[su_dropcap style=”light” size=”5″]S[/su_dropcap]on on yıl içerisinde dünyanın dört bir yanında yaşadığımız ayaklanmalarda genç nüfusun sahip olduğu yere dair Henry Giroux şunu yazıyor: “[Şimdiki] gençlik, önceki nesillere sunulduğu gibi ayrıcalıklı bir yerin umudunu işgal etmiyor. Onlar, artık, gelişmeye inancın sarsılması ile beraber apokaliptik söylemlerin ortaya çıkışı ile geleceğin belirsiz, umutsuz, ve emniyetsiz olduğu neoliberal bir zaman anlayışında yaşıyorlar.”[i] Grioux’un sözlerini anlamanın bir yolu, yazısının geri kalanında belirttiği gibi, bir türlü toparlanamayan ekonomik verilere bakmak ve eskiden olduğu gibi üniversite eğitiminin güvenli bir gelecek anlamına gelmediğini görmek. Diğer bir yandan, eylemlerin geneline baktığımız zaman, kimlik sınırlarının daha çok sınıfsal çizgilerde çekildiğini görüyoruz. Yani, neoliberal sistemden kişisel olarak yararlananlar, onu idame ettirmek isteyen azınlık, ve bu ekonomik elit/yönetici sınıfının elinde bulundurduğu icra güçlerine—polis, medya gibi—karşı; sistemin gittikçe daha da acımasızca sömüren doğası, ve bu sistemin yan ürünleri olan ırkçılık, sınıfsalcılık, cinsiyetçilik, heteroseksizm gibi toplumsal eşitsizlikler altında ezilen ve bu ezilenlerin yanında saf tutanlar karşı karşıya gözüküyor. Bu açıdan Gezi’de de durum farklı değildi.

Fakat, Gezi konusunda altı çizilmesi gereken belki de en önemli noktalardan biri, yaşananların ‘başarı-başarısızlık’ ikileminde siyah/beyaz bir değerlendirilmesinin aslında gayet isabetsiz olduğu ve yazıda açıklamaya çalışacağım gibi, Gezi odaklı bir toplumsal hareketin gerçekte daha başlamadığı. Bu yüzden yaşananların sonuçlarını başarı/başarısızlık ikileminde değil, ne oldu ve ne olabilir ekseninde değerlendirmek daha yaratıcı sonuçlara ulaşabilir. Geçmiş odaklı “ne oldu?” sorusuna verilecek cevabın iskeletinde üç temel alt-başlık var: siyasi olanak, öfke, ve kitlesel dayanışma. Gelecek odaklı neyin olabileceği ise, geçmişten alınan derslerin yakın gelecekte nasıl kullanılabileceğine bağlı.

Başlamadan önce açmam gereken bir nokta, Gezi’nin toplumsal hareket olmadığı, daha doğrusu, Gezi odaklı bir toplumsal hareketin henüz vücut bulmadığı üzerine. Gezi parkında başlayan ve Türkiye’ye yayılan direnişe toplumsal hareket yerine mücadeleci siyaset demek daha isabetli olur. Mücadeleci siyasetin karakteristikleri, devlet bürokrasisinde veya karar mekanizmalarında yer tutmayan vatandaşların ve normalde birbirleri ile alakası olmayan grupların, belli kanaat liderleri ile bir araya gelerek elitlere ve otorite sahibi olanlara karşı çıkmasıdır. Mücadeleci siyaset, ancak organize olan toplumsal ağlarla, kültüre hitap eden ve insanları harekete geçiren sembollerle birleştirildiği zaman otorite ile başa çıkabilecek bir toplumsal harekete dönüşebilir.[ii]

Gezi ve sonrasında mücadeleci siyaset yaşadık. Geçen yıl şahit olduğumuz direnişte, daha önce birbirleri ile alakası olmayan, ve bazı durumlarda önceden anlaşamayan kesimler bir araya geldi ve bazı kanaat liderlerinin önderliğinde otorite sahiplerine karşı beraberlik ve direniş gösterdiler. Gezi eylemlerinin anlık ve kendiliğinden ortaya çıkışının sonuçlarından biri, toplumsal hareketlerde görünen organizasyona, basında görünen ve toplumun belli bir kesimini mobilize edebilen lider(ler)e, ve toplumsal ağlara sahip olmamasıydı. Bu sebeple Gezi’de yaşananlar bir toplumsal hareket değildi—fakat, Gezi ruhu diye adlandırılan o mücadeleci, ayık, sorgulayan, ve sorgusunu sokağa döken güruhun varlığı, yakın gelecekte başlatılabilecek olan bir toplumsal hareketin çekirdeğini oluşturabilir.

Organize bir toplumsal hareket olmamasına rağmen Gezi’nin olabilmesi ve kısa bir süre içerisinde kendi içinde belli karakteristikler göstermesi, yani Gezi’nin belli bir kültürel yapısının oluşması her açıdan olağanüstüdür. Bu yapı, her ne kadar Gezi’ye gelenlerin ve katılanların kimlikleri ile şekillenmiş olsa da, Türkiye’nin siyasi bağlamına olan tepkisi ve bir yıl önce var olan—şu anda da devam eden—siyasi olanaklara karşıt gelişmiş olması Gezi’ye şekil veren önemli etkenlerdendir. Bu siyasi ortam, aslında, son on yıl içinde gördüğümüz küresel ayaklanmaların arka planında olan dünyanın dört bir yanında genç nüfusun isyan ettiği siyasi durumun yerele yansımasıdır.

Siyasi Olanak

Diğer bir deyişle, Türkiye’de yaşananları AKP’nin ve muhalefetin sunduğu siyasi olanaktan bağımsız düşünemeyiz. Gezi parkında AVM’ye karşı başlayan direniş o ana ait bir olanaktı. Fakat o küçük parkta başlayan bir kaç kişilik direnişin neredeyse 3 ay sürmesi ve Türkiye’nin çoğuna yayılması, şayet siyasi durum elverişli olmasaydı mümkün olamazdı. Türkiye’nin geneline yayılan çapulcu direnişinin arkasında iki tane ana siyasi olanak vardı. Bunlardan birincisi, AKP’nin yapısında barındırmaya çalıştığı hem tutucu hem de neoliberal ideolojinin doğasında olan çelişkinin getirdiği çatlak ve Erdoğan’ın bu çatlağı söylemine filtresiz yansıtmış ve yansıtmaya devam ediyor olması. İkincisi ise, adı ana muhalefet olan fakat cismen aktif siyasette pek göremediğimiz partinin toplumun geneline hitap edememesi ve insanlara herhangi bir alternatif sunamaması. 2013 yazında Türkiye’yi saran direnişin ortaya çıkmasının sebeplerinden biri, bu iki durumun kesiştiği noktadaki koşulların belli bir ivme kazanması ve halkı dönüşü olmayan bir yokuştan aşağı itmesiydi.

Öncelikle AKP’nin ideolojisinden bahsedelim. AKP’nin fikri yapısının Erdoğan merkezli dogmatik bir siyasi pan-Sünni İslam ve militarist bir milli görüş karışımı olduğu; ekonomik yapısının da Avrupa’nın birinci dünya savaşı öncesi gösterdiği denetimsiz sömürgeci reflekslerini hatırlatan ve küresel kapitalist düzende ortaya çıkan en yeni trendleri yerel bağlama uygulayan neoliberal bir düzen olduğu yeni bir fikir değil. Fakat, gün geçtikçe AKP’ye karşı artan gerek halk, gerek elit, gerekse uluslararası muhalefet ile beraber, AKP’yi bünyesinde barındıran Erdoğan’ın söyleminde de daha sıklıkla görmeye başladığımız tutarsızlıkların ve çelişkilerin gösterdiği nokta şudur: AKP’nin bu fikri ve ekonomik yapıları aynı bünyede barındırma çabasının başarısızlığı gittikçe artmaktadır. Bu çabanın değişime açık olmaması, ve AKP’yi oluşturanlarla beraber tabanının, en azından bir kısmının, bu temele zaman geçtikçe daha da sıkı (ve de kırılgan) bir bağla bağlı kalması sonucunda, ulusal ve uluslararası kitlelerde ilk başta sempati kazandıran bu karışım, AKP’yi ve toplumu bugünkü duruma getirmiştir.[iii]

AKP’nin barındırdığı fikri ve ekonomik yapıların çatışmasının temeli şuna dayanmakadır: AKP bir taraftan insancıl Anadolu tasavvuf geleneğinin ürettiği metinleri kendi tutucu siyasi İslam ve milli görüş ideolojisine gülen bir yüz çizmek ve halkın gözünde pazarlanabilir yapmak için retorik olarak kullanırken—ki bunun teolojik çelişkisi bariz diye düşünüyorum—diğer taraftan, ekonomik sistemi ile beraber siyasi istikrarını, Türk devlet[iv] geleneğinin ‘harcanabilir’ ve ‘öteki’ olarak işaret ettiği azınlıkların, ayrıcalıklı olanların çıkarı ve rahatı için, tüketilmesi ve öldürülmesi üzerine kurmaktadır—en son Soma’da yaşadığımız gibi. Siyasi istikrar ve neoliberal ekonomi tanrıları için kesilen her kurbandan sonra çevrilen laflar, tasavvufi kelime haznesinin har vurulup harman savrulması her ne kadar toplumun bir kesiminin ilgisini ve sempatisini hala üzerine çekebiliyor olsa da, çemberin giderek daraldığı kaçınılmaz bir gerçek. Zaman geçtikçe ve farklı kesimler bu şovun perde arkasında yaşananlara, bütçesine ve bilançosuna şahit oldukça, gayet hevesli bir şekilde AKP’nin gemisinden inmektedirler.

Gezi direnişinin ulaştığı boyutun bir kısmını açıklayan siyasi durumun elverişli olmasının bir kısmı AKP’nin bu çelişkisine dayanmaktadır. Fakat AKP’nin bu çelişkisinin arkasında yatan, AKP’nin bir araya getirmeye çalıştığı iki kola hitap eden, ve dünyada olan diğer eylemlerde de karşımıza çıkan iki küresel gerçek var. Birincisi, ne kadar ılımlı olarak pazarlanmaya çalışılırsa çalışılsın, siyasi İslam’ın çöktüğü, ikincisi de küresel neoliberal sistemin sürdürülemez olduğu. Siyasi İslam’ın çöküşü Arap Baharında başladı. Arap Baharı’nın arkasında şüphesiz bir sürü sebep vardı, ve siyasi İslam’ın sorunları sadece bunlardan biriydi. Fakat, Arap Baharı’nın gösterdiği şeylerden biri, sadece İslam’ın değil, siyasete egemen olan herhangi bir dini anlayışın veya ideolojinin öyle ya da böyle otokratik bir sistem ürettiği, mutlak hakimiyetin getirdiği baskının, ekonomik yokluk ile beraber mutlak bir yoksulluk yarattığı ve sonuç olarak dayanılmaz olduğu. Neoliberal düzene karşı tepkiler ise #OWS ile popülerlik kazanan ve özellikle Güney Amerika’da ve balkanlarda büyük yankı bulan eylemler. Mesela Brezilya’da düzenlenecek olan dünya kupası bunun en önemli örneklerinden biri. Dünya kupası, olimpiyatlar gibi, milyar dolarlık hesapların döndüğü, insan ticaretinin, seks köleliğinin tavan yaptığı, sadece belli bir sınıfın ilgilendiği bir eğlence uğruna yerel ihtiyaçların hiç sayıldığı, devletin uluslararası prestiji uğruna yerel endişeleri görmezden geldiği, alt sınıfların kenarlara itildiği bir organizasyon. Brezilya’da, ve Yunanistan, Bulgaristan gibi başka yerlerde gördüğümüz, insani tamponları olmayan neoliberal düzenlerin de mutlak yoksulluğa yakın durumlar ürettiği ve nihayetinde idamesinin imkansız olduğu.

Türkiye’de ise, AKP’nin sunduğu, bu iki koşulun birleşimini görüyoruz. Hem siyasal İslam ve milli görüş ile beraber geleneksel Türk devleti anlayışlarının ideolojik olarak baskın ve hiç olmadığı kadar yaşamın her alanında mutlak olması; hem de, bu mutlak baskının üzerine inşa edilen sistemin, Brezilya’da gördüğümüz gibi, devletin harcanabilir olarak gördüğü ve gösterdiği sınıf ve kimliklere mensup olan insanların cesetleri üzerinde duran bir ölüm kapitalizmi olması—yani bir kesimin hayatı için, genelde egemen ideolojinin hali hazırda öteki olarak belirlediği diğer kesimlerin ölümünün şart olduğu bir sistemin idame ettirilmeye çalışılması.

Diğer taraftan, ana muhalefet partisi CHP’nin kendi içinde yaşadığı kimlik karmaşası yüzünden kriz anlarında bile toparlanamayıp kararlı bir tepki verememesi, halkın büyük bir kesimini alternatif bakımından boşlukta bırakıyor. CHP, bir taraftan parti içindeki ve tabanındaki geçmişe tutunmaktan geleceğe kör olan ırkçıların ve sudo-ırkçı olan ulusalcıların, diğer taraftan #occupychp gibi (genç/yeni-medya/direniş temelli) bir hareketin çekişmesi arasında felç olmuş durumda. CHP’yi içinde bulunduğu felçten kurtaracak, kararlı, insanları kendine çeken bir lider de henüz ortalıklarda gözükmüyor. Durum böyle olunca, CHP, viral olan bir iki meclis konuşmasının ve Şafak Pavey’in arada bir yarattığı sorgulanabilir hevesi dışında hiç bir varlık gösteremiyor. Kılıçdaroğlu’nun verdiği tepkiler, hem AKP’nin ana akım medya üzerindeki tekeli yüzünden sansüre takılıyor ve ana akım medyada yankılanmıyor; hem de tepkilerin dar görüşlü olması sosyal medyada da CHP’ye pek taraftar kazandırmıyor. Gezi’de karşımıza çıkan ise, CHP’nin bu zafiyetinin karşısında küfrederek ve istemeyerek her seçimde CHP’ye oy veren yaşlı bir taban yerine, durumun sunduğu angstı ve CHP’nin dayatmaya çalıştığı alternatifsizlik otoritesini geri çeviren, hatta konuşmaya açan bir güruh.

Gezi protestolarında öne çıkan orta üst, orta, ve orta alt sınıf genç Türk demografisinin kağıt üzerinde CHP’nin yeni nesil seçmeni olması gerekirken, aslında, AKP’ye olduğu kadar CHP’ye de mesafe koyması, Gezi eylemlerinin oluşumunda AKP’nin doğasında olan çatlak kadar önemli bir yer tutuyor. Şayet AKP’nin yukarıda bahsedilen çelişkili doğası ile beraber CHP’nin uygulayamadığı muhalefetten kaynaklanan bir cevap boşluğu olmasa idi, Gezi parkında başlayan protestoların, ülke çapına yayılan bir direniş hareketi olması mümkün olamazdı. 2013 Mayıs sonunda Gezi’nin ortaya çıkmasına yardımcı olan siyasi olanak, o yüzden, bu iki unsurun bir araya gelmesinden oluşan elverişli siyasi ortamdı.

Bu siyasi ortam içerisinde Gezi ile ortaya çıkan direniş, olabileceği her şeyi zaten oldu. Gezi’nin bir sonraki adımı, anlık bir kıvılcımdan ortaya çıkan üç aylık bir direnişin ötesinde, siyasi gündemi takip eden, organize, medya ve halkın gözünde otoriteye cevap verebilen, tabanını kendi fikir çizgisinde tutabilen, istek ve taleplerinde net ve idealizmi pragmatik olarak mümkün de kılabilen bir hareket. Diğer bir deyişle, Gezi’de başlayan direnişin mücadeleci siyasettin çıkıp, ivmeli bir toplumsal harekete dönüşmesi için bu hareketi taşıyacak yerel toplumsal ağların kurulması ve kültürde yankılanan bir şekilde söylemlerin geliştirilmesi şart—ki Gezi’de geliştirilen siyasi/toplumsal mizah, bunun da bir çekirdeği.

Öfke

Gezi’de üretilen mizahın yanında, belki de arkasında, duran bir unsur ise öfke. Siyasi olanağın bolca sunduğu tutarsızlıklara ve insanları köşeye sıkıştıran çıkmazlara karşı üretilen mizah, her ne kadar çoğunluk için belki başka türlü yıkıcı olabilecek duyguların dışa vurumu olarak kendini gösterse de, dayatılan siyasi şiddet karşısında öfkelenmemek, herhalde, insanlık dışı olurdu. Siyasilerin ve egemen siyaseti savunanların sıklıkla dile getirdiği “barışçıl başlayan ama daha sonra çirkinleşen” eylemleri bu şekilde yargılamak, tabii ki, toplumsal olarak prestij, güç, ve ayrıcalık sahibi olanların koltuklarından gayet kolay olsa gerek. Fakat, gerek polisin kullanılış şekli, gerekse siyasi ve medyada öne çıkan anti-protest retoriğini incelediğimiz zaman karşımıza yine eski ve köklü bir devlet geleneği çıkıyor: sonuçları sebep olarak tanımlamak.

Buna daha önce PKK/TSK ayrımında şahit olduk. Yani, 80’lerin ortasından beri gördüğümüz ve benim gibi 90larda büyüyenleri travmatik bir şekilde etkileyen şiddetin (her türlüsü insani olarak gayrimeşru iken) birinin meşru, diğerinin ise gayrimeşru ilan edilmesinin kökünde yatan, aslında, bu çarpık olan atıftı. devletin “terörizm” olarak tanımladığı şiddeti sebep olarak çerçeveledi. Terör sebep olunca, teröre karşı kullanılan şiddet her daim haklı çıkarıldı. Böyle bir çerçeve, gerek devletin ideolojik hükümranlığı, gerekse PKK’yı ortaya çıkaran sebepleri örtbas etmek için—yani, PKK’nın bir sebep değil, devlet şiddetinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını saklamak için—gayet kullanışlıydı. İdeolojik aygıtlar, eğitim ve basın başta olmak üzere, şiddetin kaynağını “kötü teröristler” olarak sunduktan, PKK’nın varlığını uluslararası komploların bir sonucu olarak gösterdikten, ve devlet şiddetinin meşru kaynağını antiemparyalist retoriğe ve halkın kutsalı olan kurtuluş savaşına bağladıktan sonra, bu propagandaya maruz kalan ve başka kaynağı olmayanların yaşanan şiddeti farklı bir şekilde görebilmesine imkan yoktu.

Weber’in dediği ve neredeyse her devlette gördüğümüz gibi, Türk devleti de kendi kültürel sembolizmalarını ve mitoslarını kullanarak şiddet üzerinde böyle bir tekel kurmuş oldu. Yani, devletin uyguladığı şiddet her koşul altında meşru, yargılanamaz, haklı, orantılı, ve gerekli; devlete karşı uygulanan her hangi bir şiddet ise her koşul altında gayrimeşru, yargılanabilir ve cezalandırılabilir, haksız, gereksiz, orantısız, ve gereksiz olarak temellendirildi.

Aynı dinamikleri Gezi’ye karşı da gördük. devlet retoriği kendini tekrar etti: Kahraman Türk polisinin destansı çabaları sonucu dize gelen uluslararası İsrail-BCC-CNN lobilerinin gaza getirdiği terörist güruhların meydanlarda alt edilmesi—tabii ki, tekrar kurtuluş savaşına bağlanan retorik, ve halkın kutsallarının siyasi ve bireysel çıkarlar için rahatça kullanılması ilk göz ardı edilen gerçek oldu. devletin ve basının sunduğu çerçevede Gezi’de yaşananlar sebep, hatta uluslararası komplonun ortaya çıkardığı bir sebep olarak takdim edildi. polisin müdahalesi ise sonuç. Bu çerçevede örtbas edilenler şunlar oldu: Gezi’yi ortaya çıkaran ve yukarıda yazdığım siyasi dinamiklerle beraber, yapısal sorunlar: işsizlik, siyasi çıkar ilişkilerine dayalı toplumsal kutuplaşma, egemen yapının ve bu yapının yanında duran insanların baskısı sonucu günlük hayatta dışlanan diğer insanlar, kadınlara ve azınlıklara karşı yargı kararları ile devlet elinin doğrudan desteklediği şiddet.

Tüm bunlar göz önüne alındığı zaman, Gezi’de karşımıza çıkan öfkenin nereden geldiğini anlamak zor olmuyor. Öfke, yani, Gezi’nin ani ve kendiliğinden gelişmesine yardımcı olan itici gücün bir kısmı, insanları evde oturmaktan ziyade, sokağa döken, barikat kurmalarına yardımcı olan, tuğladan kütüphane yaptıran, egemen olan siyasi İslamın gayet aşina olduğu davalardan biri olan intifadayı anımsatan (ve adı intifada olunca meşru, Gezi olunca gayrimeşru ilan edilen) bir şekilde insanların kamu alanını devletin gaspından korumak için mermilere karşı taşla karşılık verdiren, sık bakalım dedirten, orantısız zekanın sivriliğini bileyen hislerin tümü. Diğer bir deyişle, siyasi şiddettin doğurduğu toplumsal öfke, Gezi’yi toplumsal adalet yönünde iteleyen his.

Kitlesel Dayanışma

Tabii, insanların maruz kaldığı siyasi şiddetin çapı, ona karşı olan direnişin çapını da belirliyor—ki Gezi’yi bu kadar özel kılan unsurlardan biri, siyasi şiddetin daha önce görülmemiş derecede çaplı oluşu, ve buna tepki olarak, toplumun farklı kesitlerinden grupların spontane bir şekilde dayanışma göstermiş olması. Siyasi retorik şunu iddia etmektedir: kadın cinayetleri, Trans cinayetleri, Alevi cinayetleri, LGBTQ bireylere karşı daimi olan şiddet, farklı din, etnisite, veya mezhep sahiplerinin maruz kaldığı ayrımcılık, kader veya kaza olarak tanımlanan işçi cinayetlerinin sorumluluğu tüm topluma aittir—neredeyse seksen milyon insanın yaşadığı bir ülkede bu tür şeylerin olması normaldir—bunlar siyasi yapıya atfedilemez. Bu retoriğin amacı, devletin sorumluluğunu ve, tabii ki, borcunu azaltmaktır. Şiddet, ve hatta suç, ne kadar büyük bir kitleye atfedilirse, o kadar sulanır, o kadar seyrelir. Bu yolla devlet, herkesin sorumlu olduğu böylece kimsenin suçlu olmadığı ahlaki bir konumda korunaklı olarak barınabilir.

Fakat, hiç bir şiddet anı bireysel değildir, her şiddet anı siyasidir. Bir kadının sokak ortasında kurşunlandığı, bir trans bireyin sokakta linç edildiği, eşcinsel bir bireyin korkudan eğilimini açıklayamadığı, Alevi birinin Cemevi önünde vurulduğu, oruç tutmayanın kitlece dövüldüğü, devleti rahatsız eden konuları araştıran akademisyenlerin medyada hedef gösterildiği, işçilerin madenlerde, tersanelerde, veya başka çalışma yerlerinde öldüğü her an, o anki şiddetin var olmasına imkan veren toplumsal yapının arkasında duran siyasi ve ideolojik bir çerçeveden bağımsız değildir. Bu yüzden cezasız kalan veya adi cezalarla yüreklendirilen şiddetin yönü prestijli ve ayrıcalıklı olandan, ayrıcalığı ve sesi olmayana doğrudur. Öteki yönde gerçekleşen şiddet, baskı aygıtları olan polis ya da mahkemeler tarafından hızlı bir şekilde cezalandırılır. Neticede, her fiziksel şiddet anının arkasında, o anı var eden siyasi ve kültürel bir şiddet yapısı vardır. Bu sebepledir ki, her şiddet anında devletin ve o devletin koltuğunda oturanların sorumlulukları vardır.

Aynı sebepten dolayı, Gezi sırasında BDP bayrağı tutan birinin, Atatürk bayrağı tutan birinin elini tutup TOMA’ya karşı durduğu; solcuların namaz kılan Müslümanları koruduğu; kelimenin tam anlamı ile kanlı bıçaklı olan üç büyük taraftar gruplarının görülmemiş bir dayanışma kurduğu gibi sahnelere şahit olduk. Çünkü karşı gelinen devlet şiddeti çok geniş bir yelpazeyi etkiliyordu. Devlet şiddetine karşı olan tepki ve dayanışma da benzer bir çokluktan çıktı.

devlet söyleminin böylesine bir ittifak karşısındaki tepkisi, gayet ondan beklenir bir şekilde, tüm ittifakı aynı sepete koyarak karşısına almak ve öcü ilan ederek kendisini kurtarıcı gibi göstermekti. Böyle bir söylem öcüye karşı kullanılan tüm şiddeti meşru kılmakla beraber, devletin söylem repertuarındaki en önemli reflekslerinden biri olan savaş söylemini de ortaya koymasına fırsat verdi. Siz/biz: Biz iyiyiz, siz kötüsünüz. Bir meşruyuz/devletiz. Siz gayrimeşrusunuz/teröristsiniz. Bunun gibi ikili karşıtlıkların sürdürülmesi, devletin şiddet ve toplumsal algı üzerindeki tekelinin temelini oluşturuyor.

Gezi ruhu denilen çekirdeğin yeşermesi için bu ikili karşıtlığın bir parçası olmaktansa temelini tehdit etmesi gerekiyor.

Ne Olabilir?

Potansiyel olarak karşımızda duran bir toplumsal hareket, kendisini ikili karşıtlıkların pençesinden sıyırarak toplumsal eşitsizliklere hitap edebilen ve olabildiği kadar fazla grup arasında ittifakı kendi bünyesi altında kurdurabilen bir yapıya sahip olmak zorunda. Diğer bir değişle, karşıdakini alt edilmesi gereken bir düşman olarak değil, ikna edilmesi gereken bir dost olarak görmek zorunda. Hatta ikna etmeye çalıştığını karşısında değil, yanında görmek zorunda. Bugüne kadar uluslararası yankı uyandıran ve somut sonuçlara ulaşan toplumsal hareketlerin temelinde aynı görüş yatmaktadır—Gandi veya Martin Luther King’in başını çektiği hareketler gibi.

Bunu yapmanın birinci yolu, toplumsal hareketin barındırdığı söylemleri kendisinin fark etmesinden geçiyor. Brezilyalı eğitmen ve düşünür Paulo Freire’nin tanınan kitabı Ezilenlerin Pedagojisi’nde yazdığı gibi, bir hareketin ilk zamanlarında, “ezilenler, özgürlük için çabalamak yerine, kendileri ezenler ya da “alt ezenler” olmaya çalışırlar. Düşüncelerinin yapısı, onları şekillendiren varoluşsal durumun betonlaşmış çelişkileri ile şekillenmiştir.” Yani, Freire’nin demek istediği, ezilenler, en azından hareketlerinin ilk aşamalarında, özgürlük yerine güç istemektedirler—hatta onları ezenlerin gücünü. Fakat, Freire’nin de dediği gibi, ezilenlerin insani amacı “kendilerini ve onları ezenleri de özgürleştirmektir.” Bu yüzden, ezilenler, kendilerini ezenlerin kullandıkları kalıpları kullanarak bir özgürleşmeye ulaşamazlar. Aynı araçlarla ulaştıkları sonuçlar ancak onların da sistemin içine asimile olmalarını sağlayan, geçici, ve kısa vadelidir.

Gezi’nin devamı olacak olan toplumsal harekette ezilenlerin ezenlerin yerini almaması için yapılması gereken en önemli şeylerden biri hareketin kullandığı dile ve söylemlere bakmasıdır. Protestolar sırasında kullanılan dil şiddet içeriyor, bazı kesimleri dışlıyor mu? Sloganlar ve metinler direnenler arasında birlik yaratmaya çalışırken, farklılıkları görmezden gelip, tehdit olarak mı algılıyorlar? Söylemler ırk, sınıf, cinsiyet eksenlerindeki toplumsal eşitsizliklere cevap mı veriyor, yoksa onları yeniden mi yaratıyor? Yani, kısacası, hareket itiraz ettiği söylemden ne kadar yararlanıyor ve ne kadar o söyleme alternatifler üretmeye çalışıyor?

Buna dikkat çekmek istememin sebebi şu: toplumsal hareketler genel olarak kültürel birikimlerden yararlanırlar. Yani, zaten bilinen, aşina olunan kalıplar kullanılır. Türkiye’de toplumsal sorunlar tartışılırken en çok kullanılan kalıplar, savaş zamanına ait düşman algılarını idame ettiren, siyah/beyaz olan ve farklılıkları kendi çıkarları için feda etmeye hazır, kendini savunmak adına düşman olarak gördüğüne ve homojenliğe karşı çıkanlara şiddet uygulamaktan çekinmeyen, geçmişin tanrılarını ve kalıplarını yıkmak adına yeni tanrılar ve kalıplar yaratan söylem kalıplarıdır.

Ancak toplumsal hareketlerin sınırlarında, kenar ve köşelerinde olup da ana akım söylemlere kurban düşmeyenler alternatif yaratabilirler. Gezi sırasında bunun örneğini Kaos GL gibi LGBTQ gruplarda gördük. LGBTQ gruplar, direnişe katılanların kullandıkları söylemlere dikkat çekmek istediler ve buna dair gerek sosyal medyadan, gerekse direnişte poster ve pankartlarla dile getirdiler. Edilen küfürler, şiddet çağrıları, gibi söylemlerin aslında ne kadar zararlı olabileceğini—daha doğrusu, ister onu söyleyenin bir direnişçi, isterse polis olsun, bu tür söylemlerin ataerkil ve erkek-egemen kökünden çıkan şiddetten doğrudan zarar gören LGBTQ ve feminist gruplar, alternatif söylemler yaratmakta (Ayol!) en önemli yere sahiplerdi.

Sonuç olarak, yaşananlara bir yıl sonra baktığımızda ve yaşanabilecekleri göz önüne aldığımız zaman, Gezi’yi kapsamlı bir toplumsal hareket yolunda önemli bir adım olarak görebiliriz. Gezi’nin ortaya çıkmasında elverişli olan siyasi ortam ve buna katalizör olan AVM, her ne kadar geçiciymiş gibi gözükse de; 1) Türkiye siyaseti ve ekonomisi küresel siyasetin ve ekonominin bir parçasıdır. Küresel trend bu şekilde gittiği sürece Türkiye’nin bundan kopması olanaksızdır; 2) AKP’nin ve CHP’nin kurduğu dinamik Gezi parkı gibi bir sürü katalizör olay yaratmaya müsaittir; 3) Büyük ihtimalle yakında değişmeyecek olan devlet geleneği gereği siyasi şiddet çemberini genişleterek kendisini göstermeye devam edecektir.

Toplumsal hareketin yapması gereken, kurduğu toplumsal ağ ve kültürel semboller ile kimlikler arası ittifaklar kurarak bu çatlaklardan otoriteye karşı toplumda yankı yapan cevaplar vermeye başlaması ve devlet şiddetinin altında yatan düşman algısını ve ikili karşıtlıkları zekice zorlamasıdır.

Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda, “insanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır” diye yazar. Bu süreç boyunca hatırlanması gereken şeylerden biri, sürecin uzun soluklu olduğu ve üç ay içinde, üç yıl içinde, belki de otuz yıl içinde bitmeyeceğidir. Fakat direnenlerin ve bu hareketi başlatacakların şimdi atacağı ilk adımlar, sürecin uzun vadede hangi yöne doğru gideceğinde belirleyici olacaktır.



[i] H. A. Giroux, ‘Protesting Youth in an Age of Neoliberal Savagery’. E-International Relations. 20 Mayıs 2014. Alıntı linki.

[ii] Mücadeleci siyaset – İngilizcesi: contentious politics – üzerinde daha fazla bilgi için bkz: Sidney G. Tarrow, Power in Movement. 2011

[iii] Bu çelişkinin daha kapsamlı bir analizini daha önce Birikim’de yazmıştım. Buradan ulaşabilirsiniz.

[iv] devlet ve polis kelimelerinin baş harfleri kasten küçük. Sembolik de olsa ve ne kadar önemsiz gözükürse gözüksün, dayatılan kurallardan birine bile karşı gelmek tüm sistemi tehdit eder. Özellikle gramer gibi herkesin ağzından ve elinden çıkanı kontrol etmeyi amaçlayan, dilin sonsuzluğunu ve yaratıcılığını kuralların kalıplarına indirgemeye çalışan, ve “adam gibi X”, “süt kadar temiz Y” gibi sözcük kalıpları ile ataerkil, seksist ve ırkçı kültürel şiddet kalıplarını kullananlara dayatan faşist ve emperyalist bir kurallar silsilesine her fırsatta karşı gelmek—yani maruz kalınan siyasi şiddete karşı gramere şiddet uygulamak da bir direniş yoludur.