1938 yılının 16 Ekim gününde Almanya’da dünyaya gelen Nico, gerçek adıyla Christa Päffgen, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yıkıntıya uğramış Berlin’de büyüdü. Babasını toplama kamplarında kaybetmişti. Belki de hayatı boyunca onu takip eden yıkım duygusu Nico’ya büyüdüğü şehirde yerleşti. 13 yaşında okulu bırakıp iç çamaşırı satan bir dükkanda işe girdikten sonra, Berlin ve Paris’de modellik yapmaya başlayan Nico, çok genç yaşta moda dünyasında ismini duyurdu. Bu dönemde portre fotoğraflarını çeken Herbert Tobias’ın eski erkek arkadaşı olan Nikos (Nico) Papatakis, Paris’te beatniklerin takıldığı kulübün yöneticisiydi. Nikos Papatakis, Jean Genet’nin yönetmenliğini yaptığı tek film Un Chant d’Amour/Bir Aşk Şarkısı’ında Genet ile künyede yer alan iki isimden biriydi. Herbert Tobias, Christa Päffgen’e eski erkek arkadaşının anısına Nico ismini taktı ve başarısız aşkın adı, yaşamı boyunca hep yenilecek Nico’da takıldı kaldı.

Bir arzu nesnesi olarak Nico

1959’da Federico Fellini’nin La Dolce Vita’sında küçük bir rol kapan Nico ismini iyice duyururken, ne tesadüf ki, filmde başrolde olan Anouk Aimée, Nikos Papatakis ile evlenecektir. 1960 yılında New York’a taşınan Nico, Marilyn Monroe ile aynı sınıfta ders aldığı aktris eğitimlerine katılır. 1962 yılında Fransa’ya dönüp Strip-Tease isimli filmde rol kaptıktan sonra Serge Gainsbourg ile birlikte, aynı isimli şarkının kayıtlarında da yer alır. Bu şarkının yayımlanması ise yıllar sonra, ancak 2001’de gerçekleşecektir.

1962 yılında, oğlu Christian Aaron “Ari” Päffgen doğar. Babası, hep reddetse de, Alain Delon olarak bilinir. Herkes Alain Delon’un yanında gezen donuk ama gizemli ifade taşıyan bu genç kadını merak eder. Nico’nun femme fatale olma yolu açılmıştır.

1964 yılında Rolling Stones gitaristi Brian Jones ile tanışıp, prodüktörlüğünü Led Zeppelin gitaristi Jimmy Page’in yaptığı I’m Not Sayin’ isimli şarlısı ilk single çalışması olur. Arada Bob Dylan ile bir yaz Paris’te yaşadığı aşkın ardından Bob Dylan’ın kendisi için yazdığı şarkı I’ll Keep It with Mine’ı ilk solo albümü Chelsea Girls’de kullanır Nico. Söylentiye göre, Nico’yu Andy Warhol ile tanıştıran da Bob Dylan’dır.

Lou Reed ve John Cale liderliğindeki The Velvet Underground, Andy Warhol’un akıl hocalığında, avangard bir grup ile, sanat projesi arasında konumlandırılmıştı. Warhol, grubu biraz zorla da olsa, Nico’nun şarkı söylemesi konusunda ikna eder. Alman bir kadın, uzun boylu, sarışın, derin bir ses tonuyla sahnede dikiliyor… Nico, gruba bir “tarz” vermişti. Andy Warhol üretimi kapağındaki muz ile ünlenen The Velvet Underground albümünde üç şarkı söyler Nico, hepsi unutulmaz şarkılardır: “Femme Fatale”, “All Tomorrow’s Parties” ve “I’ll Be Your Mirror”. Albüm ve grup büyük başarı kazanır. Ancak egoları yüksek John Cale ve Lou Reed bir yandan Nico’yu elde etmek için birbirlerini yerken, öte yandan bu soğuk sarışınla dalga geçmektedir. Andy Warhol ise, manzarayı keyifle izler. Ona göre hepsi sanattır çünkü. John cale, Nico’nın konserler öncesinde bitmek bilmeyen hazırlığından şikayet eder. Lou Reed ise kısmi duyma sorunu yaşayan Nico’nun şarkıları takip edemediğini söyler. Nico, belki de ilk multimedia yıldız olmuştur. Dönemin arzu edilen kadın yüzüdür. Ancak The Velvet Underground elemanları sonunda istediklerini elde edip Nico’yu gruptan uzaklaştırırlar.

Hep yenilmek

The Velvet Underground sonrasında müzikal kariyerine tek başına devam eden Nico, 60’lı yıllardan itibaren, 70’li yıllarda ve 80’ler,n ilk yarısında, çoğunda John Cale ve Lou Reed’in de yardımı olan solo albümler yayımladı. İzlanda, Mısır ve Kaliforniya’da, emprovize ve uzun sahneler içeren filmlerde yer aldı. Jim Morrison ile çölde peyote içti, Leonard Cohen’in sevgilisi oldu ve Cohen bu aşk için Take this Longing isimli şarkıyı yazdı. Punk’lar, özellikle solo albümleri sonrasında onu tanrıçaları ilan etti. Onun kendi yalnızlıklarının şarkılarını söylediğini düşündüler. Oysa Nico, kendisine ve kaybettiklerine ağıtlar yakıyordu. Bugün bile, bu albümler müzikal açıdan değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir. John Cale’in etkisiyle, Nico’nun birer ilahi gibi söylediği şarkılara eşlik eden harmonium isimli tuşlu çalgı, albümlere hem klasik bir hava veriyor, hem de Nico’nun hipnotize edici sesini ön plana çıkarıyordu.

Nico’nun yaşamını zorlaştıran en önemli faktör, eroin bağımlısı olmasıydı. Eroinden kurtulduğunda ise, alkolik oldu. Pişmanlıklar, yanlış kararlar, ayrılıklar ve yalanların etkisiyle geçen yaşamında, babalığı kabul etmeyen Alain Delon’un ailesinin yanlarına alıp büyüttüğü oğlu Ari’nin yeri büyüktü. Ancak Ari 17 yaşındayken, kendisini evlat edinen ailesinden kaçıp Nico’ya sığındığında, oğlunu uyuşturucuyla tanıştıran da Nico oldu. Tüm bu çarpıklıklarla hızla hüzne ve acıya boğulan yaşamında, sonunda Ibıza’ya yerleşti. Uyuşturucu ve alkolden uzaklaşmıştı. Artık “temiz”di. Her sabah bisiklete binip, gelecek planları yapıyordu. Ancak trajedi Nico’yu sevmişti. 1988 yılının bir yaz sabahında, bisiklete binerken düşüp kafasını çarptı. Onu baygın bulan taksici hastaneye götürmekte tereddüt etti. Hastaneye kaldırıldığında ise, Nico bir daha kendine gelemedi ve aynı akşam, beyin sarsıntısı nedeniyle yaşamını kaybetti. Berlin’de, annesinin yanına gömüldü ve cenazesinde bulunan birkaç arkadaşı, küçük bir kasetçalarda Desertshore albümünden, annesi için yazdığı bir şarkıyla [mutterlein] uğurladılar onu.

Bugün hala hakkında belgeseller yapılan Nico için, belki de rock müziğin ilk arzu nesnesi denebilir. Çoğu ünlü olan sayısız sevgilisi,modellik, oyunculuk ve müzisyenliği birlikte başarıyla yapmasına rağmen üzerinde taşıdığı güvensizlik hissiyle, karmaşık bir insandı. Bazen neyi doğru neyi yalan söylediği anlaşılamadı. Kimi zaman Ernest Hemingway ile Paris’te arkadaş olduğunu söylerken, toplama kamplarında kaybettiği babasının aslında bir Türk olduğunu da ekliyordu. Andy Warhol’un dünyaya duyurduğu bir imaj harikası gibi görünen yaşamının arka planında ise, sürekli kaybetmesinin getirdiği ağır yükü taşıdı Nico. Her şeye rağmen, bu müthiş müzisyenin sevenleri, Nico’nun doğumgününü kutlamaya devam ediyor, son şarkısındaki gibi, “nihayet buluştuk” diyorlar.

Not: Bu yazının daha kısa versiyonu 13 ekim tarihli Taraf gazetesinde yayımlanmıştır.