Çocuk cıvıltılarıyla yükselen çıkmaz sokak, ihtiyarın ölümünden sonra, zamanla yine akıllardaki niteliğine bürünüyor; komşu evlerden sızan ışığın insancıl çağrısı perdeleri aralıyordu.

İmbiklerini ateşe oturtan yaşlı kadınlar erdemlerinden söz ediyorlar, bir zamanlar diye söylenerek can sıkıcı bir gürültüyle, bir ağızdan bu sokağın nasıl bir yer olduğunu ballandırdıkları sohbetleri, yaprakları kokulu bir ağaç türüne kadar varıyordu. Gençliğinde gömülenlerin isimlerini anıyor, yaşlarından utanıyorlardı.

İhtiyar delikanlılar kendilerine has bir adam ismiyle seslenildiğinde, tavla zarlarının sesi eşliğinde dünyaya ayak uydurarak hükümetin aç karınlarına nasıl deva olabileceğini geç saatlere kadar, şamata içinde çözmeye uğraşırlarken, çocuksu çıkışmalarla birbirlerine darılıyor, hallerine vakit ayırmaları için birbirlerine acıyorlardı.

Telefon çaldığında henüz bitmiş resmime bakıyordum. Bir doğum anı sonrasıydı. Doğumuyla kendinden geçmiş bir kulunun kulağına fısıldıyordum:

– Ne kadar hızlı koşarsan, o kadar iri görünürsün.

A. ile manzarasını sakınmayan bir çay bahçesinde buluştuk. Kendine bürünmüş dümdüz bir hali vardı. Rengi yanındaydı. Elbisesinin sarıları lekesizdi. İhtiyarın ölümünden Tanrı’yı suçladığımı söyledim. Yaşamın coşkusunu ölümle yatıştırıyordu. Geçmişi bir dostluk havası içinde anarken, bakışmalardan sakınan gözlerimiz uçuşup konan kuşları takip ediyordu. Gönlünü kattığı bir işin olmamasından yakınıyor; artık ilkelerinden uzaklaştığını, dünyaya ne söylense üzerine alınmadığını söylüyordu.

Resimlerimi görmesinin bir sakıncası yoktu. İhtiyar hayattayken de resim yapıyordum ama çoğunu onun önerisiyle atmıştım. Sadece bir keresinde “Bir anlık uyum deneyim sayılmaz.” demişti.

– Hangisi için?
– Şu…

Yorum yapılmamasına alışkındım. İnsanın içini ısıtan sade bir hava vardı. Bir dinlenme bahçesine kadar yürüyerek kum havuzunun önündeki bir banka oturduk. Ağaçlar, kuşlar, çiçekler, böcekler her şey yerli yerindeydi. Karşımızdaki bankta iki genç sevgili oturuyordu. Sanki her şeyi, konuştukları oluşturuyordu. Kum havuzundan çıkan bir ufaklık yanımıza geldi ve elinin kirini gösterdi. A. çocuğu kucağına oturttu, elbisesinin dirseğine kadar sıvanmış kollarını göstererek:

– Ben senin kadarken buralarını kemirirdim, dedi.
– Aaa! Nasıl ulaşıyordun!

Akşam üzeri ünlü, yabancı bir sosyoloğun konuşmasını dinlemeye gittik. Çok kalabalıktı, ancak amfinin merdivenlerinde oturarak yer bulabildik. Sosyolog kürsüye çıkana kadar çıkıp gitmeyi düşündürecek denli uğultu vardı. Erken bir tutum için hazırdı dinleyiciler. Konuşmacı önceden hazırladığı metni Fransızca okuyor ve sanırım önceden kararlaştırdıkları yerde durup nefeslenirken, tercuman önünde Türkçeye çevirdiği metni okuyordu. Konuşmayı hangisinin sesinden dinleyeceğime karar vermekte zorlanıyordum. Bir süre sonra alıştım. Kendi iç sesimden dinledim. Herkesin elinde kağıt kalem; notlar alıyorlardı. Ben bir konuşmacının yerinde olsaydım; “Notlarınızı çıkışta görevlendirdiğimiz arkadaşlar sizden toplayacaklar çünkü burada size neler anlattığımı çok merak ediyorum.” derdim. Bu söyleşiye gelmek isteyen ve sonuna kadar kalmak isteyen oydu, yine de söyleşi hakkında hiç konuşmadı.

Eve dönüşte, çiçekçi bir falcı, sanki biz istemişiz gibi, falımıza bakmayacağını ancak hanım ablaya bir çiçeği çok görmemem gerektiğini söyledi. Biz birbirimize görünmüşüz. Hal buymuş.

Otobüs durağında bizden başka iki adam ve bir kadın vardı. Adamlar kadının yanında kokusu hakkında konuşuyorlardı. Sonra kalçasına kadar aşklarından söz ettiler. Kadının içinde yol açmaya çalışıyorlardı. “Kalabalığın ağzına… Bu yolun bir bakkalı vardır elbet.” dedim ve eve kadar yürüdük.

Bakkalın önünde biri bisikletli iki çocuk vardı. Bisikletli olan, bakkalın çırağı olmalı, bisikletini süslüyor, bir yandan da bisikletine öğütler veriyordu: “Asla yavaşlamak yok, tamam mı! Cam kırıklarına da dikkat!” Arkadaşı olmalı, yanından uzaklaşan çocuğa seslendi:

– Benim bisikletim var!
– Yokken de yok diyordun ama!

Telefon çaldığında henüz bitmiş resmime bakıyordum. Bir doğum anı sonrasıydı. Doğumuyla kendinden geçmiş bir kulunun kulağına fısıldıyordum

Yorgun uyandım. Yatağımda, dar geçitleri ışıldayarak uyanıyor, benden yana çarpıyordu karanlık. Kısa bir fısıltı bile dedikoduculara iyi gelebilir:

– Rahat uyudun mu?
– Hayır, bir rüya gördüm. Bütün domatesleri öldürüyorlardı. Sen kırmızıydın. Seni de domates sandılar, seni de öldürdüler.

Fırından döndüğümde çay demlenmiş, kahvaltı masası çoktan hazırlanmıştı. Televizyonu açtım.
Öğlene doğru haberleri… Özetler:
“Bir hastanenin yardım paketleri dağıtması sonucu çıkan izdihamda yaralılar en yakın hastaneye kaldırıldı…”
“Devlet bakanının gündem ile ilgili sözleri:
– … silahlı, öyle ama kendilerini öldürtmelerine izin veremeyiz. Az sonra…”

– Bu adam daha iki ay önce böyle söylemiyordu. Devletle evlendi, devlet oldu. Ne yersen o olursun!

– Ne yani ben şimdi tereyağlı ballı ekmek mi olucam?

Tereyağlı ballı ekmeğimi omuzladığım gibi mutfak tezgahına kaldırdım. Uygunsuzluktan boğulacak haldeydik. Bükük bedeni hünerli ve uyumluydu. Dışarıdan çocuk sesleri geliyordu. Yazmak gerçekten de anlatmanın en kaba yolu.