yapılır. Bunların üç adedinde övgü varken, 298 adedinde ise düşmanca bir tutum ya da alenen hakaret vardır. Bulgakov’un –ağzına geleni söylediği- mektupları ve mektuplar sonrasında yaşananlara bakıldığında, iktidara karşı söz söyleme cesareti olan yazarın, yandaşlık duygusundan sıyrılmış özgür bireyin devlete ve iktidarın yanında durmayı normalleştirmiş yazarlara karşı yükselttiği sesi zamanımıza geliyor.


I.Mektup

Parti Genel Sekreteri’ne, J. Stalin

Merkezi Yönetim Başkanı’na, M.I. Kalinin

Kültür Bölümü Başkanı’na, A.I. Svidersky

A.M. Gorky

Gönderen:

Mikhail Afanasyeviç Bulgakov

(Moscow, B.Pirogovskaya

35/a, Qr 6, T.2-03-27)

Bu yıl SSCB dahilinde edebiyat ile ilgilenmeye başlamamın onuncu yılı olacak. Bu on yılın son dört yılını dört oyun yazarak dramaya adadım. Oyunlardan üçü Moskova’da devlet tiyatrolarında sahnelendi [Türbinlerin Son Günleri, Kızıl Ada,]. Dördüncüsü –Kaçış– sahnelenmek üzere Moskova Sanat Tiyatrosu’na kabul edildi ve tiyatro Zoya’nın Evi oyuna çalışırken, oyun yasaklandı.

Şu anda ise, diğer iki oyunumun da [Türbinlerin Günleri, Kızıl Ada] yasaklandığını ve bir oyunumun [Zoya’nın Evi] son sezonunda 200. gösterimi sonrasında otoritelerin talimatıyla sahneden çekildiğini öğrenmiş bulunuyorum. Böylece, aralarında 300 kez gösterimi yapılan Türbinlerin Günü de dahil olmak üzere şu anda tiyatro mevsiminde tüm oyunlarım yasaklanmış durumda.

Daha önce de, Paçalara Notlar isimli novellam yasaklanmıştı. Satirik hikayeler toplaması Diaboloid’in yeniden basımı engellenmişti, kısa metinlerin toplaması ise basılmamıştı. Çikov’un Hamleleri’ne sahne izni verilmemişti. Beyaz Muhafızlar isimli romanın Rusya isimli dergideki basımı ise, derginin yasaklanmasıyla kesintiye uğradı.

Tüm çalışmalarım, haksız ve korkunç eleştiriler aldı; sadece süreli yayınlarda değil, Büyük Sovyet Ansiklopedisi ve Edebiyat Ansiklopedisi gibi yayınlarda da ismim lekelendi. Kendini korumaktan aciz olduğumdan, yurt dışına çıkışım için izin istedim. En azından kısa bir süre için. Bu istek de reddedildi.

Türbinlerin Günleri ve Zoya’nın Evi isimli çalışmalarım çalındı ve yurt dışına çıkarıldı. Riga’da yayıncılardan biri Beyaz Muhafızlar isimli romanıma başka bir son yazdı ve kitabım saçma bir son ile yayımlanmış oldu. Yurtdışında olmadığımdan telifini da yağmalamaya başladılar.

Daha sonra eşim Lyubov Evgeniya Bulgakov benim mali durumumu düzenlemek için, geride benim rehine olarak bırakılmam şartıyla, tek başına yurt dışına çıkabilmek için tekrar başvuru yaptı.

Bunu yapmamıza da izin verilmedi.

Birçok defa gönderdiğim taslakların tarafıma iadesini talep ettim ama ya reddedildim ya da hiç cevap alamadım.

Kaçış isimli oyunumu, SSCB dışında çalınmasının da önüne geçmek için yurt dışında sahnelemek üzere izin istedim.

Bunu yapmama da izin verilmedi.

Onuncu yılım sona ererken, gücüm tükenmiş durumda, daha fazla dayanacak halim yok, aşağılandım ve gayet iyi biliyorum ki SSCB’de artık bir şey yayınlatma ya da sahneye koyma şansım yok, sinir krizine sürükleniyorum, bu nedenle size başvurmaya ve SSCB Hükümeti’ni ikna etmenizi istemeye karar verdim: İsteğimde benimle birlikte olan EŞİM L.E. BULGAKOV İLE BİRLİKTE SSCB SINIRLARINDAN ÇIKARILIP SÜRGÜN EDİLMEYİ TALEP EDİYORUM.

Moskova,

Temmuz 1929

M. Bulgakov

[alert type=red ]Bulgakov, editörlerden, özellikle de kendisine çok çektiren gazete editörlerinden nefret ediyordu. Yukarıdaki mektubun benzerini, başyapıtı Üstat ile Margarita’nın 13. bölümünde dile getiriyordu ve editörlerin eleştiri kisvesiyle hayatı cehenneme çevirmesine göndermeler yapıyordu.

Bulgakovi metinlerine yapılan saldırılardan ve aşağılanmadan o derece bıkmıştı ki, kimsenin adamı olmadan varolmaya çalıştığı dönemin edebiyat dünyasındaki yalnızlığından yola çıkıp, saldırılara karşı savunma duygusuyla Stalin’e ilk mektubunu yazmış oldu. Kısa bir süre sonra, Politbüro Genel Sekreteri’ne de benzer bir mektup yazan Bulgakov cevap alamadı.[/alert]


 

SSCB Hükümeti’ne

Mikhail Afanasyeviç Bulgakov

(Moscow, Bolshaya Pirogovskaya, 35-a, Qr 6)

SSCB Hükümeti’ne aşağıdaki mektupla başvuruyorum:

1.

Tüm çalışmalarımın yasaklanmasının ardından, beni bir yazar olarak tanıyan birçok yurttaş arasında bana hep aynı ve tek bir tavsiye dile getirilmeye başlandı:

‘Komünist bir oyun’yazmak (alıntıları kesme işaretiyle belirtiyorum) ve buna ek olarak da şahsım ve edebi çalışmalarımda dile getirilmiş önceki görüşlerimden feragat ettiğimi ve pişmanlığımı anlatan bir mektup yazarak bundan sonra komünizm ideolojisine kendini adamış sadık bir takip yazar olacağımın garantisini vermek.

Amaç: Kendimi zulümden, düşkünlükten ve en sonunda da kaçınılmaz ölümden korumak.

Bu tavsiyeyi dinlemedim. Oldukça pespaye ve aynı zamanda baif bir politik hile gibi gözükecek sahte bir mektup sonrasında, SSCB Hükümeti’nin önünde rahat bir konumda bulamazdım kendimi.  Komünist bir oyun yazmayı denemedim bile, böyle bir oyunun benden çıkmayacağını gayet iyi biliyorum.

Bir yazar olarak acılarımı son verecek heybetli arzu beni SSCB Hükümeti’ne dürüst bir mektup yazmaya zorluyor.

2.

Gazeteden kestiklerimden oluşan albümü incelediğimde on yıllık yazın çalışmamda hakkımda 301 eleştiri yazısı yayımlandığını gördüm. Aralarında övgüye değer 3 adet varken, düşmanca ve saldırgan olanlar 298 adetti. Bu 298 youm benim yazın yaşamımın yansımalarıdır.

Türbinlerin Son Günleri isimli oyunumun kahramanı Alexei Turbin kalın harflerle “OROSPU ÇOCUĞU” diye nitelenmişti ve oyunun yazarı da uzun zamanla lanetlenmiş biri olarak sunulmuştu. Ben, “DÜZİNELERCE MİSAFİRİN KUSMUĞUNU” topayan bir “edebi LEŞÇİ” diye tanımlanmıştım.

Şöyle şeyler yazdılar hakkımda:

“… Mişka Bulgakov, ciğerim, ayrıca açıklamamı mazur görün ama kokuşmuş bir çöplükte cebelleşen” yazar… Bu ne kardeşim böyle? Soruyorum, sende olanla yüzleş… Ben hassas biriyim, kafasına tavayla vururum. Türbinler diye nitelediğimiz kitleler için, bir köpek için bile oldukça yüzsüz, bu kadar işe yaramaz. Diyor ki, “OROSPU ÇOCUĞU İŞTE TÜRBİN ŞEKLİNDE ORTAYA ÇIKIYOR. NE İZLEYİCİSİ NE DE BAŞARISI OLMASINA İZİN VERMEYİN.” (Sanat Yaşamı, 44. sayı 1927).

Bulgakov hakkında hep olduğu ve olacağı şeyi yazdılar: işçi sınıfı ve onun komünist ideolojisi üzerine zehirli ama güçsüz salyasını akıtan YENİ BURJUVA DÖLÜ. (Comsomolskaya Pravda, 1926)

“Bir dostun kızıl saçlı eşinin KÖPEĞİNİN DÜĞÜNÜNDELİ ATMOSFERİ sevdiğim” söylendi. (A. Lunacharsky, ‘Izvestiya’, 8/X-1926). Oyunum “Türbinlerin son günü” KOKUŞMUŞ. (Agit Prop Mayıs 1927 nüshasındaki yazman notlarında).

Hemen belirtmek isterim ki bu alıntıları bahsi geçen eleştirileri şikayet etmek ya da ihtilaf yaratmak amacıyla yapmıyorum. Amacım çok daha ciddi.

Elimdeki belgelerle kanıtlayabilirim ki SSCB’nin bütün basını, repertuarı kontrol eden ensitütüleriyle birlikte benim yazınsal işlerimi kapsayan yıllar boyunca ittifak halinde ve SIRADIŞI BİR NEFRETLE Mikhail Bulgakov’un eserlerinin SSCB topraklarında barınamayacağını ispatlamıştır.

Ben de buradan SSCB basınının BÜTÜNÜYLE HAKLI OLDUĞUNU açıklamak isterim.

3.

Hangi şekilde gelirse gelsin, hangi siyasi rejimin gölgesinde var olursa olsun, yazar olarak asli görevim bütün sansürlere karşı direnmektir.

Bu mektubun ön metni benim Kızıl Ada isimli kitapçığımı da aktarıyor.

SSCB’nin her bir eleştirmeni, istisnasız, bahsi geçen oyunu “değersiz, sıkıcı, bayağı” hatta “devrime karşı hiciv” olduğunu belirten ifadelerle karşılamıştır.

İttifak tamamlanmıştır. Fakat aniden ve bütünüyle sürpriz biçimde alt üst olmuştur.

“Repertuar Bülteni”nin 12. sayısında (1928) P. Novitsky imzalı çıkan, Kızıl Ada’yı anlatan eleştiride yapıt “ilginç ve esprili” bulunmuş, “Büyük Engizitör’ün kötücül gölgesini yükselten, sanatsal yaratımı bastırıp SLAV DALKAVUKLUK VE ABESLİĞİNİN DRAMATİK DAMGALARI”nı beslediğini, aktör ve yazarın kişiliklerini silip süpürdüğü” ve buna göre Kızıl Ada “HÜKÜMET KÖLELERİ, YALAKALARI ve TAM ZAMANLI HAYRANLARI ortaya koyan en kötü, kasvetli iktidarı” aktardığı belirtilmiştir.

Eleştiride denmiştir ki: “Böylesi karanlık bir iktidar mevcutsa, OYUNUN ÖFKELİ VE KASITLI ZEKASININ BURJUVAZİ TARAFINDAN ÖVÜLMESİ YERİNDEDİR”.

Bu noktada, doğrunun hangisi olduğunu sormak doğaldır.

Kızıl Ada hepsinden öte, nedir? “Sefil ve kötü” bir oyun mudur yoksa “zeka” mı içerir?

İşin doğrusu Novitsky’nin eleştirisinde yer alıyor. Oyunumun ne kadar zeki olduğunun kararını ben vermeyeceğim. Fakat en kötü iblisin gölgesinin yükseldiğini de hissediyorum. Bu gölge Repertuar Komitesi Başkanlığı’nın gölgesidir. Hükümet kölelerini yaratan, çizme yalayıcılarını ve terörize edilmiş ‘hizmetkarlar’ yapan kişi de kendisidir. Kendisi, yaratıcı düşünceyi öldüren kişidir. Sovyet tiyatrolarını öldürmektedir ve öldürecektir.

Bu düşüncelerimi bir köşeye çekilip fısıldıyor değilim. Düşüncelerimi kitabıma ve kitabımı da sahneye aktardım. Sovyet Basını, Repertuar Komitesi Başkanlığı’nı koruyup yapıtın devrim karşıtı olduğunu söylüyor. Bomboş bir gevezelik bu. Oyunda devrim karşıtı herhangi bir unsur olmadığını gösteren sayısız neden var. Yer darlığı nedeniyle sadece birini buraya alabilirim: Oyunun heybetine dair ortak fikir, devrime karşı olmasının İMKANSIZ olması.

Fakat Alman Basını Kızıl Ada’nın “Basın Özgürlüğü’ne dair SSCB’deki ilk deneme” olduğunu yazdığında (Genç Bekçi, Sayı 1, 1929), gerçeği belirtiyordu. Bu konuda kendileriyle hem fikirim. Hangi şekilde gelirse gelsin, hangi siyasi rejimin gölgesinde var olursa olsun, yazar olarak asli görevim bütün sansürlere karşı direnmektir. Yayın özgürlüğünü talep etmek de görevimdir. Yayın özgürlüğünün sadık bir destekçisiyim ve sanırım yazarlar arasında biri çıkıp da böylesi bir özgürlüğe ihtiyaç duymadığını belirtirse, suya ihtiyacı olmadığını kamuoyuna açıklayan bir balıktan farkı kalmayacaktır.

4.

Yayın özgürlüğünün sadık bir destekçisiyim ve sanırım yazarlar arasında biri çıkıp da böylesi bir özgürlüğe ihtiyaç duymadığını belirtirse, suya ihtiyacı olmadığını kamuoyuna açıklayan bir balıktan farkı kalmayacaktır.

Yaratıcılığımın özelliklerinden biridir bahsettiğim ve sadece bu bile yapıtlarımın SSCB’de var olamayacağını ispatlamaya yeterlidir. Fakat bu özelliğim satirik anlatılarımda gözlenebilecek diğer özelliklerimle de bağlantılıdır. Anlatılarımda karanlık ve mistik renkler (Ben MİSTİK BİR YAZARIM), yaşamımızdaki sayısız anormallikler tarif edilmiştir. Dilimin yerleştiği zehirdir, hemen ardımdaki ülkede devam eden devrimci sürece dair derin bir şüpheciliktir. En çok ilgi gören ve çokça evrilen, halkımın korkunç yıllarını aktaran en önemli anlatılarıyla yanyanadır. Özellikleri Devrimden çok daha önce, hocam M.E.Saltykov-Schedrin’in derin acılarında ortaya çıkmıştır.

SSCB Basını’nın bunu göz önüne almak gibi bir detayı ciddiye almadığını belirtmeme gerek yok. Kendileri M. Bulgakov’un satirine dair yetersiz bilgi vermekle, “İFTİRA” ile meşgullerdi.

Yalnızca bir kez, popülerliğimin başlangıç yıllarında, bir şekilde farkedilir gibi olmuştu, kibirli bir şaşkınlıkla şöyle denmişti: “M: Bulgakov zamanımızın satircisi olmak isttiyor.” (knigonosha Sayı 6, 1925)

Burada “istiyor” fiili gereksiz yere şimdiki zamanda kullanılmıştır. Doğrusu “M. Bulgakov satirci OLMUŞTUR” şeklinde belirtilmeliydi. Tam da o sırada, (yasak bölgeye adımını atan) başka bir satir mevcut değildi ve SSCB’de böylesi bir satir düşünülemezdi bile.

Fakat basında bu suç içeren düşünceyi belirtme onuruna ben eriştim. V. Bulyum’un makalesinde (Edebiyat Gazetesi Sayı 6) mükemmel bir açıklıkla belirtildi. Bahsi geçen makalenin ana fikri bütünüyle ve eksiksiz biçimde tek formülü barındırıyordu:

“SSCB’DEKİ HER SATİRCİ SOVYET SİSTEMİNİ İHLAL ETMEKTEDİR.”

SSCB’de düşünmeme izin var mı?

5.

Son olarak, engellenmiş oyunum Türbinlerin Son Günleri, Kaçış ve romanım Beyaz Askerler’deki nitelikler: “Ülkenin en iyi tabakası olarak Rusya entelijansiyasının ısrarlı bir tarifidir. Kısmen tarihsel kaderin tartışmasız biçimde harekete geçip İç Savaş sırasında Beyaz Askerler’in kampına sürüklenen entelektüel ve asil bir ailenin Savaş ve Barış’taki satırlarda anlatılmasıdır.” Böylesi bir tarif entelensiya neslidnen gelen bir yazar için bütünüyle doğaldır.

Fakat böylesi tarifler aynı zamanda SSCB’deki yazarlarını kahramanların yanı sıra tarafsız biçimde kızıl ve beyaz askerler arasında durmak için büyük çabasına rağmen,  Beyaz Asker’ib bir düşman olarak yaftalayıp, herkesin anlayacağı biçimde kendisini SSCB’de bitmiş bir adam olarak gösterir.

6.

Edebi çerçevem tamamdır. Aynı zamanda politik çerçevem de. Söylediklerim hangi derinlikte suç aranabilir bilemiyorum. Fakat bir isteğim bulunmaktadır: Söylediklerimin ötesinde bir şey aramayınız. Tamamen eksiksiz bir bilinçle yazılmıştır.

7.

Bugün mahvoldum.

Bu yıkım Sovyet Basını tarafından büyük bir mutlulukla karşılanmış, “BAŞARDIK” diye nitelenmiştir.

Yıkımımı kutlayan R. Pikel (Izvestiya, 15, 1929) liberal bir düşünceyi de açığa vurmuş: “Bu şekilde, Bulgakov’un adının Sovyet tiyatrocular arasından silinmesini isteyemeyiz.”

Kurban edilmiş yazarı da şu sözlerle sakinleştirmiş: “Geçmiş dramatik çalışmalarına göndermedir.”

Fakat Glavreportkom komitesinin utancındaki yaşam göstermiştir ki R. Pikel’in liberalizminin temeli yoktur.

18 Mart tarihinde, 1930 yılında Glavreportkom’dan bana ulaşan kağıtta kısa ve net bilgilendirildim ki, eski oyunum değil, “iki yüzlü-Molyer’in Esiri” isimli oyunum temsil için onaylanmamıştı.

Kısaca belirteceğim. Resmi kağıttaki iki satırın altındaki o kitap mezarlığına benim çalışmam gömüldü, hayalim. Tiyatro uzmanlarında sayısız eleştiride muhteşem bir oyun diye nitelenen oyunum gömüldü.

R. Pikel karıştırıyor. Sadece daha önceki oyunlarım değil, şimdiki oyunlarım da ve gelecekteki oyunlarım da gömüldü. Kişisel olarak, kendi ellerimle, şeytan hakkında yazdığım bir romanı, bir komedinin el yazmasını ve Tiyatro isimli bir başka romanı ateşe attım.1

Yapıtlarım tamamen umutsuz.

8.

Sovyet hükümetinden politik bir aktivist olmadığımın, mektuplar yazan bir adam olduğumun ve tüm yapıtlarımı Sovyet topraklarında verdiğimin dikkate alınmasını talep ediyorum.

Bahsi geçen özelliklerimin Sovyet Basını hakkında aşağıdaki iki madde de dikkate alınmasını talep ediyorum.

Her ikisi de çalışmalarımın tutkulu düşmanlarından geliyor ve bu nedenle çok değerliler.

1925 yılında “BURADA YOLDAŞLARIYLA YANYANA DURMAYAN BİR YAZAR YATIYOR” (L.Averbakh, Izvestiya, 20/IX-1925).

1929 yılından. “Yeteneği, yaratıcı çalışmalarının gördüğü sosyal tepkiden açıkça anlaşılıyor.” (R. Pikel, 15/IX 1929)

Yazamama acziyetinin benim için diri diri gömülmek anlamına geldiğinin bilinmesini talep ederim.

9.

SSCB HÜKÜMETİNİN EŞİM LYUBOV EVGENYEVNA BULGAKOVA İLE BİRLİKTE ACİLEN SSCB SINIRLARININ DIŞINA ÇIKARILMAM İÇİN İZİN VERMESİNİ TALEP EDİYORUM.

10.

Sovyet Hükümetinin insanlığına başvuruyorum ve şunu talep ediyorum: Ülkesine yararı olmayan yazar bırakılsın gitsin.

11.

Bütün yazdıklarıma rağmen ikna edebilmiş değilim ve SSCB’de hayat boyu sürecek bir sessizliğe mahkum edildim. Sovyet Hükümeti’nden uzmanlık alanıma uygun bir iş verilmesini ve tiyatroda Çalışanlar Yöneticisi olarak kalıcı bir işe yerleştirilmemi talep ediyorum.

İŞE YERLEŞTİRİLMEM İÇİN KOŞULSUZ ve açık bir istekte bulundum. Çünkü SSCB için yararlı olabileceğim tek alandaki tüm çabalarım geçersiz kaldı ve sıra dışı bir uzman olarak sonu bütünüyle fiyasko oldu.  Adım o kadar tiksindirici hale getirildi ki, tarafımdan tiyatroda çalışma talebim bile Moskova tiyatrolarındaki sayısız aktör ve yönetmenin sahneye dair olağanüstü bilgimden haberdar olmasına rağmen KORKU yarattı.

SSCB’ye tüm samimiyetimle, herhangi bir zarar düşüncem olmadan kendimi Şekspir’den modern oyunlara kadar herhangib ir tiyatroda bir aktör ve uzman olarak öneriyorum.

Ustalar K.S.Stanislavskyi ve V.I. Nemirovich-Danchenko tarafından yönetilen Sanat Tiyatrosu’nda teknik yönetmen olarak atanmamı talep ediyorum.

Yönetmen olarak atanamayacaksam, dublör sanatçısı olarak atanmayı, o da olmayacaksa sahnede herhangi bir işi talep ediyorum.

Bunların hiçbiri mümkün değilse Sovyet Hükümeti’nden bana uygun herhangi bir düzenleme yapmasını, herhangi bir şey yapmasını talep ediyorum. Çünkü SSCB’de ve yurt dışında bir üne sahip olan ben TAM DA ŞU ANDA yokluk çekiyorum, sokaktayım ve ölümle pençeleşiyorum.

M. Bulgakov

Moskova, 28 Mart 1930



MEKTUPLAR SONRASINDA YAŞANANLAR

bulgakov2Bulgakov’un mektubu Sovyet Hükümeti tarafından anlayışla karşılanır. 3 Nisan tarihinde İşçi Gençlik İçin Tiyatro Kurumu’nun [TRAM] Edebiyat Bölümü Başkanı Bulgakov’a tiyatrolarına Direktör olarak katılmasını ister.

18 Nisan 1930 tarihinde ise Stalin doğrudan Bulgakov’u arar. Bulgakov, Moskova’daki evinde yemeğini yemiş, uyuklamaktadır. Karısı Lyuba yanına gelip [Komünist Parti] Merkez Komite’sinin kendisini aradığını söyler. O dönemde insanlar birbirlerini bu şekilde işlettiklerinden Bulgakov da böyle bir durum zanneder. Ancak [söylenenlere göre] aralarında şöyle bir konuşma geçer:

“Mikhail Afanasyevich Bulgakov mu?”
“Evet, evet!”
“Yoldaş Stalin konuşacak sizinle.”
“Stalin mi?”

Gürcü aksanı telefonda konuşur:

“Evet Stalin konuşuyor şu an sizinle. Merhaba yoldaş Bulgakov!”
“Merhaba, Joseph Vissarionovich!”
“Mektubunuzu aldıkç Yoldaşlarla birlikte okuduk. Mektubunuza daha resmi bir yanıt da alacaksınız. Yurt dışına çıkmak arzunuz gerçek mi? Sizi bu kadar mı sinirlendirdik?”

Bulgakov ne böylesi bir telefon konuşması ne de böyle bir soru beklemediğinden, duraksar.

“Ne zamandır bir Rus yazarın anavatanı dışında da yaşamını sürdürüp sürdüremeyeceğini düşünüyorum. Hissiyatım o ki sürdüremez.”
“Kesinlikle haklısınız. Ben de sizinle aynı düşüncedeyim. Nerede çalışmak istersiniz? Sanat Tiyatrosu’nu ister misiniz?”Kesinlikle isterim. Ancak kendileriyle görüştüm ve reddedildim.
“Evet ama oraya başvurmuşsunuz. Bu kez kabul edeceklerini düşünüyorum. Bir ara görüşüp sohbet edelim sizinle.”
“Evet Joseph Vissarionovich, sizinle muhakkak konuşmam gerekir.”
“Evet zaman bulup görüşmeliyiz, en iyi dileklerimi sunuyorum.”

Telefon görüşmesi Bulgakov’u olumlu etkilemiş olacak ki 1930 yılının Temmuz ayında Moskova Sanat Tiyatrosu’nda işe başlar, akşamları ise TRAM’da çalışır. Sağlığı bozulana dek bu iki kurumda çalışmayı sürdürür.

  1. Üstat ile Margarita’nın ilk taslağını yakan Bulgakov, romanı yıllar sonra yeni baştan yazdı.
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page