“Hatalarında da sen vardın
Onları hatırlarken erdemlerin geliyordu aklıma”

Abelard ve Heloise

Aşk tek yönlü bir süreç, ontolojik bir edim; belki de nihayetlendirilemeyen bir bireysellik durumu. Yüzlerce yıllık yazın tarihinin, tıpkı imparatorluk ya da felsefe tarihi gibi aşktan ya da bu bireysellik durumundan olanca etkilenmesini başka türlü açıklamak zor. Bu etkilenim, yazın sanatında iki yönlüdür. Müzik ve şiir, heykel ve resim, resim ve edebiyat ya da fotoğraf ve sinema[i] birer ikilik oluşturabiliyorsa bu, temelde sanatın aşkla olan ikiliğiyle ilintilidir.

“Bazen düşünüyorum da, aşk varlığımızın doğum sancısı değil mi?”

Aşk ve sanat benzerliğini tartışmak istemesem de, bu birlikteliğin sanatçıyı hayran bırakan yoğunluğuna ilgim hayli fazla. Zira sanatçı, bir aşk adamı –ilahi anlamından arındırılmış bir Abdal ya da Âşık- olarak sürdürmez mi varlığını? Yazın tarihinin en büyük âşıkları olan Abelard ve Heloise’in beslendiği, yalnızca sanatları mıdır yoksa tüm engellere karşı koyan o yüce aşkları mı? Ya da bir sanatçı âşık olmaksızın, yaratabilir mi?

Yazmak eylemini, Barthes’ın adlandırdığı şekliyle bir yaratım olarak ele alalım. Kişi yaratım sürecinde iki yol izlemektedir: etkilenim ya da etkileşim. Etkilenim anında sanatçı –ya da âşık– tek yönlü bir süreçten geçer. Bu bir ilham ânı da olabilir. Böyle adlandırılabilir. Sanatçı –ya da âşık– bir durumdan –ya da âşık olunan’dan- tek yönlü bir etkilenme ile yaratıma başlar. Ortaya çıkan sonuç olanca tekil –ya da yalnız- ve bir o kadar bireysel –ya da içe dönük- bir sonuçtur. Bunu sağlayan nedir? İlham dilsiz bir cücedir. Yalnızca vardır ve “İkra!” der: “Beni oku!”

Fowles’ın en önemli karakterlerinden biri şüphesiz ki Büyücü’deki Conchis’tir. Conchis, ülkesinden ve kendinden sıkılan, bir züppe şair olan Nicholas Urfe’nin hem içe dönüşünü hem de şiirini bulacağına inandığı yer olan Yunanistan’da karşısına çıkıveren gizemli, zengin bir entelektüel olarak çıkar okuyucunun karşısına. Urfe, romanın sonunda mutlak bir sonuca varacaktır. Hatta o denli ile gitmeye de gerek yok, romanın ortalarında iyi bir şiir bile çıkarmaya başlamıştır. Conchis’in gizemi ve yaşamı Urfe’yi o denli hayran bırakmıştır ki, kendini bu isme bağımlı hâle getirmiştir. Şiirini ancak bu şekilde bulacaktır belki de. Peki Urfe ve Conchis arasındaki bu ilişkiyi bir yönüyle aşk, hatta tek yönlü bir aşk olarak kabul edemez miyiz? Conchis, yalnızca olan ve besleyen, olmakta olan bir hiç olarak Urfe’nin şiirinde nasıl bir öneme hâizdir? Hikâyeyi biliyoruz: Urfe beklenmedik sonuçlara sürüklemektedir kendini. Bir novelladan beklenenin üzerinde bir çok katmanlılık sağlamıştır roman. Bu roman ne anlatmıştır peki? Bir gerçek aşk imgesi değil midir söz ettiği? Urfe için hiçbir anlamı olmayan birliktelikler, onun için edilen o sahte intiharlar; fakat Conchis’in kuvvetli varlığının ve yerinin değişmezliği, bu aşkın Conchis’e karşı beslendiğini göstermez mi? Bu roman aşkı anlatmamakta mıdır?

Yazımın başında alıntıladığım mektuplar Abelard’ın Heloise’e yazdığı mektuplardandır. Abelard’ın yaşamı her insanı duygulandıracak cinsten gerçek bir aşk hikâyesidir. Öyle ki, aşkı uğruna, aşkı oluşturan en temel ediminden, arzulayışından dahi olmayı göze almıştır Abelard[ii]. Hatta, böylece aşkını bir ilahî boyuta taşımıştır. Bu ilahî boyut, üretkenliğini kamçılayan aşkını da pekiştirmiştir. Öyle ki, aşkı artık eskisinden çok daha saf ve temizdir. Artık aşk onun için vazgeçilmez ve sonsuz bir ilham kaynağıdır ve yazar:

“Çünkü sevmek dediğin aşk oyunlarıyla olmaz

Şiir yazarak  olur, çiçek toplayarak olur…

Yeminler ederek, antlar içerek, sözler vererek sürer.

Sevgi verdiklerimizde değil, alabilme yeteneğimizde gizlidir.

            Bu dizelerde Abelard’ın sarhoşlukla dile getirdiği şey yalnızca Heloise’e duyduğu aşk değil, aşkın sonuçları ya da yaptırdıklarıdır. Aşk –ya da ilham- âşığa -ya da sanatçıya- öyle büyük bir yaratı gücü verecektir ki, döngüsel bir eylemlilik olarak aşkı ele almak neredeyse olanaksız olacaktır. Aşk sürekli ve doğrusal bir süreç içinde kendi kendini sürdürmekle yükümlüdür ve yaratılarında kendi imzasını görmek ister.

            Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar isimli kitabında Abelard ve Heloise çiftinden söz etmez. Bunun sebebi, kurmaca bir çift olmayışlarında yatmaktadır bana göre. Abelard ve Heloise çiftinin mektuplaşmaları yazın sanatının mihenk taşlarını oluşturan önemli kaynaklar olarak sayılacaksa da nihayetinde gerçektir ve kurmaca hiçbir zaman gerçeğin gölgesinde ilerleyemez. Mektup bir yazın türü olarak varlığını buradaki üstünlüğüne borçludur. Fakat kurmaca, oluş itibariyle gerçeklerden yalnızca beslenmelidir; gerçeği yansıtması bizi binlerce yıl öncesinin Mimesis kavramına sürükler[iii].

Aşk, Barthes’ın dışarıda tutmaya çalışmasına karşın gerçekle olan ilişkisini sürdüren bir edimdir. Sanatçının üretkenliğini kamçılayan ise bu aşktır. Bu aşk, Werther’den Dorian Gray’e, Sonja’dan Juliete’e dek birçok karakterin varoluş kaynağı olagelmiş ve olmaya devam etmektedir. Sözünü ettiğim karakterlerin hemen hepsi aşkın oluş şekillerine göndermeler yaparak ilerlemiştir. Werther, aşkın kaybedişle olan bağına göndermelerde bulunur. Dorian Gray, aşkın estetizmini tartışır ve varoluş sebebinin bir çeşit hedonizm, mutlak güzellik zorunluluğu olduğundan dem vurur. Sonja aşkın edilgenliğini yaşayan bir karakterdir –ki burada aşk, ezilenler için bir yüceliktir, iki yönlü bir kutsanmışlıktır. Ve elbette Juliet için aşk. Romeo’ya duyulandır; yani yalnızca var olan ve sonuna dek gidilebilecek bir ateşli yol.

Sonuçta aşk, olan ve olmakta olanın var edicisidir sanatçı için. İlham ve aşk mefhumları arasındaki ilişkiyi bu düzlemde değerlendirmek şiiri de besleyen bir davranış olacaktır. Sanatçının, -bu Shopenhauer ya da Bataille da olsa- aşka olan mecburiyeti, onun hâlâ bir insan olduğunun en açık kanıtıdır. Sanatçının halktan oluşu aşkıyla; halktan kopuşu ise bu aşkı aktarma biçimiyle anlaşılabilir.

[i] Bu ikiliği yazarken düşündüm. Düşündüm çünkü fotoğrafın yerinelliğiyle ilgili tartışmalara kendimi alet etmek istemedim. Zira fotoğrafın, resme olan –fotoğrafçının ressama- olan hayranlığı ya da daha uygun bir dille konumlandırılış biçimleri bu yazının konusu değil.

[ii] Abelard, Heloise’in amcası tarafından hadım ettirilmiştir. Bundan sonraki yaşamı boyunca Abelard bir manastıra kendini kapatmış ve Heloise’le mektuplaşmaya devam etmesine karşın ‘erkeklik’ vasıflarından olmuş ve bu kaybını iyi bir din adamı olarak yaşayarak değerlendirmiştir. İşte ilahi aşk, cinsel aşk’ın bittiği yerde, bu şekilde başlamaktadır –ki zaten çoğu dinsel öğretide cinsel arzulayışın –bir diğer deyişle ‘nefsin’ bastırılmasının temelinde bu yatar.

[iii] Aristoteles’in sanatın, bir çeşit taklit olduğunu savunmak ereğiyle ürettiği bir kavram olan Mimesis, sanatın yalnızca var olanı yansıtan bir araç olduğunu imlemektedir. Böylece Aristoteles, sanatın tehlikesinden söz eder: “sanat dizginlememiz gereken duygularımızı açığa çıkarmaktadır” demiştir.

 

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page