La Rambla’da çıplaklar kampı

Barcelona’nın İstiklal Caddesi sayılan La Rambla’nın en turistik kahvelerinden sekizincisine oturmuştuk. Saat 14:23. Resimli menünün, ikinci sayfasına denk gelen, tapas çeşitleriyle dolu tepsisinin siparişini vermiştik. Saat 14:28. Etrafta gelen geçene pervasızca göz atıp, kılık kıyafet karşılaştırması yapmaya başlamıştık. Saat 14:32. Garson yanımıza gelip sigara içilebileceğini bildirmişti. Saat 14:33.

Şok. Şok. Şok.

Saat 14:35. Sırt çantası takılı, ayakkabıları giyili iki çıplak adam önümüzden keyifle salındı. Çıplak derken sakın kıllarını gördüm de konuştum sanmayın. Külodu, t-shirt’ü, pantalonu olmayan nüdist türünden bahsediyorum. Üstelik yüzlerce insanın garip bakışlarına da aldırmadılar. Hayret, utanma, merak karışımı bir duyguyla ilk patatesi ağzıma atmışım.

Saat 15:02. Aslında ne rahat hayat. Maaşın yarısını tasarımcılara, kalanını aksesuarcılara, kıyıda köşede birikeni de çantacılara harcamadan, kendi kabuğunda mutlu özgür yaşam. Belki biraz krem masrafı olur, bir de parfüm tarafından. Bu elbise beni şişman mı gösterdi, kırmızı saç mavi ceketime gitti mi, kuzenin düğününe ne giyicem endişelerinden daha iyi. Tabii fotoğraf makinelerinden, hakkınızda çıkan deli dedikodularından, -20 derecede Alaska’ya tura çıkmaktan, bir de alışverişin dayanılmaz cazibesinden sıyrılabilirseniz.

Ben ilk üç seçeneği elimin tersiyle itsem de dördüncü aşamada takılıp kalıyorum. İçki bile içilmeyen bir öğle yemeği için 54 Euro ödedikten sonra nişanda giyeceğim ayakkabının peşine düşüyorum. İstikamet Vialis, günün rengi koyu mavi. Cüzdanda para kalmayana kadar soymaya niyetim var.

Opium’da olan aramızda kalır

Tatillerin en sevdiğim yanı asla planlandığı gibi gitmiyor olması. Sabah sekizde kalkma olayını gece içtiğim üç mojito yerle bir ettikten; otobüsle şehir turunu, düğünde giyilecek elbisenin arayışı bozduktan; sabah kahvaltısı yerine Pinoxto’da tapas yeme kararı aldıktan sonra Barcelona’ya gelmiş olmaktan duyduğum sevinç ikiyle çarpıldı.

Yaşasın!

Saatlerin, mekanların ve insanların mutluluğumla olan ilişkisi, üçüncü gün itibariyle kesildi. Artık şuursuzca sokaklarda dolanabilirim.

Uçağa atladığımız anda, ikinci gece için Restaurant Syrah’da Katalan mutfağının derinliklerine dalmaya karar vermiştik. Ama bir kez daha deneyim, araştırmayı yenerek bize bu gece yanlış yerde olduğumuza ikna etti. Yola bakan masada 30 sayfalık bir şarap menüsüyle yalnız kaldığımızda, vakit geçirmeden tabanları yağladık. İlk sağ, ardından yeniden sağa dönerek günlerdir uzaktan baktığımız denizin kokusuna ulaştık.

Şehir bizi şaşırtarak Opium Mar sınırlarına yaklaştırdı. Truffle soslu patates çorbası, klasik mozzaralla salatası, karidesli paella’sı konusunda oylarımız altıdan yukarı. Mekanın asıl ilginçliği geldiğimizden beri karşımıza çıkmayan güzel kızların ve fena değil oğlanların burada bulunması. Bir de acar gazeteci olarak annemin arkamdaki masada olanları saniyesi saniyesine bana aktarması:

Sekiz kişilik bir kız grubu var. Yan masadan bir adam musallat oldu. Sarı boyalı kızlardan biri adama güldü. Adam gül aldı. Bütün kızlara verdi. Kızlar güldü. Adam kızı kokladı. Kız güldü. Kız sokaktan geçenlere laf attı. Garson geldi. Garson adamı uyardı. Adam kıza gül verdi. Adamın masasındakiler kalktı. Adam kızı bekledi. Diğer adam ona eşlik etti. Güvenlik geldi. Restoran müdürü geldi. Garson geldi. Kız dışardan geçmekte olan turistlere yüz verdi. Adam gitti. Kız oturdu. Diğer kızlar güldü. Kız şapka aldı.

Anlaşılan o ki biz suflemizi yiyip otel yoluna koyulmuşken Barcelona sahil hayatı yeni yeni hareket kazanmakta. İzleyici konumundan bu geceye katılmış olmaktan duyduğum memnuniyet tarif edilemez.

Almasak da bakabiliriz

Turist olmanın en hoşuma giden yanı, “asla yapmam” dediğim herşeyin gelip beni bulması. Pembe elbiseyle kırmızı çantayı takmam ritüelleri çok geride kaldı. Onu da taktım, buna da baktım. Hatta bu sabah daha önce Berlin, Paris, Roma, New York’ta da düşmüş olduğum aynı hatayı tekrar ederek şu herşeyin olduğu Boyner mağazası türevlerinden birine daldım. İsmi El Corte Inglés, işlevi para bayılıp da korkunç kıyafetler almak isteyenlerin açlığını dindirmek. İki saat o reyondan diğerine manasızca dolaştıktan ve beğendiğim tek çantanın 200 Euro olması karşısında dehşete düştükten sonra, 11:30′da daha önce de yazılarımda bahsetmiş olduğım Bar Pinoxto’daydım. Lafı uzatmak istemiyorum. Cennet.

Önce Bay Pinoxto bize et mi balık mı seçeneklerini sundu, sonra birbirinden yakışıklı iki oğlu nohut, fasulye, sirkeli midye ve ıstakoz tabaklarını önümüze sürdü. Eşsiz, fantastik, dahiane. İdama gidecek olsam son yemeğim bu olmalı. Beyaz şaraplarımızı da kısa, tombul bardaklarda içtikten, bir shot da espressoyu çaktıktan sonra bahşişi dahil 60 Euro’yu kendilerine verdik, öpücüklerimizi aldık. 13:00′da yeniden Gotic Mahallesi’nde turlarımıza başladık.

Tahmin edeceksiniz ki yine ayakkabı peşinde dolanmaktayız. Bir iki dükkana girdik. Avrupa’nın nimeti 10 liralık pabuçlardan edindik, ama sonunda yine en pahalı dükkanı bulmayı becerdik. Mekanın adı Casas, markanın şanı Pura Lopez. Ayakkabıların bir kısmını ne yazık ki numarası kalmadığı, kalanını da paramız çıkışmadığı için alamadıktan sonra, otele dönüp web sitesine bakmakla yetindik. Pura Lopez kadınların bacaklarını güzelleştirmek için tasarım yapıyor.

Sonbahar koleksiyonu kısa sürede sonra görücüye çıkıyor. 37 numara, mavi boya, biraz da topuk lütfen!

Tak takıştır, çocuk senin olsun

Son gece. Barda oturmuş mojitomu yudumlarken, size keyif verecekse, yorumlarımı vereyim…
Tarihi turları bitirdim. Defterime yazdığım restoranların onda birini denedim. Yakışıklı İspanyol erkeğiyle tanışmadım. Gece kulübü, bar, hatta modayı yakinen takip eden bir lounge bulamadım. Reklamcıların takıldığı mekanlara gitmedim. Uzaktan bile olsa Messi’nin yüzünü görmedim. Tek yaptığım turist konumundan şehri tanımak, en pahalı öğle yemeklerini, tatsız tuzsuz kahveleri, bloddy marry’e benzemeyen kokteylleri yudumlamak. Olsun yine de memnunum. O muhteşem binaları, Pulitzer Oteli’ni, bir de dibine kadar tutkuyla yaşayan Barcelona’yı keşfettim.

Bugün her şehrin demirbaşı, hediyelik eşya dükkanlarından birine girdim. Gaudi, Miro, Picasso imitasyonu kültablalarını, tabakları, vazoları, küllükleri hızla geçip; kalem, anahtarlık, defter klasiklerine ilerledim. Arada Çin’den gelen mumları ve Hindistan çakması tütsüleri de sepete atmadan edemedim. Hediye alma telaşı. Bir tatilin en büyük sendromu. Kırk beş dakika sonra, en yakınımda bulunan sekiz kişi için “Bak ordayken de seni düşündüm” yalanını haklı çıkaracak paketleri hazırlattım. Yetmiş küsür euro’yu cüzdanımdan azat edip kasiyere verdim. Fişimi aldım, kartımı yazdım, dükkandan dışarı çıkmak üzereyken o son vitrinle karşı karşıya kaldım. Eğer 100 Euro hakkımı doldurmamış olsaydım http://www.silvinario.com tasarımı yüzüklerden birini mutlaka kapardım. Ama cüzdanda son yirmi, bankada para eksi.

Turist olmanın anatomisi

Kırmızı, mavi, yeşil. Hepsine bindim. Barcelona’yı kulağımda kulaklık, turist otobüsünün tepesinde dolandım. Almanlar, Hollandalılar, Amerikalılarla tanıştım. Pişman değilim. Bundan sonraki gelişimde kimlerle, hangi mahallelerde, kaç numaralı barda takılmam gerektiğini biliyorum. Gönülden Barcelonalı olarak engin bilgilerimi Barcelona severlerle paylaşmak isterim.

Şehrin en güzel ayakkabıcısı Vitalis. Burada konuşulması gereken dil, eğer İspanyolca bilmiyorsanız, Fransızca. Her gün aynı yerde öğle yemeği isterseniz, olağan şüpheli Bar Pinoxto. Pazar sabahı sekiz buçukta La Plaza de Cataluña’da kahvaltıcı arıyorsanız, açık olan tek yer Nuria. Alışveriş delilerinin dolaşması gereken Av Diagonal, daha az alışverişçilerin takılması lazım olan Pg. de Gracia.

Süper bir tapas yemek istiyorsanız gitmeniz gereken mekan Tapaç 24. Güzel kızlar ve oğlanların olayı Platja Barceloneta. Uzak durulması gereken La Ramba üzerindeki bilimum kahveler. Kimselerde bulunmayan elbiseler arayanlara Jean Pierre Bua. Miro, Picasso, Dali bahane, asıl yaşanması gereken adam Gaudi. Muhteşem mojito için çalınacak kapı Hotel Pulitzer lobisi.

“Barcelona’da ne yapılır?” kitaplarına takılmayın. Havaalanından metroya binip yerleşim mekanınıza varın. Biraz dediklerime kulak verip, biraz sokaklarda yaşayın.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page