Pistanbul, 2012’nin şu son günlerinde piyasaya çıkmış olan ilginç bir uzun hikâye… Okuyan pek çok kişinin onu roman olarak nitelendirecek olmasına karşın, kitap kendini böyle tanımlıyor: Uzun Hikâye… Ve bunun böyle olmasınınsa birden fazla nedeni var…

Çok katmanlı bir çalışma ile karşı karşıyasınız. Kitabın bazı kahramanları, öyle günlük hayatta birden bire karşınıza çıkabilecek türden değiller. Öte yandan, bazılarının da herkesin içinde cirit attıklarını söylemek de mümkün. Fakat en temelde kitabın üç önemli esas kişisi var: Biri yazar… Diğeri okur… Bir diğeriyse kitabın kendisi…

Yazar, aslında kendini yazıyor. Ve okura kendini her şeyden önce axaxes (aksakses) olarak tanıtıyor. Kullandığı müstearın, aksak ritmin bir çeşit metaforu olduğunu hissedebilen, bununla birlikte ‘x’leri kendisiyle tartışabilecek kadar da Türkçeye sahip çıkan okurlar edinmeyi hedefliyor.

Okur, aslında kendini okuyor. Hem de daha önce hiç okumadığı bir şekilde. Öyle ki daha önce okuduğunuz ne kadar kurmaca eser, izlediğiniz ne kadar film varsa her birini tekrar takrar yeniden düşünmeniz… Ve de sık sık aynanın karşısına geçip, karşıdaki görüntüyü bir başkasıymış gibi görene kadar uzun uzun bakıp iç geçirmeniz neredeyse garanti…

Kitap, geçmişten geleceğe, şiirden sinemaya, gerçekten kurmacaya çok geniş bir anlatı sahasında,  basitçe ‘bir aşk hikâyesi’ diye tarif edilmesinden çekindiği, çok derin bir hissi anlatıyor. Bunu yaparken de zaman zaman algıyı zorlayan denenmemiş anlatılara başvuruyor. Şekilsel özellikleri olan şiirler, kurmaca mı, gerçek mi olduğu birbirine karışan belgeler ve sadece yeterince dikkatli bakıldığında boş olmadıkları anlaşılan 7 boş sayfa bunlardan bazıları…

Sıra dışı kapak tasarımından iç sayfalarda okuru interaktif deneyimlere yönelten önermelere, seçilmiş müziklerle desteklenen bazı sahnelerden, yazılmış olmayı –hem de okurken- anlama lüksüne varıncaya kadar daha birçok yeniliği beraberinde getiren Pîstanbul, 2012’nin son kitaplarından olması nedeni ile 2013’te adından çokça söz ettirecek gibi… Bütün bunların dışında –ya da içinde- kitabı bitirince anlaşılan ve bütün hikâyeyi yeniden düşünmenizi sağlayan bir şey daha var ki, belki de bu durum onu türünün tek örneği yapıyor.

“Devir değişti… Her an her şey olabilir… Şu uzaylılar ansızın gelip de ‘kurmaca nedir?’ diye sorarlarsa elinizin altında onları eğlendirerek eğitecek bir kaynak olsun. Acilen Pîstanbul’u edinin. En yakın kitapçıya gidin ve ‘Sahibinden Satılık Kitap’ için gelmiştim deyin.”

Kitabı okurla buluşturma işini P Kitap Yayıncılık üstlenmiş. Kitapla ilgili düştükleri şu yukarıdaki not belki biraz iddialı gibi ama ardından verdikleri alıntı insanı düşündürmüyor da değil.

“İlk Bakış” sahnesinden:

“Her ikisinin de gözleri ansızın, markası ‘kader’ olan loş bir masadaki pike çekilmiş dört bilardo topunun en son birbirlerine paralel olarak durmaları gibi durdu… İlk bakış! O ilk göz göze gelme! Kalbinizin atışını kulaklarınızla yakinen duyma, hatta özümseme; önceki bütün atışları o ana kıyaslama, küçümseme ve ağzınızdan başlayıp bütün azalarınıza yayılan aptalca bir gülümseme… Jestler felç,  mimikler pert!.. ‘HEART!’ diye birinin gönlünüzden büyük bir parça koparması… Mart diye cirit atan o bütün kedilerin arazi olması… ‘ZART!’ diye zurnanın intihar etmesi, susması. Ah çektiren bir çift siyah!.. Yirmi sekiz yıldır uçan bir gezegenin, on sekiz yıldır uçan başka bir gezegene denk gelmesi, ‘DANK!’ diye.  Bir 23 Nisan çocuğunun şiirinin boğazına düğümlenmesi, başka bir 23 Nisan çocuğunu ezdi bir tank diye. Şaşırmak, yenilmek, kaçırmak, delirmek… Gerekçeler uydurup kelepçeler edinmek… Ve işte, ‘ben’ denen şey artık iki hece… Uzun, ince bir yol ve yürümek… Gündüz gece… Gündüz gece… Gündüz gece…”

Pistanbul

Sayfa Sayısı: 384

Yayıncı: P Kitap Yayıncılık

Yazar: axaxes

axaxes’in Futuristika!’da yayımlanan öyküsü

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page