Necdet, o gün yalnızca çalan kapının zilini duymasaydı, kimbilir daha ne kadar balkondan atlamak için gerekli cesareti bulamayacaktı. Pijamalarını yalnızca biraz daha yukarı çekerek, daha sonra oranlıca daha aşağıya çekerek, kendince bir komşu adabına mazhar olduktan sonra kapıyı açtı.

Kimse yoktu. Bu sefer alt katlarından yine aynı zili duydu. Gelen her kimse ona değildi. Buralarda popüler değildi ve üst katlara taşındıkça arkadaşları azalmaya başlamıştı.

Pijamalarına dokunmadan televizyonun başına geçti.

Evlenme programlarından birini açtı. Sunucu özellikle kırmızı giydiği günlerde, sahnenin ortası arena gibi oluyor.

Bir rüyadan gelen ses gibi, bir tencere, “Merhabalar.” dedi.

Kapıyı kapatmamış mıydı?

Allah!

Ne yazık ki kapının eşiğinde duran, yazıları silindiğinden Adidas gibi okunan, Kamil Koç asker uğurlama törenlerinde görebileceğimiz türden bez, kalın dokuma askılı, muhafazakar spor çanta ve onu omzuna asmış, diğer elinde de az önce konuşan tencereyi tutan Nasreddin Hoca’ydı.

Necdet, önce rahatsız bir iki kıpırdandı. İnzivadaki bu yıllarında tek kapıyı çalanın Nasreddin Hoca oluşuna mı veya aslında onun bile kapıyı çalmamış olmasına mı daha çok içerledi bilemiyordu. Asıl tedirginliği, Nasreddin Hoca’yı, çocukluğundan beri… Nasıl dese… Sıkıcı, fırsatçı aksi ve… Mevlüt şekeri gibi bulmasındandı. Tabi Hoca’ya duyduğu bu sevgisizliği, bir taşra kasabasında onu “Yazar” yapabilecek toplumun anlayabileceği bir muhalefet olarak kullandığı doğruydu. Ama bu hedefi hak ediyordu. Hiçbir fıkrasına, nerede olursa ve ne kadar içmiş olursa, ne kadar acil olursa olsun gülmediğinde, bir gün açık unuttuğu kapıdan elinde tenceresiyle çıkıp gelebileceğini düşünemiyor insan.

Bunlar Necdet’i iyiden iyiye huzursuz etmeye başlamıştı. Şimdi balkonda olsa kesin atlardı. Göz ucuyla mesafeyi ölçtü. Oraya varamadan yakalanırdı. Aşağıdan nasıl görünürdü kimbilir? Aşağı sarkan bir Necdet ve sakalından hayata yapıştığı Nasreddin. Bir esnaf geçsin diledi sokaktan. Patates, soğan. Nevresimlikler. Kalaycı. Simitçi. Biri. Kardeşçe sesler.

“Aygaz.. Aygaz.. Aygaz..”

Bu sesle biraz kızaran Nasreddin Hoca aceleyle Necdet’e tencereyi uzattı. Geldiğinden beri yaptığı en aklı selim hareket buydu.

“Hadi sor.”

Necdet, bir an sönen otamata basmadan içeri kaçmayı düşündü. Ya da Nasreddin Hoca’yı bacaya geri mi soksa diye düşündü; eklemlerini yokladı, hayır, bu kadar çalışmaları imkansızdı.

“Ne sorayım?”

“Biliyorsun.”

Şimdi çıldırmak yerine, tüm bunları diğer herkesin hallettiği gibi halletmeye karar verdi. Nasreddin Hoca olabilirdi, ama ondan sıkıldığını belki de bilmiyordu. Sen öyle san, gözlerini deşecek az sonra diye daha önce hiç işitmediği bir yerinden bir ses işittiyse de diğer insanların hallettiği gibi halledecekti.

“İlgilenmiyorum.”

“Neyle ilgileniyorsunuz?”

Beklemediği bir soru karşısında afallamaya bile fırsat bulamayan Necdet, eline alelacele tutuşturulan tencereyi de ne yapacağın bilmeden kulpundan tuttu. Belliydi. Nasreddin Hoca her şeyi biliyordu. Çünkü kulp sıcaktı.

“Tutun.” dedi Nasreddin Hoca. “Tutmazsan elin yanar.”

“Nasıl yani?”

Sadece tencere soğuk, diğer her şey sıcak.

Nasreddin Hoca’nın sakalının bir tarafı yorgunca kendini aşağı bırakmıştı.

Necdet bunu gördüğünde, tencere o kadar sıcak gelmemeye başladı. Bir güç bile gelmişti Necdet’e. Dik dik konuştu.

“Hayır, ben bu oyunu biliyorum. Tartışmacı bir insan değilim ve o benim tencerem değil. Ve sakın bana ölüm-doğumdan bahsetmeyin, bunun zeminini oluşturmayın. Ayağımız kayabilir. Paranoyaklığımı geçici bir heves sanmayın. Hem de ileri düzeydeyim. Oxford’tan mezun oldum.”

“Tencereyi tut.”

“Allah’ım hiç dinlemiyor musunuz beni?”

“Tut.” dedim. “Yoksa akşama kadar burdayız.”

“Anlamıyorum. Böyle konuşmamalısınız? Bilgi Üniversitesi’nde postmodernizm başlığında falan inceliyor olmalılar sizi. Ben evde oturdukça kapitalizm ne de büyük bir hızla büyüyor?”

Nasreddin Hoca hiç duymuyor gibiydi. Devam etti. “Bana tencere lazım komşu.”

Necdet elindeki tencereden kurtulmanın bir yolunu bulmuşken, -onu adeta Nasreddin Hoca’nın göğüs kafesine iterek, “Zaten sizin tencereniz, alın tepe tepe kullanın, arkadaşım arayacak şimdi kapatmam lazım.”

Ama Nasreddin Hoca kapıya ayağını koymuştu bir kere. Necdet’inse sabrı yorulmuştu.

“Tamam, direkt sadede gelelim. Verdim, getirdiniz. Verdim, içine başka tencere koyup verdiniz. Verdim. Aaa. Vermediniz? Geldik. Konuştuk. Nerde falan. İlahi, hiç kazan ölür mü?”

Necdet bunları çabuk çabuk söyleyip Nasreddin’in cevabını alıp kendini balkondan atacaktı ki, Nasreddin Hoca cevap vermedi. Sadece sakalının diğer tarafı da biraz düşünce, bir hışımda onu dudaklarından çekti. Ve onun o uzaklara bakan bomboş, tiksinti dolu gözlerine hiçbir kapı o an kapatılamazdı.

Nasreddin Hoca, uzun bir bekleyişten sonra tencereyi Necdet’in elinden alıp içine, seyyar Adidas çantasından çıkardığı bir tava koydu. “Bu kısmında bunu yapmalıydım. Ama madem hızlısını yaptık.” Ve sesinde varolan her şeyi silerek, saydam kelimelerle. “Artık, tencerelerinizin doğurduğuna da şaşmayın. Ahlısan İthalat ve İhracat’ın sunduğu çelik tencereleri, artık bir tavayı yanında hediye ediyor. Nasıl mı? Bizi beş arkadaşınıza tavsiye edin, onlara Nasreddin Hoca, doğruları ama yalnız dürüst doğruları pat diye söylesin.”

Son sözleri söylerken, sesinde hiçbir ton, hiçbir istek, hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Hatta sanırım söylemedi bile. Uzun uzun son kez baktı. Baktıkça uzağa gidiyordu. Gözlerini uzaklardan alıp tencereleri, pek acele etmeden Adidas çantasına koydu. Eğildiği yerden başka bir yükseğe hiç bakmadı. Ayağa kalktığında otomat söndüğünden, gözlerini saklaya saklaya cüssesinden beklenmeyecek bir çeviklikte gitti Nasreddin Hoca. K aranlıkta beyaz sakalı elinde bir gölge gibi, gövdesinden ayrılmış başını taşıyan yeniklerin hüznüyle sürüklendiğinde, kapıyı kapatan Necdet’in aklına hiç kimse gelmiyordu.

Hem de beş. Balkona çıktı.