Adı insan usunda birçok çağrışım yapıyor ve bir zamanlar Anadolu’da mutlaka olmuş bir şeyler var…

Bir Zamanlar Anadolu’da, Nuri Bilge Ceylan imzalı bir film.

Filmin senaryosu Ebru Ceylan ve Ercan Kesal’a ait. Büyük olasılıkla Doktor Ercan Kesal’ın yaşadığı bir hikâye film olmuş. Filmin başrollerindeki Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, Taner Birsel, Muhammed Uzuner gibi profesyonel oyuncular mükemmel ve duyumsayarak oynamışlar. Film işte… Cannes ödüllü film, yabancı basın için “şaheser” ve “başyapıt” olarak değerlendirilmişti.

Bilinmezler var ama bilinen bir şey varsa, o da film çok etkileyici. Çok düşündürücü. Bir zamanlar Anadolu’da yaşananlar hala var mı ve hala yaşanıyor mu acaba?
Dümdüz ve sıradan insanlar ve yaşananlar.

Kimseye göre değil, ama seyredenlere ne ifade etmişse bu film, görülmeden konuşulmayacak kadar sıradan olayların, muhteşem seyirliği gibi geldi bana.

Hesapsız, kitapsız yaşayanlar vardır Anadolu’da. Hayatlarını sürdürüp giderken hiç hesap yapmayan sıradan insanlardır. Anadolu’da bir zamanlar yaşayan suçlular, polisler, savcılar, yargıçlar, doktorlar…

İstanbul’un bir semtine benzetilen büyük dedikleri, küçük kasabalar. Bu kasabalar, buralı olanlar ve kasabaya dışarıdan gelen insanların birbiriyle kesişen sıradan hikâyeleri.

Yağmurlu bir akşamüstü… Görünümü sıradan bir tamirhanede kurulu çilingir sofrasında rakı, çay bardağında içilir. Önce anlaşılmaz gibi görünür. Basit ve sıradan bir akşam gibidir. Gök gürültülü yağmurlu bir akşamüstüdür gözüken… Uzun uzun seyredersiniz.

Çorbacı dükkânı gibidir, lokanta. Kasabada tek yemek yenecek yer. Aslında lokantanın aşçısı olan sahibi ile hastanedeki çaycı kasabada olup biten her şeyi bilirler. Olanlara tanıktırlar ama suskundurlar. Nedendir bilinmez, kasabalılar konuşmazlar olup bitenler üzerine. Tayini çıkıp buralara gelen doktor için kalacak yer yoktur ama bulunuverir. Sonra fotoğraflar ve sonra doktorun hayatında geri gidişler. Artık size ne anlatıyorsa bunlar, onlar işte.

[sws_blockquote align=”” alignment=”alignleft” cite=”…” quotestyles=”style02″]Adı insan usunda birçok çağrışım yapıyor ve bir zamanlar Anadolu’da mutlaka olmuş bir şeyler var… [/sws_blockquote]Savcı içinse bir an önce görev süresi bitmeli ve başka bir yere tayin olmalıdır bu kasabadan. Gömlek ve kravat aynı, sadece birkaç tane. Resmi görev yapılırken giyilecek türden. Anadolu, tayin yeri. Bir zamanlar öyleydi. Fakültenin en yakışıklısıydı söylentiye göre. Gülümsemesi, sigara içişi, ünlü bir artistinkiyle aynıydı sanki. Ölen kişinin mezarı açılırsa, zehirlenerek öldürülmüş ise zehirlendiği tespit edilebilir mi? Peki ya da yıllar sonra kendi söylediği günde ölen sevdiğinizin intihar edip etmediği ya da zehirlendiği yıllar sonra tespit edilebilir mi? Hangi hayatın seyrinde bir aşk ve aşka ihanetin karşılığı verilen bir yaşam yer almıştır? Bir trajedi ise eğer unutulmak istenen umar mısınız? Bu kasabaya tayin olmuş bir Savcının ölümüne sebep olduğu birisi midir yıllar sonra karşınıza çıkan…

Tayin olanlar bilmez birbirlerinin hayat hikâyelerini. Kamu görevi yapılacak, başkaca çare yok. Saklanan sırları var mıdır? Kasabada yaşayanların ve muhtarın derdi ne ise… Muhtarın kapısı her zaman açıktır devlet adamlarına… Gece gündüz fark etmez. Hangi saatte kim gelirse devletin memuru ışıklar yanacak ve ağırlanacaktır misafirler. Ankara’ya daha yakındır gelen misafirler. Taşınacak dertler onlara aktarılır, saygı gösterilir. Asıl dert, komiserle, taksi şoförünün laflarıdır, muhtara dokunan. Ama elden ne gelir, yer masasında Savcı’da oturmaktadır. Muhtarın kızı çok güzeldir, sıra dışıdır bakışları. Işıklar, lambalar arasında simsiyah gözleri etkileyicidir. Katil, yanlarında mı oturmalıdır? Onun da karnı açtır. Yemek vermeli mi? Bir oda da bağlı kalsın…

Sıradan şeyler işte.

[dropcap]A[/dropcap]rabanın bagajına mevtayı zorla yerleştirirken, birkaç kavunu da bagaja koyuvermek sıradan bir davranıştır. Dağ başında kim görecek, olsun yine de gören var mı diye etrafa bakmalı ve emin olmalıdır. Ölüyle kavunlar yan yana…

Zanlı, insan öldürmüş, domuz bağıyla bağlamış ve sonra toprağa gömmüştür. Öldürdüğünü itiraf ettiği anlaşılıyor. Kötü işte ve arabanın arkasında kötü kötü bakıyor… Sırada ölüyü bulmak ve otopsi yapmak vardır. Jandarma, taksi, devlet ölüyü arıyor. Görev ne de olsa.

Zanlı keşfe giden ve adliye işlerini gören şoförün taksisinde arkada ve ortada oturuyor. Komiser, rütbesi gereği önde şoförün yanında oturur. O da devletin en önemli kişisidir. Asayiş, ondan sorulur. Şakalarda ondan soruluyor, ciddiyet de. O ne zaman isterse arabadaki herkes şaka yapabilir ve gülebilir, o ne zaman isterse ciddi olunur. O gülerse gülünür. Laubalilik, asla yapılamaz. Artık zanlı yer gösterecek, toprak kazıcılar toprağı kazacak ki onları işi sadece budur, sıradan ve yapılması gereken yer gösterme için gecenin yarısında dolaşılmaktadır. Jandarma cipinin farları ortalığı aydınlatır ve katil bir türlü doğru yeri göstermez. Her durulan yer de Komiser’den küfür yer. En son kızdırır ve Savcının gözü önünde tekme tokat sopayı yer. Çünkü bunlar, bundan anlar. Kimse bilmez. Komiser bilir, onun için yalan söyleyen katil dövülür. Böyle yapılmazsa, bunlar doğruyu söylemez, komiser bilir bütün bunları. Bu işlerden ne doktor ne de Savcı anlar. Arabanın arkasında oturan zanlı gecenin bir yarısında, kör karanlıkta ölüyü gömdüğü yeri göstermek için herkesi dolaştırmaktadır. Çeşmenin olduğu yerde, yukarıdaki ağacın altında… Orası değildi köye girmeden önceki sapakta bulunan tek ağacın altında… Tam hatırlamıyor işte… Komiser’e göre bilir de bilmezden gelir ve söylemez… Dolaşır dururlar.

Doktor rolünün geleceği anı, Savcı ölünün bulunacağı zamanı, komiser ve polis zanlının göstereceği ölünün gömülü olduğu doğru yeri göstermesini beklemektedirler. Zanlıyı söyletmek mi gerekiyor, döversin konuşur ve doğruyu ancak o zaman söyler. Tanıdığı geçmiş katilerin davranışlarıyla yaşadığı deneyimlere dayandırarak mevtanın yerini söyletmeye çalışan komiser bilir.

Savcı için sorun, ölünün bulunmasıyla sona erer ve gerisi tutanak yazmaktan ibarettir.

[sws_blockquote align=”” alignment=”alignleft” cite=”…” quotestyles=”style02″] Hangi hayatın seyrinde bir aşk ve aşka ihanetin karşılığı verilen bir yaşam yer almıştır? Bir trajedi ise eğer unutulmak istenen umar mısınız? [/sws_blockquote] Sıradan bir işlem gibidir olup bitenler ve kim bilir kaçıncı otopsidir sürekli otopsi yapan hastabakıcı için… Katilin hayatının gerisinde ise bir çocuk ve bir kadın vardır. Çocuk aslında asıl babasını ama kasabada çocuğun babası bilinen katili taşlar.

Aslında yaşanan ve izlediğiniz kimin hikâyesidir? Doktorla, savcının mı?

Her ikisinin aralarında geçen konuşmalarında saklı olan yaşanmış hayatların sırlarından birisi sizin sırrınız olamaz mı? Savcı, zehir kalıntılarının yıllar sonra bile ortaya çıkabileceğini söyleyen doktorun sözlerini dikkatle dinlerken, ortaya çıkmasını istemediği hangi sırrına vicdanın kapılarını aralıyor?

Hem doktor, hem savcı basit bir keşif sırasında ölüyü bulmaya çalışırken ve aslında sıradan bir iş için birlikte bu kadar uzun zaman geçirmek zorunda kalınca, yaşadıkları geçmiş hayatın hangi gerçeklerinin kapısını aralamış oldular?

Bir kez daha geçmişlerini ve anılarında kalan “bir zamanları” sorgulamış olmuyorlar mı?
Otopside ortaya çıkan gerçek, bir zamanlar birilerinin bildiği bir gerçekse eğer; hiç düşündünüz mü Doktor otopsi raporunda neden gerçeği gizler? Otopsiyi yapan hastabakıcı şimdi itiraz etmiyorsa eğer, saklanan sırlar bir zamanlar, Anadolu’nun bir yerinde ortaya çıkarsa şayet gerçeği kim saklamış olacak? Doktor mu?

Sıradan bir keşif ve sadece basit bir otopsi işte…

İzlerken sabretmeli. Hayata dair hikâyelerin bazıları da öyle değil midir? Ne kadar sabırsız olursanız olun, uzun yaşanmış ve sanki hiç bitmeyecek gibi değil midir insana dair hikâyeler. Hikâye biter, sabır nedir öğrenirsiniz. Her hikâyeden sonra da sabırlı olmayı…

Yaşanmış olanı yazmak, kolay gibi gözükür ama başarmak sanattır. Sinema, eski hayatları bir gece yarısı, bir kasabada, bir zanlının yer göstermesi için yapılan bir keşif sırasında, keşfeder. Doktor, savcı, muhtar, katil, şoför, kadın, çocuk, morgcu, toprak kazıcılar, katilin kardeşi, jandarma, komiser ve polisler…

İzlerken sizin keşfiniz ne? Siz hiç insan öldürmüş olabilir misiniz?

Basit ve sıradan hayatların dramları, mutlulukları, aşkları, sevinçleri yaşanıp bittikten sonra bilinmeyen zamana doğru yola çıkarlar. Ne yaşanmışsa artık, geriye ne kalmışsa basit ve sıradan…
Bir kasabada, bir şehirde, bir yolda, koca şehirlerde, taşrada, kasabada, birbirine bitişik kırmızı damları olan evlerde, dağ başında, araba farlarının aydınlattığı yollarda, ölü başında, rüzgârın dalgalandırdığı sarı otlarda, çeşme başında, eski fotoğraflarda, geçmiş anılarda, okul yıllarında artiste benzetilen insanların sırlarında, tek ağacın altında, karanlıkta, lamba ışığında, yer sofrasında, kısacası; bir zamanlar Anadolu’da yaşanan sıradan hayatlar…

Sıradan hayatlar film olunca, sıra dışı bir etki yaratıyor. Kimler yaratmışsa helal olsun… Emekleri geçen herkesin alın terine, yaşadıklarına, sevdiklerine, hayatlarına sıradan ama sıra dışı aşklarına helal olsun…

Neden etkilendiğiniz anlaşılamıyor. Ama olsun, sizi sarıp sarmalayan sıradan ve basit hikâyelerin yaşanmış olmasıdır bu topraklar üzerinde…

Bir Zamanlar Anadolu’da adlı film, sıradan hayatlar için sıra dışı. Ne bir eksik ne bir fazla ve çok inandırıcı. Filmde, zaten avukat da yoktu…