Barbarları Beklerken
Tarih: 27 Eylül – 13 Ekim 2012
Açılış: 27 Eylül Perşembe // 19.00 – 21.00
Mekan: Pilevneli Project
Teşvikiye Caddesi, Teşvikiye Palas No: 23 Kat: 6
Nişantaşı 34365 / İstanbul
Tel: +90 (212) 259 03 94

Bir resim, sanatçının içsel dürtülerinin mi, yoksa dışsal dürtülerinin mi sonucudur? Özel meselelerle mi, kamusalla mı ilgilenmektedir? Şiir hakkında mıdır, yoksa siyaset mi? Sanatçı, sadece kendi egosu, iç dünyası, duyguları ve kişisel hayatıyla mı ilgilenmelidir? Estetik, şekil ve teknik ile ilgili konuları mı umursamalıdır yoksa dünyadaki toplumsal, bağlamsal olaylarla, siyasi fikirlerle de ilişki kurmalı mıdır? Sanat yapmanın arkasındaki neden nedir? Rolü nedir? Amacı nedir? Resim sanatı kendi yararına mı yoksa toplum yararına mı olmalıdır?

Son 250 yıldır, sanatçılar, sanat alanında uzman olan kişiler ve sanat severler resmin nihai kavramı ve işlevini ilan etmek için savaşıyorlar. Bu bağlamda, ölüm birçok kez beyan edildikten sonra birçok kez yeniden diriltildi. Ancak yakın bir zamanda, modern sanat ve modernizmle birlikte mutlak gerçeklik ve bilgiye inancın da sonu geldiğinde resim fikrine ait heterojen kavramlar ve şekilleri birleştirebilmeyi düşünmek mümkün oldu. Çoğulcu bir dünyada, kalıcı bir eş zamanlılık ve sürekli bir görünürlük her şeyin aynı anda var olmasını sağlarken herhangi bir şeyin kabul edilebilir olması düşüncesini daha da belirginleşti. Bu durumda, sanatçıyı sınırlayan ölçütlerden kurtarmak ve onun istediğini yapabilmesi, ihtiyacı olanı kullanabilmesi ve istediğini söylemesi için kamusal ve özeli, içsel ve dışsalı, soyut ve somutu biraraya getirmek mümkün hale geldi. İfadenin özgürlüğü de güncel resimdeki stil ve kavramın çoğulculuğunu var etti.

Nazım Ünal Yılmaz’ın işleri bu durumu örnekliyor; Yılmaz’ın resimleri özel ve kamusal alan arasındaki hassas dengeyi gösterirken kişisel hikâye ile toplumsal tarihi birleştiriyor. Şiirsel ile siyasinin biraradalığı, dışavurumcu figüratif resmin dilini yenileyişi, bu işleri oldukça özgün ve güçlü kılıyor. Sanatçı, işlerinde kimlik, ulusçuluk, bireysel özgürlük gibi konularla ilgilenmekle birlikte didaktik, polemik ya da pedagojik bir yaklaşım sergilemiyor; izleyiciyi pasif bir alıcı rolünden kurtararak, resimlerini aktif bir şekilde deşifre etmeye davet ediyor.

Çoğu zaman, Yeni Alfabe (2011) ve Peyzaj’da (2011) olduğu gibi, anonim ve yüzsüz insan figürlerini başka insanlarla etkileşimde, garip ve gizemli şekillerde hareket ederken, tanınmamış dış mekanlar ve açık alanlarda kurgulanmış bir halde görüyoruz. Bazı figürler hayatta kalmak için uğraşırken diğerleri liderliği amaç ediniyor, imgede baskın birer rol oynuyorlar. Genel görünüm ve kompozisyon, hikaye anlatma amacını takip etmiyor. Resimler daha çok kişisel, sosyal, ve kültürel kodlardan oluşan, izleyiciyi kendi sonuçlarını oluşturmaya davet eden bozuk bir yap-boza benziyor. Nazım Ünal Yılmaz’ın işleri sanatçının bilinç ve bilinçsizlik, doğallık ve düşünülmüşlük, oran ve duygu arasında gidip gelmelerinin sonucu; izleyici gerçeklik hakkında sahip olduğu fikirlerin ötesine geçerek hayatın bilinmeyen unsurlarını keşfetmeye davet ediliyor. Sirk (2012) ve Bıyık (2012) gibi işler daha da parçalanmış gözüküyor; insan varlığının kalıntıları birer el, mekânsal ipuçları, serpiştirilmiş yapılar ve işaretler aracılığıyla alışılmış ikonolojik bir deşifreyi imkânsız kılıyor. Bu nedenle de izleyici sadece kalbini kullanarak sanatçının resimsel evrenine giriş hakkı kazanıyor.

Yılmaz için resim özgür bir varoluş alanı ve aynı zamanda bir direnç hareketi. Sanatçının işleri korkusuz bir içe bakış ve tahlil etmeyle birlikte sosyo-politik bir bilincin sonucu; bu bilinç, resimlerin açık bir kişiselliği ve ince bir siyasi bağlamının olmasına yol açıyor. Ulus Doğuyor (2010), Heykeller (2011) ve Dara (2012) gibi işlerde, bayraklar, ulusal işaretler ve anıtlar doğrudan resimlerin yerel ve zamansal bağlamlarına atıfta bulunuyor. Fakat bu objektif kodlarla tek tek yüklenmiş unsurların arasındaki tezat (örneğin, kargalar ve diğer hayvanlar) işaretlerin birbiriyle olan tuhaf ilişkisi, evrensel okumaların kaybolmasına ve soyutlaşmış, gizemli görsel bir sentaksa sahip birer unsura dönüşüyorlar.

Aynı zamanda mesaj vermeyi reddeden sanatçının erken işlerinde, anlatım üzerine kurulu, dramatik bir yaklaşım gözlenirken, insanlardaki duygu ve mantık oranlarını birleştiren yeni resimlerinde anlatımcı şiirsel bir dil hakim. Anlatmaya çalışmadan, dikte etmeden iletişim kuran bu dil, parçalanmış sözdizimi dolayısıyla açık ve içgüdüsel. 2010′dan önceki işleri çok daha çizgisel, bağlayıcı, uyumlu, hikayelerini rahatça ileten bir formda iken hikayelerini daha kolay anlatıyor. Europa (2009), Asker (2008) ya da Çocuk Odası (2007) gibi resimleri anlaması çok daha kolayken figürler, işaretler, objeler ve mekansal unsurlar arasındaki şekilsel ilişkileri mantık ve gerçekçilik üzerine kurulu olduklarından anlamak çok daha kolay. Öte yandan, yakın zamanda gerçekleştirdiği işlerden Kovboy (2012) ya da Mahkeme (2012) kolaja benziyor ve çözümlenmiş halleriyle daha da gizemliler.

Birbirine uyan imgeleri birleştirmek yerine çoğulcu ve heterojen bir evrenle yüzleşen izleyici, şekilsel ve kavramsal birçok unsur arasında ilişki kurmak zorunda kalıyor. İzleyici ancak bu ilişkileri kurduğunda Nazım Ünal Yılmaz’ın resimsel olmakla birlikte gerçekliğimize atıfta bulunan dünyasını anlamaya başlayabiliyor. Sanatçının bireysellik, bağlamsal bilinç, kendi sanatsallığına verdiği referanslar ve resim sanatının durumu hakkındaki düşüncelerini bir araya getirmesi, işlerini şiirsel ve siyasalın birleşiminin önemli bir örneği olarak ön plana çıkarıyor.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page