Sanırım ya ilk okulun son sınıflarındaydım, ya da orta okulun ilk yılıydı. Öyle ya da böyle 90’ların ortası civarı olduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Ankara’nın Kızılay ve Tunalı semptlerindeki bütün çöp kutuları kalktı bir günde. Başka şehirlerde ve başka semptlerde de yaşanmıştır bu garip olay diye düşünüyorum. O sıralar sebebini şöyle duyurmuşlardı: “Terör saldırılarını engellemek için.” 9-10 yaşındaki bir çocuğun aklına makul gelen bu açıklama, bugünün çöp kutusu eksikliği için ne kadar geçerli, tartışılır. Fakat o zamanların revaşta olan “çöp kutusuna bomba” saldırılarına karşı hamle olarak çöp kutularını sokaktan kaldırmak, aslında bizim sorun çözümü konusunda ne kadar basiretsiz, anlayışsız ve ileriye yönelik düşünemediğimizin bir kanıtı olmakla beraber, bu konudaki yeteneksizliğimizin güzel bir metaforunu da teşkil ediyor diye düşünüyorum.

Gelişi güzel bakan bir göze böyle bir davranış gayet mantıklı gözükebilir. “Ne var ki canım, çöp kutularına bomba koymak isteyenlere imkan verilmiyor işte,” değil mi? Peki, çöp kutusuna konan bombayı çözdük, diyelim–ki çözmedik. Kenara, köşeye bırakılan ve son bir kaç yıl içinde bile kaç insanın canına mal olan sahipsiz torba ve çanta problemine nasıl çözüm bulacağız? İntahar bombacılarını engellemek için sokağa çıkma yasağı mı ilan edilsin? Bu örnek, “önleyicilik” kelimesinden ne anladığımızı ve insan hayatı gibi konularda bile en ucuz çözüme nasıl kaçtığımızın en güzel, ve bir o kadar da trajik, örneklerinden biridir.

Önlemek ve Anlamak

Önlemek, önleyici olmak, anlamaktan ayrı kullanılamaz. Özellikle terör, etnik ve toplumsal uzlaşmazlık gibi konularda. Bir terör saldırısını önlemenin en garanti yolu, “terörist” olarak sınıflandırdığımız insanların ne istediğini anlamaya çalışmaktan geçer.

Peki nedir anlamak, anlamak için ne yapılması lazım? Aslında bu sorunun cevabı hem çok kolay, hem bir o kadar da zor. Empati dediğimiz davranış, sorunlarımızın çok ama çok büyük bir kısmına çözüm getirir. Semavi olsun olmasın neredeyse bütün dinlerin, ateist olsun olmasın çoğu düşünürün vardığı ahlak prensibi “sen sana ne sanırsan, ayruğa da onu san” sözü, anlamanın özünü temsil eder. Anlamak tarihi bir iştir. Anlamaya çalıştığınız insanın ve grubun tarihini öğrenmek çok önemlidir. Tarihlerinde dönüm noktaları, belirgin anlar, önemli insanlar ve günler, o topluluğa dair ansiklopedilerin ciltleri kadar bilgi verir. Bir toplum kimliğini, tarihi anlatıları ile inşa eder. Tarihi anlatıları ile bazı sınırlar çizilir, içeride ve dışarıda kimin olduğunu, bunların nasıl sınıflandırılıcağını belirtir. Tarihi anlatılar, ait oldukları toplumları dünyanın merkezine koyar ve geri kalan tüm toplulukları, olayları ve yaşananları o merkeze göre konumlar, belli bir çerçeveye oturtur. İşte başka toplulukları anlamaya çalışmak, onların merkezinden önce kendine, sonra da dünyanın geri kalanına bakma çabasdır.

Tabii ki, o toplumun dışından gelen biri hiç bir zaman bu anlamayı “tam olarak” gerçekleştiremez, özümseyemez. Ama samimi bir çaba çoğunlukla kafidir. Samimi bir çaba, şiddet, çözümsüzlük ve sürekli sorun halinin dışında iletişim kanallarının açık olduğunu gösterir. Martin ve Varney’e göre “şiddetsizliğin en verimli olmasını sağlayacak önkoşul, iletişim kanallarının açık olmasıdır.” [1] İletişim kanallarının açık olması içinse, bazı diğer önkoşullar gerekir: dinlemeye açık olmak, değişmeyi içtenlikle göze almak, yargılamadan uzak durmak, önyargıların farkında olmak gibi. Bunun aksi etnosentrizm denilen bakış açısına yol açar: Başka kültürleri, toplulukları ve insanları sadece kendi kültürünün ve bakış açısının standartlarına göre yargılamak ve sonuçlara varmak.

Bir devlet kendi merkezini bir kenara koyup dünyaya başka gözle bakmadıkça, ne başka insanları anlamakta başarılı olabilir, ne de başına gelecek musibetleri önlemekte en ufak bir yol alabilir. Eğer öyle olsaydı, en azından, bugün “terör” diye sınıflandırılan şey bitmiş olurdu. Böyle bir anlayış gerçekleştirilmeden girişilen her türlü önleme çabası, ister istemez, yüzeysel kalır ve amacına ulaşamaz. Kesik atardamara yara bandı yapıştırmaya benzetilebilinecek bu tür yöntemlerin samimi amacı önlemek olsa bile başarıya ulaşamaz. En fazla halkın gözünde birşeyler yapıyor gözükmek konusunda, belki, bir aşama kaydedilir. Buna ek olarak, böyle bir bakış açısını resmi siyaset olarak benimseyemeyen bir devlet, ırkçı, ayrımcı ve yobaz gibi eleştirilere maruz kalır.

Geçtiğimiz 1 Mayıs tarihinin ve Taksim Meydanı’nın iç içe olan tarihi bunun en güzel örneğidir aslında. Geçmişte devletimiz meydana çok sayıda polis çıkarmalarına, çeşitli ve çetrefilli güvenlik önlemleri almalarına karşın ortaya çıkan şiddeti önleyebildiler mi? Devlet “anarşük” paranoyasından kurtulup, 1 Mayıs’ı “resmi” bayram ilan ettikten sonra, şiddet yanlıları sömürecek bir duygu bulamadıkları ve insanlar bir şeye karşı çıkmaları gerektiğini hissetmedikleri için şiddet olayları en aza indi. Böylece 1 Mayıs tarihinde yaşanan şiddet başarı ile önlenmiş oldu.

Günümüz Meseleleri

İnsanın başkasının merkezinden ve tarihi açısından kendisine ve dünyanın geri kalanına bakabilme yetisi ve bunun bizim devletimizde var olan eksikliği, aslında bugun yaşadığımız sorunlara bakıldığında çok açıkça gözüküyor.

Kürtler, Ermeniler ve Kıbrıs Rumları ile olan ilişkilerimizde uyguladığımız çifte standart siyasetini görmemek zor olsa gerek. Devletimiz ya ideolojik olarak empatiyi reddeden bir konumdadır ya da bahsi geçen yetiden tamamen yoksundur, fakat iki seçenek de çok iç açıcı değildir.

Mesela, en son ve taze örneğini gördüğümüz konu, Davutoğlu’nun Obama’nın 24 Nisan için verdiği konuşmaya olan tepkisidir. Hatırlayalım, şöyle demişti Davutoğlu:

“Sayın Obama’nın yaptığı açıklama, tek yanlı ve tarihi tek bir perspektiften okuyan bir açıklama. İsterdik ki acılar paylaşılabilsin. O yıllarda Anadolu topraklarından çıkarak Yemen’de, Sarıkamış’ta Galiçya’da, Çanakkale’de, Balkanların değişik köşelerinde yok olan bir neslin de hatıraları anılabilsin.

Ümit ederdik ki dost ve müttefik ABD’nin Başkanı, Türklerin acılarını da paylaşsaydı, bunun için ortak acıları da paylaşabileceğimiz yeni perspektifle bir mesaj sunabilseydi. Ama biz kararlı bir şekilde bu acıları, dünya savaşında yaşadığımız bu acıları adil bir hafızayla birlikte hatırlama çabasını sürdüreceğiz.”

Bu açıklama kendi içinde çelişmekle beraber, etnosentrik tarih ve bakış açısına çok güzel bir örnek teşkil eder. Daha başkalarının acılarını paylaşmaktan yoksun olmakla kalmayıp, bu duyarsızlığı sürekli devlet siyaseti haline getirmiş bir kurumu temsil eden kişinin başka bir açıklama yapması belki çok gerçek dışı bir beklenti olabilirdi. Fakat, Ermeni’lerin yaşanan olayları andıkları ve onlar için özel olan bir günde bunu tamamen atlayıp konuyu Türkiye’ye çevirmek, Ermeni’leri dinlemeden Türk bakış açısının dinlenmesi gerektiğini ileri sürmek, yani kendi sözleri ile “tek yanlı ve tarihi tek bir perspektiften okuyan bir açıklama” yapıp, sonra karşıdakini aynı şeyle suçlamak, kültürler arası anlayışsızlığın en güzel örneklerinden biri değilse nedir, bilemiyorum.

İletişimin çok büyük bir kısmı dinlemekten geçer ve dinlemek hiç bir şekilde başka toplumların, başka kimliklerinin sesini bastırmak ve susturmak olarak görülemez. Kimliğin sesi, yani o kimliği inşa eden tarihi yorumun duyulup, kabul edilmese bile anlaşılması, onu bir dinleyenin olduğunun bilinmesi çok şeyi değiştirir. Mesela Türk tezi olarak adlandırılan “tarihi perspektif,” son bir kaç yıla kadar dünyanın büyük bir oranla kabul ettiği yorumdu. Fakat çoğumuzun bildiği gibi Avrupa ve Güney Amerika’nın büyük bir kısmı son bir kaç yıldır Ermeni yorumunu “doğru” olarak kabul etmeye başladılar. Buna karşı toplumda oluşan tepkileri şöyle bir düşünürsek Fransız mallarını boykota kadar giden davranışlarımızı görmüş oluyoruz. Demek ki neymiş: birisi bizim tarihi yorumumuzu görmezden geldiği zaman sinirleniyormuşuz, içimize sindirmekte zorlanıyormuşuz ve bunun bir haksızlık olduğunu düşünüyormuşuz. Belki Ermenilerin yıllar boyu ne hissetmiş olabileceğinin az bir kısmını yaşamış oluyoruz bu örnekle. Şayet, biz kendi yorumumuzun duyulmasını, bu yaşananlarda bizim de bir sesimizin olmasını istiyorsak, en önce yapmamız gereken şey, Ermeniler’i dinleyip kendi nazarımızda onların da sesini kabul etmemizdir. Ancak ondan sonra belki bizim yorumumuzu onlardan dinlemelerini isteyebilecek yüzümüz olur. Eğer biz Ermeniler’e her zaman yaptığımız gibi kulaklarımızı tıkarsak, sadece ve sadece onların sesini bastırmak için açıklamalar yaparsak ve başkalarından da bunu beklersek, Avrupa ve Güney Amerika bizim sesimizi bastırdığı zaman itiraz edecek yüzümüz olmaz. Ermeniler’i biz dinlersek ve bizimle dertleşirlerse (ki dinlemek ve anlamak ile kabul etmek aynı şey değildir) o zaman hem ASALA, hem de Avrupa ve Güney Amerika’da bastırılan sesimiz konusunda bizim de “tarihi perspektifimizi” ciddiye almalarını önerebilecek gücümüz olur.

Aynı dinamikler gerek yapılan bütün açılımlar, gerek Kürt sorunu, gerekse Kıbrıs’ta yaşadığımız sorunun temelinde de vardır. Gerek millet olarak, gerekse devlet olarak kendimizi başkalarının yerine koymayı öğrendiğimiz zaman “sorunlarımız çözülecek” demek belki saflık olur. Ama sorunlarımızda büyük aşamalar kaydetmiyeceğimize inanırsak, bir o kadar yanılmış oluruz.

Çöp Kutuları

Ben Ankara’daki çöp kutularını geri istiyorum. Hatta bence eskiden az vardı. Her 25 metreye bir çöp kutusu konulması lazım ki insanlar çöpü yere atıcak bahane bulamasınlar. Adımbaşı çöp kutusu olursa sokaklarımıza, caddelerimize de biraz çeki düzen gelir sanki. Bununla beraber, çöp kutularını geri istemekteki asıl dilek, çöp kutularına bomba koyan insanların bunu yapıcak sebeplerinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu ne PKK’nın taleplerini tamamen kabul etmekten geçer, ne de onları öldürmeye çalışmaktan. Dinlemekten geçer, iletişim yollarını açmaktan geçer. Eğer iletişim yollarını açmak şiddeti öneleyen en verimli davranışsa, şiddeti körükleyecek en garanti davranış da iletişim yollarını tıkamaktır.

Çöp kutuların yokluğu, çevresel bir sorundan daha öte bir yer tutuyor bizde. Sorunlara en sığ şekilde baktığımızın ve uzun vadeli, sonuç getirecek çözümleri ciddiye almadığımızın somut, fiziksel bir anısı aslında. Bu anının hafızalarımızda daha ne kadar yer tutacağını belirlemek devletin sorumluluğu olduğu kadar, bizim de yükümlülüğümüz. Devleti duyarlılığa zorlamadığımız, bunu bir toplumsal ahlak olarak benimseyip, sonra da bizi yönetenleri böyle bir davranışa ikna etmediğimiz sürece çöp kutularının yokluğu hem şehirlerimizin, hem hafızalarımızın, hem de toplumumuzun yakasını bırakmayan ve her sokağa çıktığımızda gözlerimizin içine bakıp bize kendi eksikliğimizi hatırlatan kollektif bir anı olarak varlığını sürdürmeye devam edecek. Ben çöp kutularımızı geri istiyorum. Ya siz?

Referanslar

  1. Brian Martin & Wendy Varney, “Nonviolence and Communication”, Journal of Peace Research, 40 (2003): 213-232
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page