Joseph Conrad
Joseph Conrad

Ne bu böyle? Neler oluyor hepimize?! Hakikat ile sanal gerçeklik arasında nasıl bir maskeli mekik harekâtıdır bu? Tamam, dünyanın çivisi çıktı… Tamam, insanlıktan da çıkıldı… İnsanlık çakıldı. Genzimizden aktı ılık ılık karanlığın yüreği. Joseph Conrad’ı Meral Konrat’a tercih edenleri damgalıyoruz: Çatlak. Tamam, ahlaklı olmak “out”! Etik “in”! Tamam, sözünün eri olmak da yollandı helāya… Tamam, magazin diye üç günlük “sanatçı” müsveddelerinin yatak “fantaaazi”lerine meze ettiler hepimizi…

Siyaset en katl pek hoş bir bilmece! Tamam, tamam da… Nedir bu gıllıgışlı pek yavan tatara titiri bel altı gıdıklamaca fettanlığı, fetbazlığı, tavşana kaç, tazıya tut sömürgeciliği… Kimin enstrümanı, kimin cebinde müneccimliği… Cimcime hanımlara, beylere recm havadisleri… This is a perde pi love’ı! Yerseniz, kalkacaktır gönlünüzdeki the perde! Sokerde ile coşulacak; Aslı Zen söz yazdı, ürkek erkek gerdan kırdı bir kere!

Bir halt olmayan bendeniz, insanî özümüzdeki vahşiliği, haysiyetsizliği, süfliliği katalizör ettiğim edebiyat; hususiyetle de şiirle kafamı tütsüleyen, sulayan bendeniz, kafamda tikli bir tilkiye yer açmamaya azimli bendeniz, en kundaklanmış halimle soruyorum cümle âleme Goethe lâlesi kıvamında: Ne oluyor bu adada? Akşit Göktürk kimin umurunda? Ne oluyor bu hangarda, nerede Hungary ve ne bu hengâme? Müsadere ile sadme kardeş mi ne?

Nedir gayeniz? Gaye nerde? Marvin Gaye çok ötede, eyvallah! Niye iç içe geçmiş zihin, gönül, kalp, bacak ilişkileriniz? “Omuz-baş-omuz” formasyonu finansal parametrelerden düşüşe geçti “bacak”lara, “omuz”lara! Herhangi bir barda hovarda değil miydi elleriniz pek nemli? Peki, ho ho ho Hoover safiyetimiz? Hakiki tenler, hakiki akik bedenler köpük köpük kanlı tükürüklerle boğulamaz, boğulmamalı! Öğrendim. Öğreniniz.

Müptela edildiğim ve istifa etmekten ha babam caydığım bu hayat çok “reel”, çok sürrezalet! Bir nevi “True Lies”! “Gerçek” insanî zaaflar, “gerçek” dedikodular, “gerçek” gammazlamalar, “gerçek” ayak oyunları, “gerçek” görmezden gelmeler, “gerçek” saldırganlıklar, “gerçek” yaftalamalar, “gerçek” riya, “gerçek” çekememezlikler, “gerçek” faşizm ve çok “gerçek” yalanlar!

Hayata baraj kurmayın! Baraj hiç nizamî olmadı, olmayacak! Kimin gerçeğinde büyüyecek çocuklar? Canım çok sıkkın! Türlü türlü trüklerin çılgınları! Hah ha! Dudaklarının arasındaki cıgarayla ilkyardım yapan “çılgın Türkler”, sümüğünü masa altına yapıştıran, balgamından adam yapan “çılgın”lar, kariyer çılgınlığının faşing aboneleri, yurtdışı biletleri hep cebinde üyeleri, maaile tecavüz organizatörleri, merhametsiz plastik vicdanlılar!

Argonun da boğazını kestiniz, iliğini kemiğini emdiniz! Ne ettiniz? Nedir bu küçük dünyanızdaki çıbanlı egolarınız, nedir? Sıtkımı sıyırmayın! Kendinize Daniel Gelin! Bencileyin âdemi obanıza getirtmeyin! Gidin adam gibi, hesapsız kitapsız, Haydar ağabeyiniz saçlarını tararken, kalbinizin mihmandarlığında sevişin! Gövdeniz konuşsun, ruhunuz dinlesin! Öp, öp inlesin, kalpleriniz yeniden yeşersin! Boşalın. Kendinizi boşa alın. Ölmezsiniz, Haydar Haydar türküsüne güvenin! Ney üfleyin. Hayatı kirletmeyin! Oyuncak ayılarınızı çıkarın; onlara sarılın! Kıllı ve cipli ayılar “out”, tez ayrılın!

Hinlikleri, cinlikleri, kumpasları, paslı şeytanî ince ayak oyunlarını bir kenara koyun! Bir kere… Ana rahminden çıkarkenki o saf, o tertemiz kiri hatırlayın. Arayın. Rahman ve rahim olan ana rahminde, bu zelil gezegene çıkış anındaki o ilk çığlığın mânâsını anlayın! Bu çığlığı arayın! Dizi melodilerini dokunmatik cep telefonlarınıza atayacağınıza, bu çığlığı hayatınıza atayın… Bir kere…

Bir kere!