Tam zamanlı turist

Bütün hayatını öğrendim. Yok canım röportaja gittiğim aşçının değil. Uçakta iki sıra arkamda oturan adamın. Oğlu İspanya’ya önce okumaya gitmiş. Sonra güzel bir İspanyol hatunuyla tanışıp kendisine aşık olmuş. Bu yüzden de efendim Barcelona’ya taşınmış. Hızla arkamı dönüp “Bütün bunlardan bana ne!” diye bağırma isteğimi bastırıyorum. Ne de olsa ailem bana bir iki görgü kuralı öğretti. Onun yerine kulaklıklarımı takarak “Bir Alışverişkoliğin İtirafları” filmini izlemek daha akıllıca oluyor. Ekran küçük, ses kalitesi sıfırın altında, oturduğum yer kesin boyun ağrısı verecek açıda.

Ama olsun Barcelona tatilimi ne pervasız adam, ne de patates kızartması kokusu bozamaz. Üç saat on beş dakika, iki uyku, bir vişne suyu sonunda deniz üzerinden şehre dalma…

Barcelona’da dördüncü saatim. Yorgunluğuma diyecek yok. Diş ağrısı, mide ağrısı, bir de ünlü Mercato’nun kalabalığı bir araya geldi mi, turistin ilk günü sendromuna yakalanmam kaçınılmaz oluyor. O yüzden La Rambla üzerindeki küçük sokakları bir iki saat sonraya erteleyerek otele geri dönüyoruz. İki Custo Barcelona, bir Camper, bir Zara, iki Desigual ve Cuma alışveriş günüdür kararından sonra Placa Catalunya’daki Zurich Cafe’nin önündeyiz. Yarın sabah 10:00, kahvaltı burada. Gecikenler gelmeyenlere bildirsin.

Beni Barcelona pazarına terkedin

Barcelona’ya vardım. Son üç yıldır hadi, bu yaz, bahar bitmeden, Eylül’de dedikten sonra. Sonunda! Bu yüzden ilk izlenimler paketini tam da turist gibi ortalıkta gezmekteyken açabilirim.

Havalimanı bomboş. Pasaport kontrolünde sırada beklemeden, o korkunç “Bu bir Türk!” bakışlarına tabii tutulmadan ve tuvaletin yerini fazla aramadan ilk aşamayı atlatıyoruz. Sarı-siyah taksiler tam çıkışın önünde. Alandan, La Rambla’nın bitimindeki otelimize varış süremiz 15 dakika, ücret 26 Euro. İngilizce konuşamayan taksi şöförümüz 4 Euro’luk bahşişi görünce “Gracias”ları dörtle çarpıyor.

La Rambla’da turistler, özellikle Fransızlar, fink atmakta. Meydan çiçekçiler, kostümlü aktörler ve kafesteki kuşlarla denize kadar uzuyor. Herkesin elinde bir harita, Boqueria‘dan alınmış meyveler, bir de tabii kaçınılmaz jambonlu sandviçler. Davullar eşliğinde akrobasi yapan oğlanlar, gitar ezgisiyle kendinden geçen Hintliler ve dünyanın en hüzünlü müziğini çalan adam arasında favorimiz oğlanlar. Bizi tam yemek yerken yakaladıklarından keselerine koyduğumuz birkaç Euro yüzünden.

Dar sokaklar, rüküş İspanyollar, bikiniyle sokakta gezen turistler, akşamki maça hazırlanan fanatikler… İki saatlik Barcelona turu sonunda aklımdan çıkamayan pazarın içindeki dükkanlar. Kirazın kilosu 3 Euro, muhteşem üzümler 2.55. Peynir, zeytin, şarküteri reyonlarında inanılmaz bir keşmekeş. Yarım saat sonra otele döndüğümde tek istediğim kiraz kolilerinin içinde yatabilmek.

Skor 2-0. Hepimiz Katalanız!

Barcelona hakkındaki ikinci izlenimler: Kızlar, erkekler, köpekler, garsonlar, satıcılar, sanatçılar… Bu şehirdeki herkes çok rüküş. Taksim meydanı olarak adlandırdığımız Placa Catalunya’da köşe bir masaya kurulduk, önümüzden geçen herkesin kılık kıyafetine takıldık. Bütün beğendiklerimizin Fransız çıkma olasılığı, hiç Türk görmemiş olmamızla tamı tamına denk geldi. Sıradan pizza ve pesto soslu ravioli eşliğinde etrafı dikizlerken gördüğümüz ilk şık İspanyol kızı, Adidas’tan bir t-shirt giymişti.

Moda kimsenin umrunda değil. Yeter ki akşamki maçı alalım. İş çıkışı ceketler formalarla, etekler boyalarla yer değiştirdi. Tutkulu Barcelona halkı gerçek yüzünü gösterdi. Kısa elbisemin altında titreyen bacaklarımla, itiraf ediyorum, olaya tam Fransız kaldım. Bir de tam maç saati yorgunluk bastırdı, ortalığa çaktırmadan otele yollandım. Benim bildiğim maç TV’de izlenir. İlk yarının sonunu 1 gol, Restaurant Syrah‘da Cuma gecesine yaptırdığım rezervasyon, bir iki Facebook mesajıyla geçirdim. O ana kadar durumun ciddiyetini hala anlayabilmiş değildim.

İkinci yarının sonunda gözümde şimşekler çakmaya, kanım kaynamaya başladı. Barcelona maçı 2-0 alıp, şampiyon oldu. On birde elimde bayraklar meydanın yolunu tutmuştum çoktan. Polislerin, silahların, birbirinin üzerine atlayan sarhoşların olmadığı kalabalık Barcelona sokaklarında eğleniyor. Havai fişekler patlıyor, kornalar çalıyor. Bu kolektif coşku bütün hüznümü stadyuma gömüyor.

Barcelona günlükleri

İkinci gün. Turist olmak zor zanaat. Hele ilk defa geldiğin şehirde. Bu yüzden, Barcelona’ya gelmek isteyip de ben orada neler yaparım diye merak edenlere ufak bir rehber hazırladım. Söylemesi benden, yapması senden.

– Barcelona’ya bir şampiyonluk maçı sırasında gelmeli; sokaklarda deliler gibi koşuşturanlara eşlik edip, “Katalanlar, İspanyol değildir!” naralarına kulak vermelisin. Ondan sonra Galatasaray, Beşiktaş, Fener falan zaten yalan.

– Binalar muhteşem. Üstelik sadece Gaudi’nin yaptıkları değil. Caddeler ve balkonlar boyunca uzanan kepenkler ve çiçekler arasındaki binaları görmek için yürürken arada bir havalara bak derim. Deli olduğunu düşünenler olursa, boşver. Bu kadar güzel bir şehirdeyken bunu kim takar.

– Burada şık olmak demode. “Bunu da nerden giyerim ki artık?” diye düşündüğün bütün taytlarını Barcelona’ya getirebilirsin. Sıfırın altında moda anlayışı, eteklerin, blüzlerin, ceketlerin altına giyilen taytlarla pek güzel örtülüyor. On sekiz sezon öncesinin ayakkabılarını bile giysen ne fark eder. Rüküş ol, rahatsız olma. Espadriller yeniden moda.

– İnanılmaz ama şehrin hiçbir yerinde pankart, afiş, tabela, reklam yok. Kırmızı hattın otobüsüne binip de Av. Pau Casal’a geldiğinde tek göreceğin, soldaki binanın üzerindeki Coca Cola logosu, bir de Barca Stadyumu yakınlarındaki şampiyonluk posterleri.

– Bu şehir sanki yürümek için yaratılmış. Yolların yarısı kaldırım, yarısının yarısı bisikletliler için ayrıldıktan sonra, geriye kalan tek şeritte arabalar ve motorlar seyrediyor. Onlarca kırmızı ışık, tonlarca otobüse rağmen hiç trafik yok.

– Her köşe başında bir kahve var. Kimisi kişilikli, diğerleri sıradan. Benim özellikle tavsiye edeceğim Farggi Barcelona’nın Starbucks’ı gibi. Peynirli sandviçleri yeme de yanında yat, pancake’leri tarifi alıp çantana at.

– “Sana bikini aliyim mi?” diye soran olursa, plaj nerde diye yanıtlama. Bikini bildiğin kaşarlı tost. Karnın açsa yanına da çek bir Sangria.

Tamam hep güzel şeyler söyledim, bir iki de fena kısım ekliyim: Sokaklar pis, yemekler yağlı, insanlar biraz iri, kızlar pasaklı. Ama yine de Barcelona ölmeden önce yapmak istediklerin listesine ön sıralarda yer almalı.

Her limanda bir dükkan

Bavulu toplama işlemini uçağın kalkmasına üç saat kala yapmamın bir nedeni var. Sıkıntı. Neyi, neyle, ne zaman giyeceğimi düşünmek, hem mavi pantalonun, hem de kırmızı elbisenin altına yakışacak o tek ayakkabıyı bulmak o kadar büyük bir külfet ki, sonunda sadece en sevdiğim eşyaları çantaya tıkıştırmakta buluyorum çareyi. Nasılsa tatilde olacağım, alem ne der, bana ne.

Otele varana kadar bundan sonraki dört günü ne giyerek geçireceğimin hiçbir önemi yok. Kabus fermuarı açmamla birlikte başlıyor. Birbirine uymayan on parça eşya, daha hiç tanışmamışken yakın dost olmayı bekliyor. Etek süper rahat, yaz güneşini bacaklarıma geçirecek kısalıkta. Ama üzerine yeşil t-shirt’ü giymeye çalışınca rüküşlükte Barselona halkını bile solluyorum. Çanta konusuna zaten hiç girmeyelim. Gece gündüz aynı kırmızı muşamba. Sabah çayı öncesinde elimde sekiz ayrı renkte eşyayla aynaya bakmaktayım.

On beş dakika sonra, İstanbul’da asla giymeyeceğim beyaz t-shirt’le bordo şortu birbirine yamayıp sokağa çıkmayı başardığımda bile yine hep aynı soru aklımda: Akşam bara gidecek olsam, ya da yarın plaja, podyumda kaç numaralı kılıkla salınmam gerekecek? Bu yüzden pek çoğunuzun yapacağı gibi, günün yarısını sanatsal aktivitelerle geçirdikten sonra, yeni bir şehirde bulunmamı bahane ediyorum. Replay, Diesel, Camper, H&M, Zara, Mango’dan sonra daha önce adını bile duymadığım o Katalan kadının vitrinine yapışıyorum. Sitamurt‘dan alacağım hiçbir kılık, yakın zamanda Nişantaşı üniforması olamaz. Sarı elbise, gri etek, bir de boş bir kabin lütfen!

Tanrının eli değmiş yemekler

Barcelona’da ikinci gün. Üç saatlik otobüs turu, dört saat yürüme yolu, kırk dakika otel dinlenmesi, on dakika mail kontrolü, Facebook kontrolü, kaşlar çıkmış mı çıkmamış mı kontrolü, bu ayakkabı o elbiseye uydu mu kontrolünden sonra akşam yemeği için taksideyiz. İstikamet Commerç. Arc de Triomph aşağısındaki Tünel’e benzeyen sokak. Öncelikle itiraf ediyorum benim mahallem burasıymış; sabahtan beri kuzey, güney, doğu, batı, ekseni arasında koşuşturup durdum ama ruhum bedenine Comerç’te ulaştı. Barlar, gece kulüpleri, Ego isimli restoran ve iki gündür aradığım stil sahibi insanlar burada.

Yemek mekanımız Comerç 24. Carlos Abellán sahibi. El Bulli’nin tanrısı Adrian Ferran’ın öğrencisi. Yerimiz barın etrafındaki sarı sandalyeler. Görevimiz 62 Euro tutan 7 aşamalı menü. Süre sınırsız, şaraplar paralı. Hocası gibi moleküler gastronomiye merak sarmış olan Carlos’un mutfağından çıkan her tabak midemle aklım arasında gidip gelen bir orgazm alanı.

Yumurta sarısı içine oturtulmuş tuna tartar; portakallı sardalya; jelatin zarın ortasına enjekte edilmiş parmesan ve trüf mantarı; enginarlı dondurma; karnıbahar krema; karidesli tavuk; ördekli mısır patlağı…

Anlatabileceğim, anlatsam da sizin anlayabileceğiniz, anlasanız da bu muhteşem bir yemek olabilir diyeceğiniz türden tatlar değil. Şefin kendisine de belirttiğimiz gibi mekan, çalışanlar, şaraplar, yemekler muazzam. Bu deneyimi yaşadığımdan beri insanlığın kalanına fark atmış duygusundan kurtaramadım kendimi.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page