[sws_2_column title=””]Birden bire gözlerini açtı ve doğruldu yatağından. Bir müddet tavanı seyretti olduğu yerde. Gövdesinin altında kalan sol kolunun uyuşukluğu gitsin diye sağ eliyle cimcik atıyordu kendisine. Bir yandan da gözleriyle terliklerini arıyordu, gözünün önündeki terliklerini. Bir otel odası yalnızlığını andıran rutubet kokusu ya da güzele vurduğuna inanılan sabah güneşi değildi onu uykusundan aniden uyandıran. Aceleci tavırlarla, sanki bir yerlere yetişecekmiş gibi pantolonunu giydi, yüzünü yıkadı. Biraz kolonya iyi gelecekti ki yüzündeki bütün noktalara yetişecek kadar doldurdu avucuna. Sinirli, biraz da telaşlı adımlarla volta atıyordu iki adımlık odasında. Yatmadan önce izlediği açık kalan televizyonu büyük bir öfkeyle kapadı. Pazar yerinde annesini kaybeden çocuklar kadar çaresizdi. Kimsesizdi. Cümleleri vardı dilinin ucunda. Kendi kendine söylemek, dünyaya haykırmak istediği cümleleri. Yıllardır, zarar görmesin diye bir çivi dahi çakmadığı odasının duvarlarına eline ne alırsa fırlatmaya başladı. Bir şeylere kızıyordu, belliydi. Uykusunda her ne gördüyse moralini aşırı derecede bozmuştu. Son günlerde iyiden iyiye kaybettiği yaşama hevesi onu ister istemez korkutuyordu. Küçücük odada bir halk isyan başlatmıştı adeta. Pencereye yaklaşmaya çekiniyordu. Komşunun getirdiği reçel kavanozlarını da kırdıktan sonra duvarlardaki aynada biraz sakinleşti. Dişleri titriyor, ağlamak istiyordu. Ağlayamıyordu. Beşinci kattaki odasında sinir krizi geçirirken boğazından gelen, birbirine kenetlenmiş dişlerinin arasından fırlayan hırıltılar, tüm uyku sersemliğiyle yaz sıcağında sokaktan geçen insanlar tarafından duyulacak kadar şiddetliydi neredeyse. Belki biraz sakinleşirim umuduyla tekrar yıkadı yüzünü ve odaya geldi. Televizyonu eline aldığı gibi aşağıda ne olduğuna dahi bakmadan fırlattı camdan. Sabah dükkanını açan esnafın, komşuların ne diyeceği umurunda değildi. Hiçbir şey düşünemiyordu. Gözlerinden yaşlar geliyordu lakin ağladığını hissetmiyordu. Onu sakinleştirecek bir arkadaşının olmaması üzüntü vericiydi.
[/sws_2_column] [sws_2_columns_last title=””]

Çok geçmedi ki alt komşusu zile bastı. Bir an durdu ve oturdu, odasındaki eski kiracıdan kalan koltuğa. Komşusunun endişeyle ve ısrarla çaldığı kapıyı açmak istemiyordu. Canhıraş bir şekilde çalan zili duymamak için iki eliyle kapıyordu kulaklarını.Bir müddet öyle bekledikten sonra zil nihayet sustu ve seslendi kapıdaki komşusu: “ben sadece sizin için endişelendim ve yardım etmek istemiştim, iyi günler!”. Onu düşünen, ona yardım etmek isteyen birinin olması rahatlatmıştı içini. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Çık” diyordu kendi kendine, sadece “çık”. Ayağa kalkıp şu ufacık, iki adımlık odasında volta atacak kadar bile takati kalmamıştı. Eli ayağı boşalmıştı. Gözlerinden akıp ağzının kenarlarında gezen tuzlu göz yaşını dahi silemiyordu. Biraz gücünü topladı ve rahat nefes almak için, iki gündür sıcaklar yüzünden kapamadığı pencereye yanaştı. Belden yukarısını sarkıttı pencereden ve dirseklerini mermere koyup öylece ağlamaya devam etti. Sokaktan geçen insanlar umurunda değildi. Gözyaşları ıslatıyordu kaldırımı. Çöpçülerin parçalanan televizyonunu sokaktan süpürdüğünü görünce ‘iyi ki kimseye bir şey olmadı’ diye geçirdi içinden. Gökyüzünü seyretti biraz. Hıçkırıkları git gide şiddetleniyordu. Rüyasında gördüğü her ne ise onu intihara sürükleyecek kadar acımasızdı. Karşı apartmanın çatısındaki kuşlara bakıp teselli arıyordu kendisine. Ağlaya ağlaya bir şeyler söylüyordu kendi kendine. Git gide yükseliyordu sesi ve sokağı kaplıyordu. Yoldan geçenleri sağır edecek kadar bağırmaya başladı:

“Bi pazarımız var be kadın!
Bi pazarımız…
Çık rüyamdan da uyuyayım…”[/sws_2_columns_last]

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page