JG Ballard, reklam panolarının üzerinde yayınladığı deneysel bir romanının önünde...

James Graham Ballard, 19 Nisan’da, 79. yaşına hazırlandığı günlerde öte dünyaya geçti. Bilimkurgudan ötesine geçen yapıtlarıyla çok şey borçlu hissettiğimiz, belki de makineleşen dünyada düşüncelerimizi doğrulayan son insanlardan olan bu büyük yazarı unutmamak için, önümüzdeki birkaç gün boyunca, kendisini çeşitli yazı, görsel ve videolarla anacağız. JG Ballard’ın, günlük hayatta kimsenin farkında olmasa da modern zamanların sefilliğini en doğru yansıtan yazarlardan olduğunu hatırlayacağız.

J. G. Ballard, 2007 ilkbaharındaki bir röportajında anlatıyor, Futuristika olarak, derledik, topladık, kestik yapıştırdık, bir Ballard röportajıyla başlıyoruz:

Geçen yıl sizin için önemliydi, 1956’da yayınlanan ilk hikayenizin ellinci yılıydı. (2006)

Evet doğru, ama bunu bana hatırlatmayın. Ben yaşlı bir adamım! Hangi işi yaparsanız yapın, pratik yapmanız şarttır. Mona Lisa, da Vinci’nin ilk çalışması değildi. Bir yazar olmamı kısa hikayeler yazmaya borçluyum. Böylece zayıflıklarımı ve güçlü yanlarımı gördüm.

Ancak bugünlerde kısa hikaye, özellikle de bilimkurgu hikayeleri biraz gözden ırak gibi.

Her iyi kısa hikayede biraz belirsizlik vardır, sanki hep “Evet, ama…” der gibidir. Bu durum romanlarda daha az görülür. Bu belirsizlik de tam olarak hayata aittir. Bana daha çok kısa hikaye yazın diyorlar, ben de onlara iyi de kime bastıracağım diyorum. Ben elli yıl önce yazmaya başladığımda her şey farklıydı, neredeyse tüm gazete ve dergiler kısa hikayeler yayınlıyordu.

Siz nasıl bilimkurgu yazarı oldunuz?

O günlerde çoğu yazar, yazmadan önce birer bilimkurgu hayranıydı. Benim olayım ise daha farklı gelişmişti. 26 yaşımda ilk hikayemi yayınlatmadan önce pek bilimkurgu okumazdım. Bilimkurguyla tanışmam Kraliyet Havayolu ile Kanada’ya uçmamla oldu, ancak o zaman bilimkurguyu hissettim. Kanada’da bir yerdeydik, kar yağıyordu ve okuyacak hiçbir şey, tek bir sayfa bile yoktu. Ben de bilimkurgu dergiler okumaya başladım ve oldukça şaşırdım.

Ben etrafımızdaki değişimlerle ilgiliydim, tüketim toplumu, ilk televizyonlar, nükleer savaş korkusu, devasa otoyollar ve havaalanları. Geçmiş ilgimi çekmiyordu. İşte o zaman, neden bilimkurgu olmasın ki, dedim.

İlk kez, 1956’da radyoda Sputnik 1’den gelen bip bip bip seslerini duyunca uyandım. Yeni bir dünyadan gelen sesler. Hoşçakal geçmiş! Merhaba gelecek!

O dönemde sizi en çok etkileyen yazarlar kimlerdi?

Bilimkurguda beni etkileyen yazar pek yoktu, onlardan pek şey öğrenmedim. Beni en çok etkileyen yazarlardan biri Franz Kafka idi. 20.yy’ın en etkileyici yazarıydı. James Joyce’dan kat kat iyiydi. Edgar Allan Poe ve Dino Buzzati de ben etkiledi. O dönemin bilimkurgu yazarlarından Ray Bradbury’yi severdim ama asla onun gibi yazmadım. O çok romantikti, bana göre fazla naifti.

Philip K Dick’ten fazla hoşlanmadım, bana göre fazla amerikandı. O dönem ingiliz yazarlar, Amerikan dergilerinde yer bulabilmek için yapmacık davranırdı. Bu da tam olarak benim istemediğim birşeydi.

Beni gerçekten neyin etkilediğini sorarsanız, yazalardan çok ressamlardı. Max Ernst, Salvador Dalí, Giorgio di Chirico, René Magritte. Sürrealistler. Ben onların tuvalde yarattıklarını kelimelerle yapmaya çalıştım.

Çocukken, yeryüzünde yaşanabilecek en gerçeküstü ortamda bulundum: Savaş. Bir sokağa girdiğinizde, sokağın yarısı harabe, bir evin tepesine çıkmış bir araba mesela. Savaş tamamen gerçeküstü sürprizlerle doludur.

Crash, High Rise ya da Concrete Island’ı bilimkurgu romanları olarak görmüyorum, bu çalışmalar modern kurguya hükmeden gerçekçiliğin bir parçası değil. Aslında sadece tek bir gerçekçi roman yazdım, o da Empire of the Sun/Güneş İmparatorluğu. Bence kitaplarım Sade’den gelen ve Genet ya da Celine tarafından taşınan bir başka mirasa dayanıyor. Edebiyatın kötü çocukları yani.

Kendimi hep bir tür ahlakçı olarak gördüm, yolun kenarında elinde bir uyarı kartonuyla dikilen bir adam: “Dikkat edin! Tehlikeli virajlar! Biraz yavaşlayın!”

İlk kez, 1956’da radyoda Sputnik 1’den gelen bip bip bip seslerini duyunca uyandım. Yeni bir dünyadan gelen sesler. Hoşçakal geçmiş! Merhaba gelecek!

Yani bilimkurgu gibi okunan ama öyle olmayan hikayeler?

Onun gibi bir şey. Tıpkı çok saygı duyduğum William Burroughs gibi.. O bu işi daha önce yapmaya başlamıştı. Kafka’ya kadar giden paranoid fantazileriyle… Kafka da bilimkurgu yazarı olmayan ama bilimkurgu yazan biriydi.

Daha sonra seksenlerde siberpunk geldi.

Siperpunk yazarlarına sonsuz saygı duyuyorum, William Gibson, Bruce Sterling ve nicelerine. Ancak ben o çağ için geç kalmıştım, bir bilgisayarım yoktu, aslında hala da yok.

Bütün çalışmaların ortak noktası, aslında orta sınıfın başarısızlığı.

Aynen öyle, yeni kitabım (Ed. Notu: Kingdom Come) günümüzdeki tüketim anlayışının bir noktada faşizme dönmesi üzerine. Şu devasa alışveriş merkezlerine bir bakın. Bize alışverişten başka yapacak bir şey kalmıyor, bir de spor. İnanıyorum ki gün gelecek ve bizler birer boş zaman diktatörlüğünün içinde olacağız.

En beğendiğiniz hikayeniz hangisi?

Sanırım “Why I Want To Fuck Ronald Reagan/Ronald Reagan’ı neden s.kmek istiyorum” olabilir.

Bu hikayenin devamı olacak mı? Mesela “George Bush’u neden s.kmek istiyorum”?

Hayır, George Bush’u gerçekten s.kmek istemezdim. Ama Hilary Clinton olabilir, ne demek istediğimi çaktıysanız eğer…

Futuristika notu: Bu röportajın orjinali Alman bilimkurgu dergisi Das Science Fiction’ın 2007 sayısında yayınlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page