1820 senesinde kimyasal fotoğrafçılığın keşfedilmesi modern fotoğraf sanatının önemli dönüm noktalarından birini teşkil etmektedir. Rastlantısal veya bilimsel çalışmaların ürünü olarak ortaya konan bu birikim, insanlık tarihinin belgeleme ve dokümantasyon arayışına yeni ivme kazandırmakla birlikte duygusal boşluğa dokunan bir yanını da ortaya koymaktaydı.

Fotoğraf makineleri kişisel kullanım aracı olmadan önce insanlar fotoğraf stüdyolarına gider ve fotoğraflarını çektirirlerdi. Bir zamanlar insanların her anlarını ölümsüzleştirme gibi imkanlarının olmaması bir yana sadece özel günler için, ya da resmi bir işlem için portre fotoğrafları çektirirlerdi. Stüdyoda çekilen bu fotoğraflar bir konsept içerisinde, fotoğrafçının sahip olduğu arka fon önünde çekilirdi. Cebi kabarık insanların günümüzde olduğu gibi daha fazla imkanı olurdu.

Kişinin görünüşünü, kişiliğini ve ruh halini anlatan bu fotoğraflar, yüzlerin kameraya dönük olduğu şekilde çekilirdi. Üzerinden asırlar geçtikten sonra dahi yaşamaya devam eden kimi fotoğraflar, bir hatıra olarak, zamanın hışmına uğramadan yaşamaya devam ediyor.

Eski kuşaklar şöyle anlatırlar o günleri; “Eskiden fotoğraf makinesi mi vardı? Fotoğrafçıya gider çektirirdik.”

Fotoğraf makinesinin lüks olduğu hatta sahip olmanın bir ayrıcalık olduğu zamanlarda, stüdyoya giderek fotoğraf çektiren çocuğun mutluluğunu düşünün. Yaygın olan fotoğraflar arasında evlilik, mezuniyet veya tüm aileyi bir arada gösterenlere daha çok rastlamaktayız. Müzayedelerde alıp-satılan bu fotoğraflar kim bilir hangi hatıraları bünyesinde barındırıyor. Hangi hatıraların anlamı taşıyor ki, o günü ölümsüzleştiriyorlar.

1800’lü yılların ortalarında revaçta olan dagerreyotipi (gümüş nitratla ışığa duyarlı hale getirilen bakır levhaların, kamera obscura içinde 10 ila 20 dakika pozlanarak, cıva buharına tabi tutulup geliştirilmesi ile fotoğrafik görüntü elde etme yönetimi) daha uygun fiyatlarla fotoğraf çekimine imkan sağlıyordu. Fotoğrafa talebin artması ile birlikte şehirlerdeki fotoğraf stüdyoları sayısı artmaya başladı. İstanbul’da fotoğraf stüdyolarının en yoğun olduğu yer ise Pera idi. Ayrıca zaman içerisinde Anadolu coğrafyasındaki fotoğraf stüdyoları sayısı da artmaya başladı. Bir zamanlar İstanbul’da meşhur stüdyolara sahip fotoğrafçılar arasında Abdullah Freres, Vassilaki Kargopoulo, Sebah&Joailler, Phebus yer almaktaydı. Binlerce kişiyi fotoğraflayan bu fotoğrafçılar, sayısız hatırayı ölümsüzleştirmişlerdir.

Fotoğrafçı kaşeleri ile günümüze ulaşan bu fotoğraflar ayrıca şehirlerin sosyal tarihi açısından da kaynak teşkil etmektedir. Kaşeleri üzerinden bir caddenin anatomisini ortaya koymak mümkün olmakla birlikte, adresleri üzerinden yapacağımız zaman yolculuğu ile bugünleri kıyaslamak da mümkün.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page