Günah, insanın eyleminin ne olduğunun farkında olmasının ardından çıkan bir kavram.

İnsan yaptığının günah olduğunu öğrenince, bilince, o eylemin yanlışlığı etiketlenmiş oluyor.

Günahın ardından insanı ivedilikle işgal eden ilk duygu ise, normal şartlarda, utanma oluyor.

Utanan insan, refleks olarak ayıbını kapamayı düşünüyor.

Mitler günümüzü açıklayabilir

Mezopotamya merkezli, semavi dinlerin hikâyesini kısaca özetlemek gerekirse, dini kitaplara göre Âdem’in kaburga kemiğinden Havva vücut bulmuştur. Âdem ile Havva başta gözleri görmediğinden, birbirlerinin çıplaklığının farkında değillerdi. Çıplaklık duygusunun günah ya da ayıp olacağına dair bir bilgileri de olmadığından, bu konuda bir sıkıntıları olmadığını düşünmek durumundayız.

Eski Ahit’te Genesis/Yaratılış 2.15’te şöyle der: Rab Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Âdem’i oraya koydu. Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin.” diye buyurdu. “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” Hikâyenin devamında Tanrı, Âdem’in yalnız kalmaması gerektiğini düşünüp ona Âdem’in kaburga kemiğinden yarattığı yardımcısı Havva’yı getirdi. İkisi de çıplaktı ancak “henüz” utanç nedir bilmiyorlardı.

Yılan Havva’ya bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yediklerinde ölmeyeceklerini söyledi. “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” Sonrasında ikisinin de gözleri açıldı; çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine örtü yaptılar. Tanrı Âdem’e “Neredesin?” diye seslendiğinde Âdem “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim…” der. Âdem’in gözleri açılmıştır; çıplaklığından utanmış ve ayıbını kapamıştır. İlk işi de Tanrı’dan kaçmak olmuştur!

Sonrasında Tanrı yılanı, kadını ve erkeği lanetler. Sırasıyla tozlarda sürünmeye, doğum acıları çekmeye ve sonsuza dek çalışmaya mahkûm eder. “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın…” der Tanrı Âdem’e, “…topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.

Böylece, ölümsüzlüğü ellerinden alınan Âdem ve Havva cennetten kovulurlar. Tanrı onların yerine Aden Bahçesi’ndeki Yaşam Ağacı’nın yolunu denetlemek üzere “keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç” yerleştirir.

Âdem ile Havva yasak meyveyi yediklerinde, “Aslında şeytan haklıymış, bizim de bilmeye hakkımız var…” mı demişlerdir yoksa “Çıplaklığımızı utanma duygumuz yüzünden bıraktık, bilmesek her şey ne iyiydi” diye hayıflanmışlar mıdır bilemiyoruz. Burada ilginç olan nokta, Tanrı’nın açısından, Âdem’le Havva’nın çıplaklığının meyveyi yiyene kadar önemli olmamasıdır.

Kuşkusuz, çıplaklığın utanılması gerektiğini Âdem’den önce Tanrı biliyordu, ancak bunu Âdem’in bilmemesi, Tanrı’nın tam da istediği şeydi. Peki, Âdem ve Havva, neden incir yaprağıyla örtünmüşlerdi? Dini anlamlarını bir yana bırakırsak, en geniş yapraklara sahip olduğu için. Demek ki, utanma duyguları üst düzeydeydi.

Toplumsal utanma duygusunu kaybetmek

21. yüzyılda ise, Türkiye’de bilinenlerin ve bilinmeyenlerin, bu iki kavramın getirdiği, en azından getirmesi gerektiği utanma duygusunun garip tezahürlerinin ortaya çıktığını görebiliyoruz. Devlet, toplumun belirli bilgilere sahip olması gerektiğini, fazlasını bilmesine gerek olmadığını düşünüyor. Buna göre hareket ediyor. Asker, devletin her şeyi bilmesi gerekmediğini düşünürken, hâkim medya da diğerlerinden daha fazla bilgi alabilmek uğruna, kendisine izin verilen seviyede ve tonda bilgi verme yolunu tercih ediyor.

Oysa mitlerde her şey ne kadar basitti; Tanrı Âdem’e kızınca, “Bunu yapmamı senin bana verdiğin kadın söyledi.” demişti, Tanrı Havva’ya baktığında ise, o da “Bunu yapmamı bana yılan söyledi.” diye suçu yılanın üzerine atmıştı.

Bugün Türkiye toplumunda, “bunu yapan bizden değildir” anlayışı hâkim gibi görünüyorsa da, birilerinin bir şeyler yaptığı ve ayıplarını örtmek için incir yaprakları yeterli olmayacağından, tıpkı Aden Bahçesi gibi Ankara bahçelerini kullandığı kesindir. Ancak buradaki sıkıntı, ülkede kimin, kim adına, kendi vatandaşına karşı silahlı örgüt kurma ya da toplanıp silahla kendilerine göre yanlış giden noktaları düzeltme hakkını verdiklerini anlamamıza yarayacak, bizim “gözlerimizi açacak” bir şeytanımızın olmayışıdır.

Son zamanlarda Ankara’da bahçelerde saklanmış silahlar bulunurken ve siyasi tavrı olmaması gereken yargı mensupları, askeri erkân ile Cumhurbaşkanlığı köşkünde kendi söylemleriyle “dünyada ve bölgemizdeki önemli gelişmelerden hareketle ülkemizde yasama, yürütme ve yargıyı ilgilendiren birçok konu samimi bir atmosferde” ele alırken, biz Âdemler ve Havvalar Türkiye’deki tek Tanrımızın devlet olduğunu belki de hala göremiyoruz.

Devletin, bizi sadece istediği kadar bilgilendirmesine yarayan gazeteleri, televizyonları, bürokratları, emniyet güçleri, öğretmenleri, bakkalları ve taksi şoförleri, ülkede gözlerin açılmasını isteyenleri “iyi ile kötüyü bilmek” denen günahtan korumaya çalışırken, incir yaprağının yerinin bu kez bacak aramızda değil, alnımızın tam ortasında yer aldığını, belki de hala fark edemiyoruz.

Eğer görebiliyor ve fark edebiliyor olsaydık, Türk toplumu bugün toplumun her bir hücresinde yaşanan iyi ile kötü davranış arasındakini algılayamamaya, sorgulayamamaya son verip, yaşanmakta olan toplumsal cinnet haline, cinsel istismara, ayrımcılığa, yükselen ırkçılığa, hoşgörüsüzlüğe, baskılara en azından kıpırdayıp “Yeter!“diyebilirdi.

O zaman, bahçelerdeki Yaşam Ağacı’na giden yolu koruyan “alevli kılıçlar” ya da bahçeden kovma tehdidiyle ve potansiyel günah duygusuyla bizi bilginin şeytanından korumaya çalışan, “bir kısım tanrımızın” çabası gerçekten kendimize dönüp, en azından bir miktar utanmamızı engelleyemezdi.