Çocukken evde bir şey kırılıp bozulduğuna vakit kaybetmeden gidip bir yenisini alırdı annem. Kırılan bir vazonun yokluğunu başka bir vazo ile doldururdu her zaman. Bu davranışın bir ihtiyaçtan çok yokluğa karşı geliştirilmiş bir davranış olduğuna o kadar inandım ki babam öldükten sonra ertesi gün gidip başka bir adamla evleneceğini düşündüm. Düşündüğüm şey hiçbir zaman gerçeklemedi, bir daha hiç evlenmedi annem.  Akşamları odasına çekilip sessizce yasını tutmakla yetindi yalnızca. Olmadığım yerlerdeki yokluğumu düşünmeye o yıllar başladım sanırım. Ben yokken evde geçen zamanı düşünürdüm sık sık.  Zaman daha mı yavaş geçer yokluğumda? Ben yokken de kokmaya devam eder mi saksıdaki çiçekler? Neye benzer her gün oturduğum koltuktaki yokluğum? Görünmezlik iksiri bulunmadığı sürece kendi yokluğumu tecrübe etmem mümkün değil. Herkes gibi ben de başkalarının yokluğunu tecrübe etmekle yetiniyorum.  Sen gittiğinden beri de senin yokluğunu tecrübe ediyorum artık. Yokluğunla yaşıyorum bütün gün.  Şimdi senin olduğun yerde en anlamı şey nedir bilmiyorum ama buradaki en anlamlı şey yokluğun. Günler geçerken birinin yokluğunu doldurmanın mümkün olmadığını anlıyorsun zamanla. İnsan bir eşya değil, bir vazoyu sever gibi sevemiyorsun kimseyi, anlıyorsun. Yokluğun, hem bu kadar anlamlı hem de bu kadar acı vermesini ise hiçbir zaman anlamıyorsun ama.

Dardenne Kardeşler’in Rosetta’sı gibi durumu hafifletmek için sahip olduğum şeyleri tekrarlıyorum sürekli

Bir acıdan kurtulmanın en iyi yolun, onu tüketmek olduğuna inandım her zaman. Eğer acı çekiyorsam daha fazlasını çekmeye çalışırım ki bir an önce bitsin de kurtulayım. İşime gücüme bakayım.  Yokluğunda bildiğim bütün hüzünlü şarkıları dinliyorum, bol bol sigara içip seninle ilgili anılarımı düşünüyorum. Daha önce birlikte gittiğimiz yerlere gidiyorum ama acım tükenmiyor yine de. Seni unutmaya çabaladığım anlaşılmasın, sadece ağlamaktan yoruldum biraz.

David Foster Wallace, neye inanıp inanmadığını sen seçersin, diyor ama bence biraz yanılıyor. İnsan hiçbir şeyi seçemez. Seçtiğini düşündüğü şey onun söylediği gibi bilinçli bir tercih değil. Kalbimiz bizi bir şeye inandırırken akılımız sahte kanıtlar sunuyor bize. Aksi olsaydı senin beni sevebileceğine asla inanmazdım. Şu hayatta yakışıklı olduğumu söyleyen tek kişiydin ve ben buna bile inanabildim mesela. Söylediğin şeyin bir yalan olduğunu kendime ispat etmek için sokağa çıkıp gördüğüm bütün kadınlara “Sence yakışıklı mıyım, giderim var mı?” diye sorasım geliyor bazen; ama alacağım cevaplardan o kadar çok korkuyorum ki vazgeçiyorum.  Beni sevdiğine bu kadar çok inanmışken kim olduğuna dair hiçbir şeye inanmayı başaramıyorum nedense. Sabahleyin tüm kalbimle inandığım şey akşam saçma geliyor. Bazen bana acı çektirmekle görevlendirilmiş bir KGB ajanı olduğuna inanıyorum, bazen Tanrı’nın yeryüzünde unuttuğu bir melek. Varlığında sormak isteyip de soramadığım binlerce soru var kafamda. Andre Breton’un Nadja kitabını okurken altını çizdiğin satırlar hangileri? Stalker’i mi daha çok seviyorsun Solaris’i mi? Ayakkabılarını bağlarken tek düğüm mü atıyorsun yoksa çift düğüm mü? Dünyanın en hüzünlü yerinin bir metro istasyonu olabileceğini hiç düşündün mü? Otobüsleri mi daha çok seviyorsun yoksa trenleri mi?

Hayatımı normale sokmayı deniyorum bazen. Dardenne Kardeşler’in Rosetta’sı gibi durumu hafifletmek için sahip olduğum şeyleri tekrarlıyorum sürekli, bir ailem var. İstediğim zaman borç alabileceğim dostlarım, tekrar tekrar okumak istediğim kitaplar var. Bir an, her şeyin yavaş yavaş düzelmeye başladığını hissederken içinde bulunduğum an birdenbire bozulup anlamsızlaşıyor. Sonra akşam oluyor,  yanındaki yokluğumun neye benzediğini merak ediyorum. Oturup acımı tüketmeye çalışıyorum yine. ‘All The World Is Green’ şarkısını dinleyip beni sevdiğin zamanları düşünüyorum.  Günler geçip gidiyor böyle.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page