Bora Tamusta yazdı.

Bir Jean Baudrillard sorusu aklıma geliyor. Bunları takip eden sorular olarak düşünün: Neden düşsel olan kuram tarafından tamamıyla dışlanır? Peki, bu dışlamaya rağmen düşsel olan bize ne söyler?

Oysa asıl yapılması gereken, bu duyarsızlığı bir tür büyüye, insanları devrimci yeteneklerinden saptıran sihirli bir yabancılaşmaya bağlamak yerine onu tüm olumlu vahşiliği içinde çözümlemektir, desek…

Edebiyatın da böyle yapması lazım. Baktığınızda en realist metinler bile kendilerine yeni bir dünya kuruyorlar aslında. Yani gerçek olanı düşselleştiriyorlar en basit algılayışta.

Bir de gerçek olanı düşsel olanla birleştirenler var. Ya da tam düşsel olanı kurgulayanlar. Bunlar da daha çok “fantastik edebiyat” sınıfına girenler.

Uğur Batı’nın Azraa-Eel Menkıbeleri romanı da bunlardan biri. Gerçekle kurguyu birleştiriyor, okuyucunun bilişsel hafızasını referans alarak tamamen düşsel olanı kuruyor. Hem de yerel düşler kuruyor…

Piri Reis’in Deccal’la randevusunu düşselleştiriliyor, iki kere ölen iki kere dirilen Osmanlı padişahı düşselleştiriliyor, Dehşet Muttalip’in İbn-i Hortlak’la düellosu düşselleştiriliyor… Dahası da var. Cadıcı Nikola ile İmam Ahlat Efendiyi Erdel’de vampir avında görüyoruz. Zülkarneyn seddi, ye’cüc me’cüc ve ebabil kuşları bu romanda.

Osmanlı-İslam bakışında farklı dünyaların olabileceğini kabul etmek, bu dünyanın da farklı olabileceğini kabul etmektir. Bu kitapta böylesi bir distopya var. Batı edebiyatının, fantazyasının türleri, Vampirler, Kurtadamlar, İblisler, yerel bir anlatıyla birleştirilmiş. Azraa-Eel Menkıbeleri’nde aşinalığın gücünden faydalanmak istenilmiş. Okuyucunun bilişsel hafızasını çalıştırılmış, o hafıza kullanılmak istenilmiş. Batılı fantastik eserlerde yer alan milyon farklı karakter, bize yabancı bir olay örgüsünden ziyade zihnimizin kendini bulacağı bir anlatı şeklinde yaratılmış. Tarih ve gerçek, hayal ve kurgu da en önemli araçlar olmuş bu noktada.

İşte bu noktada kitapta kurgu ile gerçekliğin birbirine geçişi de hayli enteresan. Kitaptaki her şey kurgu da olsa tarihsel boyutu da var. Bu anlaşılır bir durum. Çünkü fantastik edebiyat, Doğulu ya da Batılı olsun fark etmez, temelde iki yoldan üretilebilir. İlkinde fantastiğin yaşanan dünyada, bilinen gerçekliğin içine bilinmeyenin girmesiyle meydana gelmesi vardır. İkincisinde mevcut insan, mekân, zaman modelli evrenden farklı evrenlerin tanımlanması söz konusudur. Bu kitapta ikincisi tercih edilmiş. Bilinenden yola çıkarak, bilinmeyene uzanmılmış. Tarihi art alanında gerçeklikle kurguyu birleştiren özel bir tür ortay açıkmış. Romanın olay örgüsü, Osmanlı tarihinin çeşitli dönemlerinde örülmüş durumda. Gerçek hadiselerin de sosu olan, ama bütününde tamamen hayal ürünü olan bir roman olarak düşünün.

– Bora Tamusta

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page