[dropcap type=”2″]H[/dropcap]enüz yirmi yedi yaşındayken Bir Günün Hikâyesi filmini çeken ve bu filmde; “emek”, işçi”, “adalet”, “patron sömürüsü”, “düzen/sizlik” gibi şu an duymaya tahammül dahi edemediği temalarla filmini kuran Sinan Çetin, “değişmeyen embesildir” vecizesine münasip bir şekilde değişimin şahikasını gerçekleştirip sapına kadar “liberal” fikrî yapısıyla günümüz sinemasının (“Türk Sineması” tanımını sevmez) “otör”lerinden olduğunu ifade etmektedir.

Çiçek Abbas’ı çeken S. Çetin, Prenses gibi bir “nefret” filmiyle “otör”lüğünü ilan etmiştir. 1982 tarihli Çiçek Abbas’ın gönlümüzdeki yeri ise apayrıdır. Senaryosunu Yavuz Turgul’un yazdığı ve İlyas Salman ile Şener Şen’in karşılıklı döktürdüğü bu tertemiz filmi, 1986 tarihli Prenses kirletmeye çalıştıysa da başarılı olamamıştır.

Prenses’te, 1976 yılında epey gürültü koparan Otobüs filminin yönetmeni Tunç Okan’ın oynadığı Tarık karakteri, filmin bir sahnesinde spermlerini, Serpil Çakmaklı’nın canlandırdığı Nevres’e boşaltırken paralel kurguda (o vakitler “para’lel devlet yoktu) teksir makinesinden fışkıran “solcu” bildirileri görmekteydik! Bu “yaratıcı” sahne için zamanın sinema eleştirmenleri kâfi miktarda yazmışlardır. Yazmama hakkımı kullanıyorum. Karikatürize tip(leme)lerle, bol klişelerle doldurulmuş bu film, keşke derli toplu bir “sol” eleştirisi yapmayı becerebilmiş olsaydı. Ayn Rand’dan ilham alan “değişim”inin etkisi oldukça “kaba” bir üslupla bu filmde ortaya çıkmıştır.

Elbette iyi bir şeydir “değişim”, “dönüşüm”. “Döneklik” ile “değişim” arasında kıldan ince, kılıçtan keskince bir ayrım vardır. İETT’nin açılımına benzer bir kısaltma da benden: DEDO. Döneklik Etme Dürüst Ol! DEDO yolcularından biri de “Ardıç kuşu” olarak bilinen, Ferhan Şensoy abisini hayal kırıklığına uğratma şampiyonu Engin Ardıç’tır. Bir dönem fikrî planda aynı safta yer aldığın insanların düşüncelerini eleştirmek başka bir şeydir, nefretle, kinle o düşünceye ve o düşünceye hâlâ bağlı olanlara küfretmek başka… Engin sana söylüyorum, Sinan sen anla!

S. Çetin, kapının önünü süpür, meydanlar seni ilgilendirmez, ekolünün yılmaz savaşçısı olarak, gişede iki seksen yatan Bay E’nin en çok sevdiği film olduğunu söylemekte (Çanakkale Çocukları da aynı akıbete uğradı gitti tabii.) ve “hayat çekilmeye değer” ile “Doğuş Çay” diyerek bir yandan “otör” reklam oyunculuğu yapmaktadır. S. Çetin, hayata “kazan-kazan” penceresinden bakar. Kazanacaksa, kazandırır. Yaşasın “liberal felsefe”! Yaşasın Ayn Rand! Hatta aynı Rand!

2 Şubat 1905’te Petersburg’da (Leningrad) doğan Alissa Zinovievna Rosenbaum’a hayranlığı boşuna değildir yönetmenimizin. 21 yaşında ABD’ye geldi Alissa. “Özgürlükler ülkesi”ne bir geldi, pir geldi! Sovyetler Birliği’ne geri dönmedi. Senarist olmak istiyordu. Adını “Ayn Rand” olarak değiştirdi. Bu adı nereden aldığı üzerine rivayet muhteliftir. Adını Finli bir yazardan aldığı söylenir durur.
Liberal aydınların taptığı, “bencilliğin” amentüsünü yazan Rand’a göre, “bırakınız yapsınlar” anlayışına dayanan kapitalizm, yetenekleri geliştirmek için en ideal bir sistemdi/r. Bencillik bir erdem, özgecilik (“alturism”) ise çok kötü bir alışkanlık, çok kötü bir davranış biçimiydi, Rand’a göre. 1931’de ABD uyruğuna geçen Rand, 720 sayfalık The Fountainhead kitabıyla “değişim”e gönül verenlerin “liberal önder”i oldu.

Avrupa Yakası’nın hemen hemen her bölümünde fonda Ayn Rand’ın kitaplarının kapaklarını gözümüze sokmaya çalışmıştı Plato’nun kaptanı Bay S. Fark etmemiş olamazsınız. Soğuk Savaş yıllarında ABD’de bir “av” mevsimi başlamıştı. Veda’sıyla, bir kez daha gündeme oturan sanatçımızın arkadaşı Elia Kazan da, dostluk kazansın, dememiş, “komünist” muhbirliği yapmıştır vaktinde.
20 Ekim 1947 tarihinde, “komünist avı”nın sürdüğü günlerde Ayn Rand ablamız ile “Amerika’ya Karşı Çalışmaları Araştırma Komitesi” arasındaki diyalog ibret-i âlem için okunmalı:

AKÇAK: Komite’nin isteği üzerine, Rusya Şarkısı filmini seyrettiniz değil mi?
A. Rand: Evet.
AKÇAK: Bu film konusundaki düşüncelerinizi söyler misiniz? Filmde propaganda gördünüz mü?
A. Rand: Filmde orkestra şefini oynayan Robert Taylor, Amerikan ulusal marşını çaldırıyor önce. Perdede kızıl bayrak taşıyan Rus halkı görünüyor. Korkunç bir şey bu! Düpedüz komünizm propagandası. (…)
Sonra birlikte Moskova’yı dolaşıyorlar. Koca koca tertemiz yapılar göze çarpıyor. Bir de büyük lokanta var. Benim zamanımda bir tek lokanta vardı; ona da kimse gidemezdi. Bir kere bir kız, köyünden kalkıp Moskova’ya gelemez; gelse bile öyle bir lokantaya adım atamaz. Lokantadan çıkıp Moskova’yı dolaşmaya devam ediyorlar. Her yer pırıl pırıl. Hiçbir yerde kuyruk yok. Herkes işinde gücünde. Parkta beyaz gömlekli mutlu çocuklar oynamakta. Rusya’da gördüğüm çocuklara hiç benzemiyorlar. Büyükler de mutlu. Hepsi gülümsüyor. Sonra, Robert Taylor’la kız kalkıp köye gidiyorlar. Köylülerin bile keyifleri yerinde. İşten dönerken şarkı söylüyorlar. Yemek yerden bir köylü gösteriliyor. Aslında bir lokma için Rusya’da herkes birbirini öldürür. Bütün köylülerin radyoları var. Filmin bir yerinde köylünün biri radyoda müzik dinlerken ‘milyonlarca insan şimdi bu konseri dinliyor’ diyor. Rusya’da bin kişinin radyosu var mı acaba?
Robert Taylor kızla evleniyor. Robert Taylor karısının köyüne şehirlerarası telefon ediyor. Rusya’da bu şehirlerarası telefon işini nasıl yarattılar, bilmiyorum doğrusu. Filmin sonlarına doğru kız kocasıyla gitmek istemiyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkesinde kalması gerektiğini söylüyor. Aileme, köyüme karşı sorumluluklarım var. Ülkemdeki insanların hayatını daha da iyileştirmeye çalışmalıyım, diyor. ‘Daha da iyi’ ne demek? Anlaşılan Rusya’daki hayat iyi ki, kız o hayatı daha da iyileştirecek. Propaganda bu.
AKÇAK: Rusya’da kimse gülmüyor mu?
Rand: Pek gülen yok. Gülse bile başka nedenlerle güler; komünizmden hoşlandığı için değil.
AKÇAK: Ruslar Amerikalıların yaptıklarını yapamazlar mı; kalkıp kaynanalarını görmeye gidemezler mi?
Rand: Rusların da arkadaşları, kaynanaları vardır tabii. Ama gece gündüz korku içinde yaşarlar. Kapı zilinin çalınıp gizli polisin geleceğinden korkmak, hep o korku içinde yaşamak ne demektir, bilemezsiniz. Ne yasalar vardır ne de insan hakları.
AKÇAK: Amerika’ya 1926 yılında geldiniz. Rusya’dan kaçmış mıydınız?
Rand: Hayır. Tuhaftır pasaport verdiler. Burada akrabalarım vardı, ben de gelince bir daha dönmedim.
AKÇAK: Anlıyorum.

Şu tesadüfe bakınız! California merkezli bir “think-thank” kuruluşunun ismi: “Rand Corporation”! Kaderin garip bir cilvesi değil mi? Soğuk Savaş döneminde SSCB’nin defterini dürme stratejileriyle bilinen bu kuruluş, görevini layıkıyla yerine getirmiş midir? Bir zamanların “ideolojik öcü”sü tarih sahnesinden çekildi, Hollywood’un eli de böğründe kaldı. M. Abramowitz, G. Fuller, R. Holbrooke, P. Wolfowitz gibi isimler Rand Corporation’da istihdam edilmişse pirelenmek hakkımızı kullanabiliriz.

Glasnost’la “Oy Nataşa, Nataşa, attın beni ataşa” mertebesinde, cengâver erkeklerimizin Moskova turlarını hızlandıran Rand Corporation’ın 2007 tarihli Türkiye Raporu’nda dudak uçuklatan satırlar var. En popüler olanlarından üçünü nakledeceğim:
-Öncelikle modernistleri destekle, çalışmalarını yayımla, dağıt ve sübvanse et!

– İslam gençliğine sekülerizm ve modernizmi bir karşı kültür seçeneği olarak sun.
– Sufizmin yayılmasını teşvik edip popülerleşmesini sağla!

Şu anda İslam ülkelerinde yayın yapan “Radio Sawa” ve “El Hurre” televizyonu ABD tarafından fonlanıyor. Rand Corporation’ın raporuna göre; bu iki kanalın ABD’ye maliyeti yıllık 700 milyon dolar! “Radio Sawa” pop müzik ve haber kanalı. Şu an Ortadoğu’nun en popüler radyo istasyonlarından biri. El Hurre televizyonu ise uydu üzerinden yayın yapıyormuş. “El Hurre”, özgürlük demek. Daha önceleri, “demir perde”ye yayın yapan radyonun adı “Radio Liberation”dı.

Kendimi Conspiracy Theory filminin karakteri Jerry Fletcher gibi zannetmeye başladım! Benim mercimek aklım bu girift, alengirli işlere ermez. Allen Ginsberg’e bırakıyorum sözü:

“Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim
17 Ocak 1956 ve iki dolar yirmi yedi sent
Kendi kafam bile destek değil bana
İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?
Al şu atom bombanı kıçına sok!
Kafam bozuk Amerika, bir de sen üstüme varma,
Kafam yerine gelene dek şiir miir de yazmayacağım!”