“Kaç?”

“5.”

“5 mi? Dalga mı geçiyorsun benimle? Alın şunu hemen.

Sen?”

“Efendim ben 10–15 kadar, yani…”

“İyi iyi. Fena değil.”

“Çok iyi” diye geçirdi içinden. “20’ye de ikna ederim ben bunu.” Suratındaki memnuniyetsiz ifadeyi hiç bozmamıştı. Biri çıksa 50 dese, hatta 100, 150… aynı somurtan ifadeyle bakardı. En fazla sinsi sinsi ellerini ovuştururdu. Öyle yapınca Homer Simpson’ın patronu Mr. Burns’e dublörü olacak kadar çok benziyordu. Bunun yanında Hulusi Kentmen bıyıklarına ve Erol Taş’ın çakmak çakmak gözlerine sahipti. Güven Holding’in patronu Hilmi Bey, gözünüzde bir Picasso figürüne benzememiştir umarım. Hilmi Bey, karşısında bir duvar boyunca sıralanmış insanlara sormaya devam etti. Bir kadın “12” dedi. Yaşlı bir adam “7!” diye bağırdı. Hilmi Bey’i bir gölge gibi takip eden sekreteri cevapları büyük bir titizlikle not ediyordu. Şirketin bir başka çalışanı, elinde küçük bir kamerayla adayları kayda alıyordu. Cevaplar belirli bir aralıkta tıkanıp kalmıştı. Sabahtan beri süren bu seçme eziyeti seçeni de seçilmeyi bekleyeni de sıkmıştı. Dışarıda bekleyen 20 kadar kişi daha vardı ama Hilmi Bey çoktan pes etmeye ve çıtı pıtı sarışın kızın verdiği teklife gönül indirmeye hazırdı. 25 metre. Hiç de fena sayılmazdı aslında. Derken sıra ona geldi. Uzun boyluydu. Hastalıklı sanılacak kadar zayıftı. Kemal Sunal’ın şapşal gülüşüne ve şaşılacak şey ama Ayhan Işık’ın bıyığına sahipti. Umarım gözünüzde uyduruk bir karikatür canlanmamıştır.

“Kaç metre?” dedi Hilmi Bey.

“50” dedi Basri.

Nerede okuduysa “ruhumun etleri dökülüyor” diye bir cümle dönüp duruyordu beyninde…

O günün öncesindeki haftada olanları unutmak için Basri’nin esaslı bir şoka ihtiyacı vardı. Ölüme atlayıp da hayatta kalmaktan daha esaslı bir şok da düşünemiyordu. Gazetede Güven Holding’in ilanına rastlayınca tereddüt etmeden arayıp randevu aldı. İşi alacağına emindi. Gerekirse Boğaz Köprüsü’nden atlardı. İstediği tek şey kafasını dağıtmaktı. Çok acı çekiyordu. Ruhunu ızdıraptan kurtarmak için fiziksel acıya ihtiyacı vardı. Nerede okuduysa, “ruhumun etleri dökülüyor” diye bir cümle dönüp duruyordu beyninde. Sakalları birden uzayacakmış gibi geliyordu. Saçlarının birden ağaracağına ihtimal vermiyordu da sinekkaydı yüzünün aniden karışık, pis bir sakalla kaplanmamasına çok şaşıyordu. Uzun, dağınık ve kirli sakalları olmalı, ama birden olmalı, ruh acısı çekenler öyle görünür çünkü. Acı çekiyordu çünkü anlarsınız işte, bir kıza aşıktı. Kız ona değildi. Basri geceleri kızın evine gidip penceresini izliyordu. Kız başkasıyla evleniyordu. Düğün davetiyesini Basri’nin evinin kapısının altından atıyordu. Bunu bir de telefondan mesaj atıp söylüyordu. Basri’nin gönlü davetiyeyi yerden almaya razı gelmiyordu. Davetiyenin üzerinde “Sayın Yıldız Ailesi” yazıyordu. Basri’nin ayakları gidip gelip davetiyeye dolanıyordu. Basri’nin aklı dönüp dolaşıp davetiyeye takılıyordu.

Uyuyamıyor, yemek yiyemiyor, düşünemiyordu.  24 yaşında, 1,90 boyunda, 64 kilo. Arkaya yatmak bilmeyen diken diken saçlar, ince bir bıyık. İşsiz, çok aşık, çok umutsuz. Ruhunun etleri dökülüyor. Canı çok sıkılıyor. Ölüme atlayıp sağ kalırsa, biraz rahatlayacak.

“50” dedi Basri.

Hilmi Bey, Basri’yi işaret edip “Şu çocuğu odama gönderin” dedi ve gitti. Seçmeler tamamlanmıştı. El kameralı adam çekimi durdurdu ve şirket adına yarın gazetelere geçeceği haber metnini düşünmeye başladı. Boğaz Köprüsü’nün pavyon estetiğindeki arabesk ışıkları kafasında yanıp sönmeye başlamıştı bile. Sonra seçilen çocuğu düşündü. O aptal gülüşüyle açılmış ağzı, o ağzın üzerindeki çizgi bıyığı. Ha 50 metre, ha 64. Basri için fark etmeyeceğine emindi. Büyük ihtimal onu fark eden, umursayan kimse de yoktu.

Oysa Basri’nin annesi gazeteleri görseydi şöyle geçirirdi içinden: “Oğlum, ne hin olduğu yüzünden okunan bu adamla niye tokalaşıyor? Ya rabbim ne yapıyor benim oğlum? Köprüden atlayacakmış benim Basri’m…”

Bunların hepsi varsayım. Belki bunların tamamını bile düşünemeden kalp krizinden giderdi. Tabii 5 gün önce kalp krizi geçirip ölmeseydi… Oğlunun o kıza aşık olduğunu biliyordu. O kızın düğün davetiyesi kapının önünde yatıyordu. Basri, kapının önünde bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Aysel Hanım’ın sinirleri, yerde öylece yatıp oğlunu üzen zarfa çok bozuluyordu. Eğilip almak, yırtıp çöpe atmak istiyordu ama oğlu izin vermiyordu. Ana oğul koridorda volta ata ata düğün saatinin gelmesini bekliyorlardı. Kızımız Yeşim ile oğlumuz Orhan’ın düğünleri bu akşam 20.00’de Sayanora Düğün Salonu’nda yapılacaktı. Annesi düğün saati geçip gidince oğlunun da biraz sakinleşeceğini, eh zamanla da alışıp unutacağını düşünüyordu. Ama Basri saat 19.30 olduğunda iki dirhem bir çekirdek haliyle odasından çıktı. Oğlunun düğüne gitmek için hazırlandığını görünce Aysel Hanım’ın kalbi bir sıkıştı, başı bir döner gibi oldu, bayılayazdı ama ölmedi.

Daha değil.

Hilmi Bey, Basri’yle görüştüğünde, son bir haftada 3 kişinin onu bir daha dönmemek üzere bırakıp gittiğini bilmiyordu tabii. (3 kişi: annesi, sevdiği kız ve umutlu, bu yüzden de mutlu Basri) Cesaretini cehaletine yormuştu. Çok da üzerinde durmamıştı zaten. Onu, foreversurviver’ı geliştiren mühendisin cesareti daha çok ilgilendiriyordu. Kendisinin yüzüne karşı “Siz delirmişsiniz!” diye bağırmıştı mühendis. Hilmi Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Mühendis, foreversurviver ismiyle piyasaya sunulacak brandanın nanoteknoloji biliminin bu sektöre sağladığı en gelişkin çözümlerini kullanarak, maksimum 40 metrelik bir yükseklikten gerçekleşecek düşüşlerde pozitif sonuç verecek şekilde dizayn edildiğini, bunun üzerindeki her santimin hayati tehlike riski taşıdığını, bu durumda; göze alınması düşünülen 24 metrelik farkınsa düpedüz cinayet olacağını anlatmış ama Hilmi Bey onu, yüzündeki alaycı gülümseyişinden bir an olsun vazgeçmeden dinlemişti. Nihayetinde sabrı tükenen mühendisin ettiği hakaret, yüz kaslarını biraz olsun gerse de sakinliğini muhafaza ederek “Bana bak mühendis” demişti. “Bu işe çok para yatırdım. Bu genç, Boğaz Köprüsü’nden atlar ve bizim branda sayesinde hayatta kalırsa bu muazzam bir sansasyon yaratır. Yalnızca Türkiye değil, tüm dünya foreversurviver’ı konuşur. Ama düşer ve ölürse, bizzat ben çıkıp özür dilerim. Güven Holding olarak tarifi imkansız bir keder içerisinde olduğumuzu, gencin ailesine her türlü maddi yardımı sunacağımızı, gereken neyse yapılacağını söylerim. Foreversurviver’ı duymayan bir Allah’ın kulu kalmaz bu memlekette. Çok değil 1 ay sonra, zaten tasarladığımız gibi 40 metreye kadar güvenli foreversurviver’ı piyasaya süreriz. Ben çıkar derim ki; “Aslında 65 metreye kadar can güvenliği sağlayan ürünümüzü, aynı üstün teknolojik donanımla ama yüzde yüz güven için 40 metreye kadar güvenli ibaresiyle huzurlarınıza sunuyoruz. Olacakları görebiliyor musun mühendis?  ‘Helal olsun adama.’ derler. Yüzde yüz güvenli ürün böyle yaratılır.”

İşin kötü yanı, Hilmi Bey söylediklerine yüzde yüz inanıyordu. Mühendis, bu cinayetin vebalini üstlenemem deyip istifa etti. Olayı basına duyuracağını söyleme gafletine düşünce de kaçırılarak şirketin Uludağ’daki dağ evlerinden birine kapatıldı. Olaydan 1 hafta sonra serbest bırakılacaktı. Basri ölmüşse olayı açıklamak için 1 hafta bekleyen mühendisi kimse inandırıcı bulmazdı. Eh “ne kadar sansasyon o kadar reklam” diye düşünen Hilmi Bey’i bu ihtimaller de keyiflendiriyordu. İçten içe Basri’nin bu atlamadan sağ çıkmamasını istiyordu. Seri katillerin içindeki star olma isteği gibi karanlık bir şey büyüyordu içinde. Sinsi sinsi sırıtarak ellerini ovuşturuyordu. Güven Holding’in patronunun bu tavırları, gözünüzde karikatürleşmiş bir kötü adam tiplemesi oluşturmamıştır umarım. Bir an evvel oyuncağına kavuşmayı bekleyen bir çocuk gibiydi. “O aptal atladığında ölse…”

Daha değil.

Ana oğul birlikte Sayanora Düğün Salonu’na gittiler. Aysel Hanım’ın yüreği ağzında, gözü sürekli Basri’nin üzerindeydi. Ha olay çıkardı ha çıkaracak derken hiçbir şey olmadı. Basri başını yerden kaldırmamıştı bile. Salonun en kenarda kalmış masalarından birinde, sütunların arkasında oturmuşlardı gece boyunca. En son davetlilerle birlikte ayrılmışlardı salondan. Annesi olanlardan hiçbir şey anlamamıştı. Salonda da, eve dönerlerken de hiç konuşmadılar. Annesi o zaman hatırladı, davetiyeyi gördüğünden beri Basri’nin ağzından tek kelime çıkmamıştı. Bu sessizliği hayra yordu. “Unutacak.”

“Daha değil. Daha değil. Henüz değil.”

Basri, eve girer girmez yerde yatan zarf etrafında attığı voltaya yeniden başladı. Bir yandan da mırıldanıyordu. Aysel Hanım, önce oğlu konuşuyor diye sevindi ama duyduklarını bu kez hayra yoramadı. “Yeter!” dedi ve zarfı almak için eğildi. Zarfa uzattığı elini oğlu yakaladı.

“Anne bahçeye çıkalım. Bir şey konuşacağız.”

Annesi “Oğlum, neden- “

Sözünü kesti Basri.

“Anne ne olur. Çık bahçeye. Geliyorum ben de. Önemli. Konuşmalıyız.”

Çıktı annesi, ne yapsın? Sedire oturdu. Evine baktı. Tek katlı, bahçeli bir ev. Bu eve gelin gelmişti. Basri bu evde doğup büyümüştü. Basri’nin babası Yalçın Bey, bu evde doğmuş, bu evde ölmüştü. Yıldız ailesinin toprağı, vatanı bu evdi. Bahçesindeki sedirde oturup oğlunu bekledi.

Bekledi. 10 dakika sonra geldi Basri. Yüzü bir garip. Bakışları alevli.

“Anne. İzle şimdi. İkimizin de yüreğini yakan o davetiye var ya…”

Sözü bitmeden büyük bir gürültüyle aydınlandı yüzleri. Basri ve annesi bahçeden sokağa kendilerini atarken, Yıldız ailesinin vatanı çatır çatır yanıyordu.

“Basri, ne yaptın Basri?” diye çığlıklar attı Aysel Hanım ama fazla duyulmadı sesi. Sessizce yere yığıldı.

İşte şimdi, Basri’nin annesi kalp krizinden öldü.

Seni bekleyen “foreversurviver”sa

Korkmadan atla köprüden aşağıya

Güven Holding’in “can kurtarmada büyük bir devrim” olarak lanse ettiği son teknolojiyle tasarlanmış brandasının sloganı buydu. Basri, foreversurviver’ın reklam yüzü olmuştu ve yarın sabah tüm kameraların hazır bulunacağı bir gösteriyle kendini Boğaz Köprüsü’nden aşağı atacaktı.

Boğaz Köprüsü? “50” demişti Basri. Aradaki yükseklik farkı için ne düşüneceğini bilmiyordu. Sağlıklı düşünemiyordu. Evini ateşe vermiş ve annesinin kalp krizinden ölmesine sebep olmuştu. Ve tüm bunlar sevdiği kızın düğününden döndüğü akşam yaşanmıştı. Sonra başka şeyler de vardı. Kötü şeyler. Geriye düşünecek ne kalmıştı ki? Geriye düşünecek, uyuyacak, yiyecek hiçbir şey kalmamıştı artık. Düşünebilse “Ölmek mi istiyorsun Basri?” diye sorardı kendine. Düşünebilse saniye düşünmeden “Evet” derdi.

Köprünün üzerindeydi işte. Etrafında kendisine çevrilmiş yüzlerce göz. Bir televizyon kanalı canlı yayına geçmişti. Bir mikrofon uzattılar Basri’nin burnuna doğru.

“Atlamadan önce söylemek istediğiniz şeyler var mı?”

Basri, cevap olarak Kemal Sunal’ın filmlerindeki gülüşünü taklit etti sadece. Canı çok sıkılıyordu.

Ölüme atlayıp sağ kalırsa biraz rahatlayacaktı.

Yeşim’le en son düğünden 2 gün önce konuşmuştu. Zaten düşüşü de o zaman başlamıştı. Zar zor ikna etmişti kızı görüşmeye.

“Tek bir soru soracağım. Cevap verdikten sonra bir saniye fazla yanımda durmak zorunda değilsin” demişti. Yeşim de “Telefonda sor o zaman” diye üstelemişti. “Olmaz” demişti Basri. “Seni görmem lazım. Telefonda olmaz.” Bir çay bahçesinde buluştular. Basri geleli çok olmuştu. Yeşim buluşma için sözleştikleri saatten 40 dakika sonra geldi. Oturmadı. Basri’nin güneş altına oturup, ona gölgede kalan sandalyeyi ayırdığını fark etmedi. “Sor haydi, vaktim yok.” dedi.

“Olmaz. 1 dakikacık. Karşıma otur.”

“Ne konuşacağız?”

“Otur. Tek soru soracağım. Çok önemli benim için.”

Oturdu Yeşim. Basri susuyor, kızın gözlerine bakıyordu.

“Ee? Sor haydi.”

“Orhan olmasaydı beni sever miydin?”

“Bu muydu sorun?”

“Evet. Biliyorum 2 gün sonra evleniyorsun. Biliyorum ben seni tanıdığımda Orhan’la nişanlıydın. Ama ya Orhan olmasaydı? Orhan’dan önce tanışsaydık beni sever miydin?”

Yeşim susuyordu.

“Sever miydin?”

Basri, düştüğü yerden Yeşim’in gidişini bile göremedi. Dipsiz bir karanlık uzanıyordu altında…

“Basri…”

“Sever miydin sevmez miydin be Yeşim! Sever miydin sevmez miydin?”

“Eeh!” diye bağırarak kalktı Yeşim.

“Sevmezdim! Bunu mu duymak istiyordun. Sevmezdim! Orhan olmasaydı da, yalnızlıktan ölseydim de, dünyada tek sen kalsaydın da sevmezdim. Anladın mı? Sevmezdim. Tamam mı?”

Çekti gitti Yeşim. Basri, düştüğü yerden Yeşim’in gidişini bile göremedi. Dipsiz bir karanlık uzanıyordu altında. Kaç metre?

“50” demişti Basri.

“50 neymiş ki?” dedi. Boğaz Köprüsü’nden aşağı düşüyordu. Aşağıda bir geminin güvertesi üzerine gerilmiş onu bekleyen foreversurviver’ın silik, soluk kırmızısı inatçı bir leke gibi büyüyordu. 50, 60, 100 metre… Ne fark eder ki? Bir haftadır düşüyordu Basri. Belki şimdi dibe vururdu. Belki şimdi kurtulurdu düşmekten. Belki ölüme atladığı bu anın sonunda sağ kalırsa, canının acısı ruhunun ızdırabını bastırır, o da biraz rahatlardı.

Gazeteler, atlayıştan bir gün önce çok trajik bir ölümü duyurdular 3. sayfalarında.

Başlık şöyleydi: “3 günlük dünya” Yeni evli çift, evlerinde yanarak can vermişti. Dün sabaha karşı 5 sularında henüz 3 günlük evli Yeşim ve Orhan Güzel çiftinin evlerinde çıkan yangın, ikisinin de feci şekilde yanarak hayatını kaybetmesine sebep olmuştu. Yangının nasıl çıktığı tespit edilememişti.

Atlayıştan bir gün sonra ise haber kanallarının tümünde Güven Holding’in sahibi Hilmi Güven’in yaptığı basın açıklaması vardı. Gözlerindeki hayal kırıklığını siyah gözlüklerinin arkasına saklayan Hilmi Bey’in yanında kolu ve başı sargılı bir genç oturuyor ve kocaman Kemal Sunal gülüşüyle kameralara bakıyordu.