Fotoğraf: Melancholy - Peri Kazanci
Fotoğraf: Melancholy - Peri Kazanci

Sonunun böyle olacağını bilemezdim.

Yıllar önceydi. Ilık bir nisan akşamı işten çıkmış, trende, evime doğru seyahat ederken bir yolcunun elinde fark etmiştim Notos Öykü dergisini. Gözlüklü, uzaktan bakıldığında öğretmen hissini uyandıran orta yaşlı bir adam derginin sayfalarını heyecanla çeviriyordu. Kapağı, dizaynı dikkatimi çekmişti derginin. Ertesi gün işe giderken bayiden aldım dergiyi. İşe başlamadan jelâtininden çıkarıp merakla okumaya başladım.

Üniversite yıllarından sonra öyküyle yeniden buluşuyordum. Misafirliğe mi gelmişti, yoksa kalıcı mıydı? Bunu bilemiyordum. Birkaç öykü okuduktan sonra müdürün uyarısıyla işime döndüm. İşime döndüm ama aklım dergideydi. Derginin, bu resmin öyküsünü yazar mısınız, başlıklı bir bölümü vardı. Düşünüyordum, yıllar sonra elime kalemi alıp öykü yazabilir miyim, diye. Zamanında saygın ama şimdi sahaflarda eski sayıları bulunabilecek bir dergide öyküm yayımlanmıştı. Yeniden o çocuksu heyecanı duyabilir miydim? Müşterilerin işini halletmeye çalışırken- bu arada ben bankacıyım. İşim akşama kadar para saymak- parayı kaç kere baştan saymaya başladığımı hatırlamıyorum.

Resimde ahşap, boş bir evin denize açılan balkonunda 8–9 yaşlarında saçları rüzgârda uçuşan bir çocukla, orta yaşlı bir adam görünüyordu. Önlerinde deniz… Denizde ufak bir yelkenli… Belirsiz görünen bir Ada ve Adaların her daim süsü olmuş martılar…

Bu resmin öyküsünü yazabilir miydim gerçekten? Çalışırken, tüm gün bunu düşündüm. Düşünmek için -ihtiyacım olmadığı halde- lavaboya gittim birkaç kez. Öğlen yemeğini yalnız yedim. Notlar alıp duruyordum ama bir sonuca ulaştıramıyordum o notları. Resim bir öyküye dönüşmüyordu.

Akşam evde, yemekten sonra aklıma bir fikir geldi. Hafta sonu tatilini babamların yazlığında geçirebilirdik. Yazlık yakındı zaten. Eşime ve çocuğuma söyledim durumu. Eşim yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. Oğlum boynuma atladı bu haberi duyunca. Oysa ben içimdeki cümleler dünyasından sadece o resme ait bir öykü oluşturmak için gitmek istiyordum yazlığa. Bunu söylemedim.

Perşembe gecesini uykusuz geçirdim. Yazlıkta yazmayı düşündüğüm birkaç öykü taslağı oluşturdum. Karalama yaptıkça kendime güvenim artıyordu. Üniversite yıllarında bıraktığım cümleler özlenmiş bir dost sıcaklığında yaklaşıyordu. Beyaz bir kâğıtta öykü niyetine yazılmış cümleleri görmek oldukça keyifliydi.

Cuma akşamı yola çıktık. Eşim, iş dünyasının koşuşturmasından birkaç günde olsa uzak kalacağı için mutluydu. Radyoda çalan tüm şarkılara eşlik ediyordu. Onun mutluyken, gülerken ne kadar güzel olduğunu hatırladım. Saçlarına dokundum. Okşadım.

Oğlum arabanın arkasında zıplayıp duruyordu. Sınıf arkadaşlarına hava atacağını söylüyordu. Dedesinin yazlığına ilk defa gideceği için sürekli sorular sorup duruyordu. Eğer çok hoşuna giderse yazın yine gidebilir miymişiz?

Yorucu ama keyifli bir yolculuktan sonra yazlığa vardık. Eşim çantaları yerleştirdi hemen. Yarına yerleşme işinin kalmasını istemiyordu. Oğlum kanepenin üzerinde uyuya kaldı. Ben de babamın, eski ahşap masasının başına geçtim hemen. Sigaramı, kahvemi aldım. Pencereyi açtım. Serin bir rüzgâr yaladı yüzümü. Dergiyi, evde tuttuğum notları çıkardım. Resme ve notlarıma uzunca baktım.

Bir resmin yalnızlığı öykü cümlelerine nasıl dönüşebilir? Bunu düşündüm. Karalamalarımı okudum.

Eşim geldi yanıma, uykulu yorgun güzel gözleriyle. Sahilde yürümek istiyormuş. Elini sımsıkı tuttum. 70lerden kalan bir sevda şarkısını söyledik birlikte. Aklım öyküdeydi. Aklımı yarına bıraktım.

Sonunun böyle olacağını bilemezdim.

Ertesi gün uzun, güzel bir kahvaltı yaptık birlikte. Çayımdan son yudumu alırken öykünün finali ile ilgili bir fikir aklıma düştü. Hemen peçeteye not aldım bunu. Eşim neler olduğunu sordu. Hiç, dedim. Bir şeyler yazmak istiyorum sadece. Beni ihmal etme, dedi. Güldüm. Seni nasıl ihmal edebilirim, dedim. Yanağına kahvaltı gibi uzun ve güzel bir öpücük bıraktım.

Oğlum denize girmek istediğini söyledi. Akşama doğru gideriz, dedim. Şimdi salıncakta harika kitap okunur, diye kandırmaya çalıştım ama nafile. Gidip laptopun karşısına oturdu. Şu bitmek bilmeyen savaş oyunlarından oynamaya başladı.

Masanın başına geçtim. Tüm karalamalardan sonra ilk cümleyi yazdım. Hoşuma gitti. Bunun verdiği keyifle bir sigara yaktım. Derinden üfledim ilk dumanını. Ardından diğer cümleler geldi. Resmi, içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtarıyor gibiydim.

Eşim bulaşıklarını yıkadıktan sonra yanıma geldi, yazdıklarımı okudu. İlgilenmedi. Dışarı çıkmak istediğini söyledi. Yalnızlığın en güzel yerindeydim. Çık, dedim. Yalnız çıkmak istemediğini altını çizerek söyledi. Oğlum da bundan cesaret alarak oyununu bırakıp yanımıza geldi. Kendimi öyküye vermeye çalışıyordum. Eşim elbisesini değiştirip dışarı çıktı, yüzünde kavgalı günlerimizden kalan sinirli bir ifadeyle… Oğlum nedense annesiyle birlikte gitmek istemedi. Yeniden geçti bilgisayarın başına. Düşmanlarını öldürmeye devam etti.

Sonunun böyle olacağını bilemezdim.

Akşama doğru öykünün ilk yazımını tamamlamıştım. Dinlenmek istedim. Hava güzeldi. Bir yaz esintisi duydum evin içinde. Yazarken fark etmemişim bunu. Eşim hala yoktu. Oğlum uyuyordu. Gidip uyandırdım. Elinden tutup balkona çıkardım. Uykulu gözlerinde eski bir dünya vardı. Saçlarını okşadım. Karşımızdaki Adalara bakıp, onların hikâyelerini anlattım uzun uzun. Aramızı düzeltmeye çalışıyordum. Saçları rüzgârla dans ediyordu. Büyüyünce çok yakışıklı olacağını düşündüm.
Uzaktan bir yelkenli geçiyordu. Onu göstererek, bir gün öğretmenimiz, her insan birbirine bağlı adacıklardan oluşur demişti baba, dedi. Yalnız mutlaka bir geminiz olmalı, sizi farklı adalara götürecek. Sence doğru mu bu?

Alnından öptüm. Doğru, dedim. Elinden tuttum. Denize gittik.

O gün oğlumla yelkenliye bakıp konuşurken, eşim hastanedeymiş. Oğlumla denizde yüzerken ise güzel yüzlüm sonsuzluğa uçan kuşun kanatlarında bir yolcuymuş. Trafik kazası… Kendimi bir resmin yalnızlaşmış hırçınlığında mahkûm gibi hissediyordum. Hayat bulmuş ama kimsenin fark etmediği bir öykü gibiydim. Ölüydüm.

Zihnimde sürekli, eşimin, beni ihmal etme, cümlesi…

En sevdiğim adacığa gidecek yelkenlim yoktu artık.

Değer miydi? Bu, öyküye dönüşmesi gereken cümleler kadar yalnız bir soruydu. Benim gibi.