Onu ilk kez evimizin bahçesinde gördüm. Sıcak bir ağustos ayıydı. Uzundur görmediği amcasını ziyaret etmek için Erzurum’a gelmişlerdi. Yanında annesi ve babası vardı.

Bahçede ikindi çayı içiyorduk. Geleceklerini geç öğrendiğimizden annemle akşamdan başlamıştık pasta, börek yapmaya. Uykusuzluğuma değmişti doğrusu!

O, yani Başar elinde kamerayla bizi çekip duruyordu. Sürekli şakalar yapıyor, bizi güldürüyordu. Öyle ahım şahım bir yakışıklılığı yoktu ama insanı kendisine çeken bir yanı vardı. O kamerasıyla etrafımızda dönüp dururken, hep böyle güler mi, diye düşünüyordum. Böreği sevdiğini öğrendim. Patatesli… Allah’ın işi işte… Patatesli börek yapmıştım. Tadına baktı. Çok beğendiğini söyledi. Eline sağlık, demesini bekledim. Demedi. Bahçeli evimizin güzelliğini anlatıyordu. Şükretmeliymişiz. İstanbul’un her tarafı beton binalarla çevriliymiş. Doğayı özlemiş.

Patatesli böreğini küçük bir tabağa koyup, yanına büyük bir çay aldı. Bahçenin köşesinde, ceviz ağacının altında, babamın yıllar önce yaptığı sedire oturdu. Biraz önceki halinden eser yok gibiydi. Derin bir sessizliğe gömüldü. Bahçeyi, yoldan geçen insanları, komşumuzun ineklerini seyrediyordu. Bir ara göz göze geldik. Cesaretimi toplayıp, gözlerimi kaçırmadım. Masum bir tebessümle karşılık verdi cesaretime.

Kardeşlerim, annem, Başar’ın annesi, babası ile büyük bir curcuna içinde ikindi çayımızı içtik. Sofrayı topladım, mutfağa gittim bulaşıkları yıkamak için. Hala teşekkür etmemişti börek için. Bunu düşünürken mutfaktan içeri girdi. Allah’ın sevdiği kulu olduğumu düşündüm. Eğer varsa, bir bardak daha çay alabilir miymiş? Hemen ısıtıp verebileceğimi söyledim. Yanımda bekledi.

[col-sect][column]“Börek nasıldı?”
“Çok güzeldi,” dedi “Eline sağlık.” Elinde hala kamera vardı ve beni çekiyordu.

Isıttığım çaydan bir bardak verirken, Başar’ın gelmeden önce, evimizin günlük yaşantısını düşündüm. Babam her akşam kardeşlerime, anneme bağırır çağırırdı. O televizyonun başına çökerdi, biz de mecburiyetten yataklarımıza girerdik erken saatte. Ne bir dizi ne de bir film seyredebiliyorduk. Başar’ın şimdi burada bulunması, güldüren konuşmaları, hareketleri beni çok mutlu ediyordu ve bu durumun ne zamana kadar devam edeceğini merak ediyordum.

“Kaç gün burada kalacaksınız?”

Yanlış anlaşılmaya meyilli bu soruya kamerayı yüzüme iyice yaklaştırarak, yine şaka yollu cevap verdi.

“Bir hafta olabilir, belki daha fazla…”

Keşke, dedim içimden. Keşke o kadar uzun kalsanız. Çekim yapmayı bıraktıktan sonra, sedirde otururken takındığı ciddi tavırla cevap verdi.

“Yarın gideceğiz sanırım.”

Rüyalar kısa olur.

Başar’a biraz daha patatesli börek verdim. Onunla yalnız, baş başa konuşmak istiyordum. Bunu sağlamak için sakladığım mazeretlerimi aradım.

“Bir şeyler soracağım İstanbul’la ilgili,” dedim. “Tabi, sor,” dedi.

Evde kimse yoktu ve rahatlıkla sohbet edebilirdik ama o dışarı çıkmak istedi. Bahçedeki sedirde oturduk. “İstanbul’u merak ediyorum, anlatsana ama hep güzel şeylerini anlat, sakın kötü bir şey söyleme.”

Dudaklarını bükerek bana baktı. Şaşkındı. Belki de benden böyle bir soru beklemiyordu. Biraz düşünerek anlatmaya başladı. Arada bir tekliyordu, insan içinde yaşadığı güzelliklerinden ziyade kötülüklerinin daha çok farkında olduğu için cümlelerin bir kısmı ‘kötüye’ kayıyordu. Ben ters bakınca da lafını hemen toparlayıp güzel şeylerini anlatmaya devam ediyordu. Yarım saat kadar anlattı İstanbul’u. O anlatırken, ben de anlattıklarını yaşamaya çalışıyordum. İstanbul’un güzel yerlerinde dolaşıyor, şarkılar söylüyor, doyasıya eğleniyordum. Tabi, bunları tek başıma yapmıyordum, yanımda Başar da vardı. Mutluluğum bir kat daha artıyordu.

Annem bahçeyi toparlamam için çağırdığında kısa süren mutluluk düşümden uyandım. Başar kamerasının alarak bahçeden çıktı, evin çevresini çekti bir süre. Daha sonra babasıyla birlikte yakın bir köye, akrabalarının yanına gitti.

Babam eve erken geldi akşam. Gelirken küçük kardeşlerime çikolata almış. Annemle birbirimize bakıp, güldük. Oturup haberleri seyretti. Karnı doymuş, uysal bir kedi gibi divanın kenarında oturuyor, Başar’la babasının gelmesini bekliyordu. Sadece o değildi bekleyen. Ben de Başar’ın bir an önce gelmesini istiyordum. O televizyonda macera filmi seyredip çayını yudumlarken, belki ikindiden kalan böreklerden de yerdi, ben de onu seyrederdim.

Geç geldiler. Babası, babamla bahçeye çıktı. Sedirde oturup sohbet edeceklermiş, bayağı olmuş görüşmeyeli. Başar’ın ne yapacağını merak diyordum. İnşallah uyumaya niyetlenmez, diye dua ediyordum. Bir şeyler uydurup, beni hayata döndüren sohbetinin eşliğinde gecenin içinde olmak istiyordum. Fakat o da çay alıp, babasının yanına oturdu. Ben de bir mazeret uydurup bahçeye, ikindi çayı içtiğimiz yere oturdum. Onların konuşmalarını dinliyordum. Politikadan bahsediyorlardı. Başar arada bir lafa girip, benim de pek anlamadığım ama derin şeylerden bahsettiğinden emin olduğum konulara değiniyordu. Babası, Başar’ın konuşmasından sonra oğlunun üniversitede sosyoloji okuduğunu söyleyip duruyordu. Oysa Başar’da kibir yoktu.

Konuşurken onu seyrettim. Sarı dalgalı saçları vardı. Çerçevesiz gözlükleri, gözleri kadar küçüktü. Geniş alnının üzerine siyah bir ben vardı. Güldükçe yüzü genişliyor, bambaşka bir hale bürünüyordu. Bir ara yıldızlara çevirdim gözlerimi. Kirlenmiş bir hayatın üzerinde beyaz, temiz noktalar gibi duruyorlardı. Sonra yine Başar’a baktım. Yıldızların gökyüzüne ait olduğu gibi, ben de Başar’a ait olsaydım. Ah keşke, hakkımda neler düşündüğünü öğrenebilseydim. Bunun için yarına kadar vaktim vardı. Baş başa kalacağımız bir an için dua ettim. Annem çağırdı. Mutfağın köşesinden, yatakları açmam gerektiğini söyledi kısık bir sesle. Başar’ın annesi uyukluyordu televizyonun karşısında. Annesinin nasıl bir kaynana olacağını düşündüm yatakları açarken.

Ben kardeşlerimle küçük odada kaldım. Başar’ın ailesine büyük odayı verdik. Başar’sa salonda yatabileceğini söyledi. Bir ihtiyacı olup olmadığını sordum. Gülümseyerek, hayır, dedi.

Yatakta dönüp duruyordum, uyku tutmadı haliyle. Yarın gideceklerdi ve ben Başar’da bir iz bırakmak istiyordum. Gecenin 3’üne kadar bunu düşündüm. Bir hediye mi verseydim, benim için çok önemli olan. O zaman anlardı durumu. Ya da bir mektup yazıp kamera çantasının içine mi koysaydım. Evet, bu olabilirdi. Altına da telefon numara mı yazardım. Mektupta karar kılınca uyuyabildim ancak.

Sabah zor uyandım. Annem birkaç kere yanıma gelmek zorunda kaldı, yataktan çıkmam için. Banyoya giderken Başar’ın uykudaki halini gördüm. Sağ kolunun üzerine başını koymuş uyuyordu. Gözlüksüz bir tuhaf görünüyordu. Gözlük ona başka bir hava veriyordu. Annemle mutfağa girip, kahvaltıyı hazırlamaya başladık.

“Dünden kalan börek falan var mı?”

Dolabın ücra köşesine saklamıştım Başar için. Kardeşlerim yemediyse… Evet, yerinde duruyordu. Alıp ısıttım. Kardeşlerimi kaldırdım. Bakkala gönderdim ekmek için. Söylenerek kalktılar. Ben ıslık çalıyordum, çok tutulan bir dizinin hareketli melodisini. Annem kızdı.

“Misafirleri uyandıracaksın kız. Şeytanları da çağırma.”

Hiçbir şey söylemedim. Güldüm sadece. Bu şeytan çağırma muhabbeti üzerine birkaç kez konuşup, kalplerimizi kırmıştık.

Kahvaltı hazır olunca misafirleri kaldırdım. Başar mızmızlanarak uyandı. Artık yolda uyurum, dedi ayaklarını yataktan çıkarırken. Çok moralim bozuldu bunu duyunca. Biliyordum gideceklerini. Ama birden öyle duyunca…

Anne ve babasını kaldırırken aklıma bir fikir geldi. Annesinin nüfus cüzdanını alabilir miydim? Böylece gidemezlerdi. Sonra vazgeçtim bundan. Buradayken nasıl öğrenecekti cüzdanının kaybolduğunu? Söyleyemezdim ya… Kendime kızdım.

Bahçeye hazırladım sofrayı. Rüzgâr ağaçların dallarını okşuyordu. Hafif bir esinti vuruyordu sofraya. Başar yine kamerasını almış, bir yandan yiyor, diğer yandan çekim yapıyordu. Yine, nereden bulduğuna şaşırdığım espriler yapıyordu. Kahvaltı hiç bitmesin istedim.

Bir ara yüzüne baktım uzunca. Evet, hep gülüyordu. Buna karar verdim. Bakışıma tebessümle karşılık verdi. Ortada duran patatesli böreği onun önüne ittim. “Seversin ye,” dedim. Annem tuhaf tuhaf yüzüme baktı. Kendi annemin değil de Başar’ın annesinin bakışlarını merak ediyordum. O ise güzel demlenmiş çayını yudumlamakla, sucuklu yumurtayı yemekle meşguldü.

Kahvaltıdan sonra, beyler keyif çayı için sedire geçti. Anneler ise kahvaltı yerinde oturmuş dedikodu yapıyorlardı. Ellerinde çay… Ben de bulaşıkları yıkamak için mutfağa gittim. Bulaşıkları bitirdikten sonra koşturarak odama geçtim. Lise yıllarından kalma temiz, çizgisiz bir dosya kâğıdı çıkardım. Zarf aradım ama bulamadım. Ne yazacağımı düşündüm bir süre. Sonra hiç karalama yapmadan yazmaya başladım.

Hayatın birbirine bağlı adacıklardan oluştuğunu düşünürüm. Yani zaman gibi insanlar da bir şekilde birbirine dokunuyor. Belki farkında olarak, belki de farkında olmayarak başkalarının limanlarına sığınıyoruz, ziyaret ediyoruz.

İşte buradasın. Benim limanımda… Senin için sıradan bir ziyaret gibi görünüyor. Ardından limanına gitmek için demir alacaksın. Şimdi düşünüyorum da, yaparken bize sıradan gibi görünen bazı işler, belki başkaları için çok önemlidir. Mesela buraya tatil için geldin ve bugün İstanbul’a döneceksin, oradaki hayatını bıraktığın yerden devam edeceksin. Oysa burada uğradığın adacıkta hiçbir şey bıraktığın gibi olmayacak. Benden bir şey alıp götüreceksin kendi limanına. Bunun farkına varman için yazıyorum bu mektubu. Aldığın şeyin emanet değil de ikimize ait büyük bir kalbin temennisiyle mektubuma son veriyorum.

Aylin

Telefon numaram…

Mektubu bitirdikten sonra bir kez okudum. Çok beğenmedim ama duygularımı ifade etmiştim. Yeterliydi bu. Zarf yoktu. Ne yapabilirdim? Kameranın çantasına koyabilirdim. Bu fikri sevdim. Herkes dışarıdayken, mektubumu çantanın içindeki küçük cebe koydum. Sonra dışarı çıktım. Beyler hala sedirde oturuyor, kadınlar ise dedikodu yapıyordu.

İkindiye doğru hazırlıklara başladılar. Babamla annem çay için ısrar etseler de kabul etmedi Başar’ın babası. Otobüse binmeden önce uğralamaları gereken birkaç yer varmış. Vedalaştık. Başar her şey için teşekkür etti. Özellikle patatesli börek için. Tekrar gelmesini söyledim. Söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki… Cümlelerimin yarım kalmasından korktum. Zaten mektubu okuyunca her şeyi anlayacaktı. Kameranın çantasını baktım. Elinde göremedim. Büyük valize koymuştur, diye düşündüm.

Onlar gidince odama kapandım. Ağlıyordum. Annem akşam yemeği için mutfağa defalarca çağırdı. Hasta olduğumu, başımın çok ağrıdığını söyledim.

“Sabah bir şeyciğin yoktu.”

Cevap vermedim. Hiç bir şey düşünmeden uyumak istiyordum. Ama ne mümkün… Başar’ın mektubu okuyup okumadığını merak ediyordum. Okuduysa acaba ne yapacaktı. Belki de otobüse binmeden beni arardı. Telefonuma baktım. Yok. Belki de hiç cevap vermezdi mektubuma. Aramazdı da. Yaptığı sıradan ziyaret gibi hayatına olduğu gibi devam ederdi. Kız arkadaşının yanına giderdi.

Ne düşüneceğimi bilemiyordum. Aşk bu herhalde… Bir insanı severken ne yapacağını bilememe duygusu… Bunları düşünürken başım gerçekten ağrımaya başladı. İlaç alıp uyudum.

Akşama doğru uyandım. Babam gelmiş, evin içinde kükreyip duruyordu.

“Bu saatte ne uykusuymuş. Kaldırın şunu!”

Kardeşim ağlayarak yanıma geldi. Babamın yanına gidip hasta olduğumu söyledim. Neyimin olduğunu sormadı.

“Yemeği hazırla!”

Yemeğimizi her zaman ki gibi sessizlik içinde yedik. Babam haberleri seyrediyordu. Dün akşamı düşündüm. Sofrada Başar ne güzel espriler yapıyor, hepimizi güldürüyordu. Şimdi ise… Acaba mektubu okumuş muydu? Belki de aramıştır. Sofradan kalkıp koşarak odama gittim. Telefona baktım. Arayan yoktu. Demek ki daha okumamış. Sofraya döndüğümde babamın suratı beş karıştı.

“Ne var kız, ne oluyor?”
“Bir şey yok baba,” dedim. “Aklıma bir şey geldi de.”

Sofrayı kaldırdıktan sonra çay suyu koydum ocağa. Babamın televizyonun karşısındaki en büyük keyfidir bu. Dışarı çıktım. Yıldızları seyretmek istedim. Dün akşamki gibi canlı değillerdi. Bir şeylerin eksik olduğunu düşündüm. Ama neydi?

Telefonuma bakıp duruyordum. Bu saatte sonra arayamaz, diye düşündüm. Artık otobüstedir. Babama bir isteği olup olmadığını sordum. Hayır, deyince odama geçtim. Küçük kardeşim geldi, ben yataktayken.

“Abla,” dedi, “Bu çanta Başar ağabeyin değil mi?”

Çantaya bakmadan önce o birkaç saniye içinde dua ettim. İnşallah o çanta değildir, diye. Nafile. Başar’ın kamerasının çantasıydı bu. Yatağın içine gömülüp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Kardeşim odadan çıkarken, elinden çantayı kaptım. Baktım. Evet, mektup içindeydi. Aldım, günlüğümün içine koydum. Sabaha kadar uyuyamadım. O kadar çok şey düşünüyordum ki, zihnim farklı filmlerden çeşitli sahneler alınmış gibi anlamsızdı. Bazen öfkeden macera filmlerindeki gibi küfürler ediyor, bazen de dramlardaki gibi İstanbul’da, yıldızların altında, Başar’la oturmuş birbirimize şiirler okuyorduk.

Sabah 11’e doğru annemin bağırtısıyla uyandım…

Her şey anlamsızdı. Hayat, eski kalıplaşmış sıradanlığına sürüklüyordu beni ve ben bundan nefret ediyordum. Bir yolunu bulup Başar’a ulaşmalıydım, derdimi, bu dert miydi onu da bilmiyorum, içimden geçenleri olduğu gibi anlatmalıydım. Hem telefonda konuşmak daha kolay olurdu, mektup gibi.

Kahvaltıdan sonra annem komşuya gitti. Kardeşlerimi de bahçeye çıkardım. Telefonu Başar’ın açmasını çok istiyordum ama bu isteğim gerçekleşmedi. Annesiydi. İyiymiş, yolculukları da iyi geçmiş. Eşi de iyiymiş.

“Başar evde mi? Bir şey söyleyecektim de?”

Annesi şaşırdı. Anladım.

“Kameranın çantasını unutmuş. Onu söyleyecektim. Nasıl gönderelim?”

Annesi memleketten bugünlerde birilerinin gelip gelmeyeceğini sordu. Bilmiyordum.

“Kalsın, o zaman. Çok da acil değil zaten,” dedi.

Evdekilere selam söyleyecekmişim. Kapattı. Zaten Başar da uyuyormuş. Telefonun yanına çöktüm. Ağlıyordum yine. Başar’a nasıl ulaşacağımı bilmiyor, oturup ağlıyordum. Dışarı çıktım. İçimdeki dünyanın atmosferiyle örtüşen kasvetli bir hava vardı. Başar’ın oturup gökyüzünü seyrettiği sedire geçip oturdum. Cep telefonunun numarasını bir şekilde bulmalıydım. Ama nasıl? Ortak bir tanıdığımızı düşündüm. Bulamadım. Annem, komşunun bahçesinden sesleniyordu.

“Ne oturuyorsun kız! Kalk yemeği yap! Akşam baban misafir getirecekmiş.”

Kafamı belki dağıtırım, dedim kendime. Kasetçalara eskilerden oynak bir şey koydum. Hiç sevmediğim o şarkılara eşlik ettim. Tuhaf. Şarkı söylerken bile Başar’ı düşünüyordum. Onunla birlikte mutfakta şarkı söylüyordum. Nasıl içime işlemiş böyle. Yanındayken bu kadar yoğun hissetmiyordum aşk denen şeyi. Aşkın kendisi uzak olduğunda mı anlam kazanıyor?

Akşam, babam yemeğe berber Hüseyin’in babasıyla geldi. Çocukluk arkadaşıdır babamın, Mehmet Amca. Sessiz sakin, kendi halinde bir adamdır. Yemeği yedikten sonra, çay isteyip bahçeye çıktılar. Çay suyu koyarken annem geldi yanıma. Yüzü gülüyordu. Yanıma iyice sokuldu.[/column]
[column]“Kısmetin çıktı kız,” dedi. “Mehmet, oğlu berbere isteyecekmiş seni.”

Demlik düştü elimden. Her yer su oldu. Annem şaşkın bir şekilde kuru bez aradı tezgâhın üzerinde. Bulunca, çömelerek yeri kurulamaya çalıştı.

“Ne oldu kız,” dedi. “Ne var bunda?”

Hiçbir şey söylemeden odama gittim. Kapıyı da kilitledim. Annem arkamdan geldi, kapıyı zorladı, biraz bağırdı ama açmadım. Ne çok ağlıyordum. Dayanacak gücüm yoktu. Her şey üst üste geliyordu. Bir fırsatını bulup İstanbul’a gitmeliydim. Belki de kaçmalıydım. Odanın içinde sakin olmalıyım, diye söylenerek mahkûmlar gibi volta atıyordum. Buldum. Başar’lara yakın oturan teyzemin yanına gidebilirdim. İki senedir bir yere gittiğim yoktu. Odanın penceresini açtım. Kasvetli havayı soludum.

Birkaç saat sonra babam geldi. Bir kere kapıyı tıklattıktan sonra, ikincisinde beni korkutacak şekilde bağırdı. Anlamıştım, Mehmet Amca gitmişti. Kapıyı açtığımda karşımda babamın gülümseyen yüzünü gördüm. Babasından bir şey isteyecek çocuk gibi bakıyordu. Yatağa oturduk. Elimi tuttu. Uzun uzun anlattı. Berber Hüseyin iyi çocukmuş, hem dükkân kendisininmiş, iyi kazanıyormuş, eli yüzü düzgün bir çocukmuş, benim de yaşım gelmiş, fazla dedikodu çıkmadan bu iş bitmeliymiş, ondan daha iyisini bulamazmışım çevrede. Babam bunları sonu çok güzel biten bir masal gibi anlatıyordu. Yüzü hep güldü anlatırken ve elimi hiç bırakmadı. Babamı ilk defa böyle görüyordum. Bir şey söylemedim. Zaten o da bir şey sormamıştı. Çıkarken, “Baba,” dedim, “ben teyzemlere gitmek istiyorum. İki senedir evden çıktığım yok. Sıkıldım. Değişiklik olur.”

Kapıyı açıp, bana ters bir bakış attı. Biraz önceki gülümsemesinden eser yoktu. “Otur evinde,” dedi. “Birkaç haftaya kalmadan nişan yapacağız. Nereye gidiyorsun?” Kapıyı kapattı.

Duygularımı yitirmiş gibiydim. Hiçbir şey hissetmiyordum. Ağlamıyordum. Yatağın kenarına oturdum, tülü araladım. Başar acaba ne yapıyordur, diye düşünüyordum. Onu düşünürken çoğu zaman gökyüzüne baktığımı hatırladım. Kaçsam, ne olurdu, ne değişirdi hayatımda? Annem bana yardımcı olmazdı. Her zaman babamın kararlarını desteklemiştir. Yalnızdım. Kardeşlerimi yanıma çağırdım. Üçümüz hep birlikte uyuduk. Yalnız kalmak istemiyordum. Küçük kardeşime masal anlatırken uyumuşum.

Ertesi gün kaynanam geldi. Kapıyı açtığımda, dudaklarını önde büzüştürerek bana baktı. Baştan aşağı süzdü. Sonra sarıldı. Akşama kadar oturdu. Nişandan, düğünden, çeyizden bahsettiler annemle. Bahçedeydiler, sedirde. Ellerinde çay… Hayatımla ilgili konuşuyorlardı ama bana sormuyorlardı, ne istediğimi. Başka bir gemi limanıma yanaşmaya çalışıyordu, oysa limanımda yalnız kalmak istiyordum. Deniz kıyısında oturup geçip giden gemileri seyretmek istiyordum sadece. Eğer yalnız olmayacaksam yanımda Başar olmalıydı.

Bir koca gün hazırlık yaptık annemle. Hüseyin ve ailesi gelecek diye. Benim dışımda herkes ne kadar mutluydu. Akşam yemeğinden sonra Hüseyin’le bizi bahçede baş başa bıraktılar. Hüseyin konuşmaya başlamadan önce uzunca baktı bana. Ben de ona. Gri bir takım elbisesi vardı üzerinde. Bordo kravat. Seyrelmiş siyah dalgalı saçları, ışığın altında çok kötü görünen, sigaradan nasibini almış sarı dişleri; sakin, çekingen tavırları… Hüseyin’le aynı mahallede büyüdük. Hep sakindi, hep çekingendi. Ama Başar’a hiç benzemiyordu. Onun gibi espriler yapmıyor, gülmüyor, karşısındaki insana yaşama sevinci vermiyordu. Yanındayken sıkılıyordum, gökyüzüne bakarak Başar’ı düşünürken, bu sıkılmanın bir ömür boyu sürdüğünü hayal ettim. Çığlık atmak istedim. Bayılma numarası yapmak istedim. Başar’ın yanında olmak istedim.

Soğuk suyun altındaymış gibi titreyerek konuşuyordu Hüseyin. Babamın söylediklerini tekrarladı. En sonuna beni sevdiğini söyleyerek noktaladı cümlelerini. Bir şey söylemeyince, “Sen ne düşünüyorsun?” dedi.

“Çayını tazeleyeyim mi?”

Üzgün, yüzüme baktı. Ne söyleyeceğini bilemiyordu. Yan yana dakikalarca hiç konuşmadan oturduk. Büyülü bir anı yaşıyordum. Yanımda Başar’ı hayal ettim. Onun sessizliğiyle mutlu oldum. Birlikte yıldızlara bakıyormuşuz gibi düşündüm. Başar bana, yine şiirler okudu. Gülüyor, güldürüyordu. Hep, hep şaşırıyordum esprilerine.

Bir süre sonra kalkıp içeri geçtik Hüseyin’le. İki aileyi düğün davetiyesini tartışırken bulduk. Kendi çocuğum olursa onun hayatına bu kadar müdahale etmeyeceğime söz verdim.

O gece yine kardeşlerimle uyudum. Geceleri yalnız kalmaktan korkuyordum hala.

Nişanıma kısa bir süre kala, umutsuz, kasvetli bir akşam, mutfakta annemle yemek yaparken içimden geçenleri söylemeye karar verdim. Evet, gücüm yoktu tüm bu gelişenleri bertaraf etmeye ama böyle hiçbir şey yapmadan da duramazdım.

“Anne ben başkasını seviyorum,” dedim bir nefeste. Annem elindeki bıçakla marulu doğruyordu. Bıçağı göstererek, “Seni bununla lime lime doğrarım,” dedi. “ Neler çıkarıyorsun. Şurada nişanına ne kaldı?”

Pilavı karıştırmaktan vazgeçtim. Ocağın altını söndürdüm. Annem işin ciddiyetini anlamış olacak ki bıçağı, marulu bıraktı. Birkaç saniye birbirimize öyle baktık. “Biraz konuşalım,” dedi. “Babamın gelmesine daha 2 saat var. Çayla geçiştiririz bu akşamı.” Cevap vermedi. Birlikte bahçeye çıkıp, sedire oturduk. Söyleyeceklerimi düşündüm. Annem bunları büyük bir ihtimalle babama da söyleyecekti. Dikkat etmeliydim kelimelerime.

“Annecim dedim ya başkasını seviyorum.”
“Kim bu başkası?”
“Başar,” dedim. Tereddüt etmedim. Gülmeye başladı. Sağ eliyle dizine vurdu. “Bak kızım ben bile bu cahil kafamla bu işin olmayacağını biliyorum. Sen en azından lise bitirmiş bir kızsın. Başar dediğin adam üniversite tahsili yapıyor. Senin gibisine niye baksın. Hadi baktı, diyelim, hiç evlenir mi? Dizideki adamın dediği gibi akıl var mantık var.”

Ne yani, üniversiteye gidiyor diye sevemez miydim? Sevmenin eğitimle ne ilgisi vardı. Bunları anneme söyleyemezdim. Bir anlamı yoktu çünkü. Ona söylediklerim babama ulaşmayacaktı.

“Aklını başına devşir. Sen sevsen bile Başar seni sevmez. Onun üniversiteden bulduğu bir arkadaşı vardır.”
“Nereden biliyorsun?”
“Eski deliliğimi üzerime aldırma,” diye çıkıştı annem. “Olmayacak duaya âmin demekten başka bir şey değil seninki. Kalk hadi! Madem yemek yapmayacaksın, patatesli börek yap. Baban sever.”

“Bana patatesli börek deme,” dedim. Eliyle sus işareti yaptı. Etrafı gösterdi. Komşular duymasın. Yine odama geçtim. Annem bir şey söylemedi. Böreği kendisi yapıyordu, kokusunu alıyordum odamdan. Başar’a yazdığım mektubu çıkarıp yeniden okudum. Burada geçirdiği zamanı düşündüm, ardından annemin söylediklerini… Acaba gerçekten var mıdır, üniversiteden arkadaşı? Aynaya baktım. Yüzüme. Çilek dudaklarıma, elmacık kemiğime, gözlerimdeki karaltıya… Sever miydi beni, sever miydi bu yüzü. Bu yüzün altından geçenleri… Limanıma bir ömürlük demir atar mıydı?

Babama söylesem yine annem gibi cevaplar verecekti. Belki bir tokat atardı. Belki de daha fazlası… Kabullenmeli miydim çaresizliğimi. Hüseyin’e söylesem belki de vazgeçerdi. Ben de zaman kazanırdım. Evet, bunu yapmalıydım. Hüseyin’i aradım. Gülerek telefonu açtı. İlk defa onu arıyormuşum. Ne kadar mutlu olmuş. Müşterisi varmış koltukta ama benden önemli değilmiş.

“Ben başkasını seviyorum,” dedim. “Bu haldeyken seninle evlenemem.” Sessiz sakin, çekingen bildiğim Hüseyin telefonda esip gürlemeye, küfürler etmeye başladı. Kimmiş bu namussuz, ona hemen adresini vermeliymişim. Sakin olmasını söyledim ama dinlemedi. Telefonu kapatırken eve geleceğini söyledi. Babamın geliş saati yaklaşıyordu. Artık korkuyordum. Bahçeye çıktım, belki Hüseyin’i babamdan önce görürdüm. Bekledim. Hüseyin, babamla birlikte çok geçmeden köşede göründüler. Ellerim titriyordu. İkisi de sakin görünüyordu. Hüseyin eve gelmekten vazgeçmiş olsa gerek babamın elini öpüp döndü. Dönerken bana baktı bir an. Söylediklerimi anlatmış mıydı babama? Babam yürüyüşünü hızlandırmış, koşar adım geliyordu. İçeri geçtim. Kapıyı kapattım. Çok ses çıktı. Annem ne olduğunu sordu. Babam anahtarıyla kapıyı açmaktansa kapıyı tekmeledi. Anladım. Annem korkuyla kapıyı açtı. Babam üzerime yürüdü hemen. Sol yanağımda içime işleyen derin bir acı duydum. Yerden kalkınca odama fırladım hemen. Kardeşlerimin ağlayan seslerini duyuyordum. Babam küçük kardeşime de bir tokat attı. Bu sefer de susması için bir tokat daha… Kapıyı tekmeliyordu babam. Annem O’nu sakinleştirmeye çalışıyordu. Babam, annemi dinlemiyor, kapıyı tekmelemeye devam ediyor, küfürler ediyordu. Namustan bahsediyordu. Ben yanlış bir şey yapmamıştım ki.

Yatağımın içinde kıvrıldım. Başar’a yazdığım mektubu yastığın altından çıkardım. Pencereyi açıp derin derin nefes aldım. Ağlamayacaktım. Kendime söz vermiştim. Babamın sesi gelmiyordu. Annem kapıyı tıklattı. Açtım. Sarıldı. Neler olduğunu sordu. Hüseyin’le konuştuğumu söyledim. Yatağa oturtturdu beni. Avuçlarını yüzümde gezdirdi. “Hiçbir şey bizim istediğimiz gibi olmaz bu köy yerinde,” dedi. “Sen burada doğduysan, kaderin o gün çizilmiştir.” Ağlıyordu. Babamla nasıl zorla evlendirildiğini anlattı, ilk gençliğinden kalma eprimiş bir sesle. Annem ilk defa anlatıyordu evliliğini.

Takip eden günlerde babamdan, annemden ve Hüseyin’den özür diledim. Hatalı olduğumdan değil, kaderime razı olduğumdan. Hüseyin’e İstanbul’a gitmek istediğimi söyledim. O da bir akrabasının yakında evleneceğini, hep birlikte gidebileceğimizi, hem de akrabalarına yeni gelinlerini göstermek istediğini söyledi.

Nişanımızdan birkaç gün sonra Hüseyin, onun ailesi ve annemle birlikte yola çıktık. Babamı evde yalnız, kardeşlerimi ise buradaki teyzemlere bıraktık. Otobüste annemle birlikte oturduk. Hiç konuşmadı. Uyudu. Uyumadığında daldı, uzaklara bakıp. Ben hiç uyumadım. Sürekli geride bıraktığım yolu, ağaçları, insanları, hayvanları, düşleri seyrettim. Her şeyin geçmişte kalmasını diledim. Mümkün müydü? Geçmişteki bir aşk, insanı gelecekte bir gölge gibi takip ederdi. Aşk, acısı geçmeyen, sürekli kanayan bir yara gibiydi.

Hüseyin’in akrabalarını ziyaret ettik. Beni tanıştırırken gururlanıyordu. Kahvede arkadaşlarıyla okey oynarken nasıl böbürlendiğini, yolda birlikte yürürken değişen tavırlarını düşündüm.

İstanbul’u gezdik. O da birkaç kez geldiği için adamakıllı bilmediğini söyledi. Zaten bu koca şehirde yaşanmazmış. Komşuluk falan kalmamış. Bizim oralar gibisi yokmuş. En güzeli bahçeli bir evde oturmakmış. O bunları anlatırken, Başar’ı yanımda hayal ettim. Bana gezdiğimiz yerlerin geçmişiyle ilgili bilgi veriyordu. Tarihin içine espriler katarak anlatıyordu. Önce gülüyor sonra ciddi bir tavır takınarak dinliyordum. Bilgisine şaşırıyor, onu daha çok seviyordum.

Hayattaki en kötü şey, huzursuz bir gecenin ardından, sabah, düşlerinin gerçekleşemeyeceğini bilerek uyanmaktır. İstanbul’a geldiğimizin 3. günün sabahında bu hisle uyandım. Annemle aynı odada kalıyorduk. Yanına gidip uyandırdım. Gözlerindeki çapakları silmeye çalışıyordu. Yanına uzandım. Sarıldı. “Anne,” dedim, “teyzemlere gidelim mi?” Yüzünü buruşturdu. “Hemen yanlış anlıyorsun. Teyzemi göreceğim.” Söylenerek, “tamam,” dedi.

O gün teyzemlere gittik. Hüseyin ve ailesi bizimle gelmedi. Yolda çok heyecanlıydım. Bir an önce teyzemlere varmak, oradan da Başar’ın evlerine gitmek istiyordum. İçimden, beni coşturacak şarkılar söylüyordum. Bu mutluluğumu annem görmesin diye otobüsten dışarı bakıyordum. Onunla mutluluğumu paylaşmayı ne çok isterdim.

Teyzem sıcak karşıladı. Annemi çok özlemiş. Kaç yıldır görüşmüyorlardı. Dakikalarca sarılı kaldılar eşikte. Pastalar, börekler hazırlamış. Sofrayı kurup, hemen balkona çıktık. Balkon, karşıdaki sitenin ağaçlığına bakıyordu. Buna da şükrediyordu teyzem, birçok İstanbullunun şikâyet ettiği gibi betonlaşmadan, komşu ilişkilerinin yozlaşmasından bahsetti. Bütün İstanbulluların başka bir şehirden gelenlere hep bunu anlattıklarını düşündüm. Sonra, teyzem İstanbul’u boş verip, memleketi sordu. Annem uzun uzun anlattı. Laf benim düğünüme gelince teyzemin yüzü genişledi mutluluktan. Benim adıma seviniyormuş. Hayırlısıymış. Ben onu seviyor muymuşum? Annemle göz göze geldik. Başımı öne eğdim. “Ne utanıyorsun?” dedi şurada kadın kadına konuşuyoruz. Utanmıyordum. Bu başka bir şeydi. Bunu teyzeme söyleyemezdim. Annem konuyu değiştirdi. Düğün hazırlıklarından bahsetti.

İkindiye doğru, annem, Başar’ların evine gidelim, dedi teyzeme. “Gelmişken uğramak lazım. Onlar her geldiğinde uğruyorlar.” Bana, sen gelme, dedi. Çok ısrar ettim. Teyzem mutfaktayken her şeyin geçmişte kaldığını, sadece ziyaret etmek istediğimi, hem yanımızda getirdiğimiz kameranın çantasını veririz, dedim. Annem tabiî ki inanmadı buna. Ben de inanmadım söylediğime. Annem yüzüme baktı. Birkaç dakika süren bu bakış, derimi yüzüp içime geçen bir bakıştı.

Başar’ların evleri yürüme 10 dakika uzaklığındaydı. Bu 10 dakika hastane odasında geçen 10 dakika gibi uzundu. Annem yolda hiç bir şey söylemedi. Ne zaman konuşacağını merak ederken, apartmanın önüne geldik ve başladı: “Bak güzel kızım, işleri zorlaştırma. Önünde uzun bir hayat var. Bunu hem kendine, hem de bize zehir etme.” Cevap vermedim. Başımı salladım sadece.

Kapıyı Başar’ın annesi açtı. Şaşırmış ve sevinmişti bizi gördüğüne. İçeri buyur etti. Eve alıcı gözlerle bakıyordum. Başar’ı aradı gözlerim. Evde yoktu. Üzüldüm. Terliyordum. Yaşadığın anın tadını çıkar, diyordum kendime. Belki de buraya bir daha hiç gelemeyeceğim.

Annesi çay koymak için mutfağa yönelirken, izin vermedim. Ben yapmak istedim. Başar’ın yaşadığı evi görmek istiyordum. Geniş bir antre vardı. Burası iki küçük odaya açılıyordu. Sokağa bakan tarafta at koşturulacak kadar büyük bir salon, evin iki tarafında da balkon vardı.

Salona geçince Başar’ın, zamanının karanlık tarafını burada geçirdiğini anladım. Salonun sağ tarafında, boydan boya bir kitaplık vardı. Kitaplar yan yana dizilmişti. En alt rafta ise yer olmadığı için istif edilmiş gibiydi kitaplar. Duvarda nereden kazandığını bilmediğim madalyaları vardı. Bir masa, onun üzerinde bilgisayar, kitap ve defterler vardı. Kamerası, yattığını düşündüğüm çekyatın başucundaki sehpanın üzerinde duruyordu. Çantayı masaya koydum. Şeytan çekmeceleri kurcalasana, diyordu. Kapıya yanaştım. İçerdekiler ne yapıyordu, diye baktım aradan. Annem köydeki komşuları anlatıyordu. Sohbet derinleşiyordu. Acele etmeliydim. Başar – keşke gelseydi- gelebilirdi ya da babası. Çekmeceyi açtım. Yine kitap ve defterler vardı. Defterlerin en altında bir ajanda… Aldım. Evet, günlüğüydü. Sayfaları hızlıca çevirdim okumadan. Yazısı güzeldi. Dolmakalemle, el yazısı şeklindeydi. Yerine koydum ajandayı. Elimi çekmecenin içine doğru uzattım. Küçük bir kutu vardı. Aldım. İçinde küçük notlar ve vesikalık fotoğrafları vardı. Bir tanesini çıkarıp baktım. Her zamanki gibi gülümsüyordu. Gülümsemenin bir insana yakıştığını O’nu tanıyana kadar bilmiyordum. Duvardaki resimlerine baktım. Hep aynı gülümseyen yüz… Su kaynıyordu. Fotoğrafını sutyenimin içine koydum. Mektubu da oradan çıkardım. Günlüğünün arasına koyabilirdim. Mektubun bir anlamı var mıydı? Evet, hayatımda bir şey değişmez belki ama duygularımı öğrenmiş olur. Hayır, bunu yapamazdım. Sevgimin anlamı yoktu artık. Mektubu yerine koydum.

Çekmeceyi, masayı düzeltip mutfağa gittim. Çayı demleyince, annemlerin yanına geçtim. Sohbetlerine hiç ara vermeden devam ettiler. Başar’ın annesi arada bir bana, evlenmeden önce her kıza söylenmesi gereken şeylerden bahsetti. Çay içtik. Annem, belki de Başar gelmeden kalkalım düşüncesiyle, çayını bitirir bitirmez ayaklandı.

Çıkmadan bir şey unuttuğumu söyleyip Başar’ın odasına, salona geçtim. Duvardaki fotoğraflarına, madalyalarına dokundum.[/column][/col-sect]

Şimdi, yıllar sonra bu satırları yazarken Başar içeride ağlıyor. Oğlum… Yatalı daha iki saat bile olmadı. Çocukları anlamak çok zor… Hüseyin’e çok ısrar ettim, isminin Başar olması için. İki kuşak öncesinden dedemin adı, dedim. O zaman inanmıştı. Ama artık inanmasının bir anlamı yok. Geçen sene boşandık. Evlenirken attığımız imzalar zaman ilerledikçe bizi hareket edemeyecek şekilde bağladı. Ellerimizi, ayaklarımızı… “Aramıza hep bir mesafe koydun.” dedi evden son kez çıkarken.

Annemin evinde kalıyorum. Babam yine aynı. Akşamları televizyonu kimseye bırakmıyor, erkenden yatmamızı istiyor. Ben de, Başar’ı uyuttuktan sonra pencerenin dibine oturup yıldızları seyrediyorum. Elimde fotoğrafı, diğer Başar’ı düşünüyorum. (Annem haklıymış. Üniversiteden bir arkadaşı varmış. Onunla evlenmiş.)

Hayallerin ötesinde onu içimde taşıyorum. Bir fotoğraflık aşkım olsa da… İçeride küçük Başar ağlıyor. Onu uyutmalıyım.