Barış Yarsel/Futuristika!: 1996 yılında Yapı Kredi Yayınları bünyesinde Ulysses’in Nevzat Erkmen çevirisiyle yayımlandığı dönemde edebiyat dergilerinde bölümlerin nasıl çevrildiğine dair detaylı incelemeler yapıldığını hatırlıyorum. Şimdi, James Joyce’un kitabının yayımlanmasından 90 yıl sonra, Türkçe çevirisinden 16 yıl sonra neden tekrar bir Ulysses çevirisi? Hem Joyce’un hem de sizin bankacı olmanız nedeniyle, bir edebiyat komplosuyla karşı karşıya kalma ihtimalimiz olabilir mi?

Armağan Ekici: Böyle ifade edince, vaziyet gerçekten de “40 yaş civarında, çocukken Odysseia’yı okuyup sevmiş edebiyatsever göçmen bankacılar yardımlaşma ve dayanışma derneği” tarafından dernek kıraathanesinde tezgahlanmış hain bir komplo gibi görünüyor. Fakat, aslında, Joyce’un Roma’da birkaç ay sürmüş olan banka macerasını fazla büyütmemek, Joyce’u pek bankacıdan saymamak lazım. Ellmann’ın biyografisinde 1906-1907 bölümüne bakarsanız, Joyce’un bankacılık kariyerinin daha çok karamizahın alanına giren anektodlarını (çalışırken hep oturması gerektiği için sonunda iflas eden pantalonunun yamalarını saklamak amacıyla sürekli ceket giymesini, iş arkadaşlarının durmadan anlattığı gereksizce detaylı sağlık şikayetlerini…) görebilirsiniz. Bu nedenle biz de, dernek olarak, Joyce’un (her ne kadar başka bazı tecrübeleri tutuyorsa da) bankacılığını çok yetersiz bulduk ve Joyce’u derneğimizden ihraç ettik. Kendisini kıraathaneden çıkmaya ikna etmek biraz güç oldu.

[sws_blockquote align=”right” alignment=”alignright” cite=”Armağan Ekici” quotestyles=”style04″] Ulysses’in zor, okunaksız, soğuk bir kitap olduğu yönündeki ününü biraz yıpratmayı başarırsam, bu çeviri en önemli hedeflerinden birine ulaşmış olacak [/sws_blockquote]

Velhasıl, Joyce’un da hayatının bir noktasında bankacılığa bulaşmış olması hoş bir rastlantı. Ben, asıl, göçmenlik durumunun; Joyce’un uzaktan İrlanda’yı yazmasıyla, benim uzaktan Türkçe bir metin oluşturmam arasındaki paralelliğin beni kitaba yaklaştıran önemli faktörlerden biri olduğunu düşünüyorum. “Ev”den uzun bir ayrılış ve geri dönme (ya da hep göçmen kalma) temaları hem Joyce’un kendi hayatında, hem de romanda birkaç katmana yayılmış olarak büyük önem taşıyor.

Neden tekrar bir çeviri sorusuna gelirsek, benim açımdan en önemlisi şu: Kitabı bir de kendi zihnimin filtresinden geçirmek, kitaptan benim ne anladığımı sunmak; kitaptan aldığım büyük keyfi, anadili Türkçe olan okurlarla paylaşmak istedim. Ulysses’in zor, okunaksız, soğuk bir kitap olduğu yönündeki (bence kısmen yanlış) ününü biraz yıpratmayı başarırsam, bu çeviri en önemli hedeflerinden birine ulaşmış olacak.

Armağan Ekici, Dublin Kalesi’ni ararken…

F!: Modern zamanlar okuru, okumak eylemi dışında ek bir çaba isteyen metinlere karşı daha mesafeli durma eğiliminde sanki. Metinler içinde çeşitli oyunlar, göndermeler, bozmalar ve yapmalar olan çalışmaların bu “okuyucusuna ulaşma” koşusuna geriden başladığı gibi bir görünüm var. Bu açıdan da bakıldığında, Ulysses ya da ardılı, “çevrilemez” denilen Finnegans Wake gibi romanların çağdaş edebiyattaki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben kendi adıma Finnegans Wake’i okumamıştım, ona “bakmıştım”.

AE: Ulysses artık 90 yaşında, çağdaş edebiyat eseri olmaktan klasik olmaya doğru yöneliyor. Bugün, artık, gerek akademisyenlerden gördüğü ilgiyle, gerek kendisinden sonraki edebiyata yaptığı etkiyle, gerek popüler düzeyde Dublin’in en önemli turistik atraksiyonlarından birine dönüşmesiyle, 20. yüzyıl’ın temel kitaplarından biri olma ününü perçinlediğini düşünüyorum.

[sws_blockquote align=”right” alignment=”alignright” cite=”Armağan Ekici” quotestyles=”style04″] Ulysses’in, en azından Tutunamayanlar yoluyla, Türk okuruna kendini aslında hem de çok iyi anlatmış olduğunu söyleyebiliriz [/sws_blockquote]

Joyce’un, Dublinliler, Portre ve Ulysses’i yayımladığında, Dublin’in orta sınıftan ve fakir insanlarının hayatlarını tüm açıklığıyla (para sıkıntılarıyla, sağlık problemleriyle, cinsellikleriyle, tuvalet alışkanlıklarıyla…) anlatması önemli bir yenilikti. Bugün belki bunlara alıştık ama, o yıllarda Joyce’a çok sayıda “böyle edebiyat olmaz, edebiyatın konusu bunlar olamaz” itirazı gelmişti. Eğer günümüzde edebiyat, hayatın tüm gerçeğini anlatabilme iddiasında bir ilerleme kaydettiyse, bunda, Joyce’un olağanüstü işler başaran büyük kahramanların hikâyelerini ya da soyluların dertlerini değil, gündelik hayatı konu etmiş olmasının; hayatın tamamını, karakterlerin zihinlerinin içinden konuşarak, tüm hakikatiyle anlatmayı başarmış olmasının etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum.

Joyce’un biçemine ve tekniğine bakarsak; giriş-gelişme-sonuç zincirlerine, belli bir hikâyeyi anlatmaya yaslanmadan, kendini tek bir üslupla sınırlamadan, sayısız gündelik hayat ayrıntısını birbirleriye bağlantılandırması; dilin her halinin parodisini yapması; hiçbir sabit pozisyona kendini bağlamadan, dünyaya bıyıkaltından gülen bir ironiyle bakarak, en sıradan, gündelik ve tekil olanı tasvir etmesi; böylece önce çekirdek aile ve evliliğin, sonra Dublin’in, sonra İrlanda ve İbrani halklarının, bir sonraki düzeyde de da tüm insanlık halinin bir resmini çekmiş olması önemli. Bu tekniklerin Joyce’tan sonraki edebiyat üzerinde büyük etkisi oldu. Ulysses’den doğrudan Yaşam Kullanma Kılavuzu’na ulaşan pek çok etki hattı var mesela. Büyük ölçüde Ulysses’in etkisiyle yazılmış, Ulysses’in birçok teknik yöntemini birebir kullanmış Tutunamayanlar’ın Türkçe üzerindeki etkisini de unutmamak gerek; Ulysses’in, en azından Tutunamayanlar yoluyla, Türk okuruna kendini aslında hem de çok iyi anlatmış olduğunu söyleyebiliriz.

Finnegans Wake ise bir “rüya dili”nde yazılmış olduğu, neredeyse her kelimesinde birkaç dilde çapraz kelime oyunları içerdiği için, ancak yüklü ve çetrefil bulmacalarla uğraşmayı seven, inatçı ve azimli bir azınlığın uğraş alanı içinde kalacak bence. Ben de Burgess’in yardımcı kitabı gibi birkaç kitabın eşliğinde yavaş yavaş çözmeye çalışıyorum.

Modern zamanlar okuruna dönersem: bugün, bir metin için ek çaba göstermeyi olanaklı kılan hayat tarzı mevzi kaybediyor. Şanslı bir azınlığın dışında kalan hepimiz, ekonomik çarkımızı döndürmek için giderek artan bir baskıya karşı mücadele ederken, kendimize kalan zamanımızda anlık, çabucak “tüketilen”, ama hemen arkasından yenisi geldiği için bizden sürekli dikkat talep eden; ticari değeri yüksek, renkli, ama içi kof kültürel ürünlerin bombardımanına maruz kalıyoruz. Böylece, yalnızca Ulysses gibi kitapları okumanın değil, klasik müziğin, dünyayı, etrafını, tarihi merak etmenin, şiirin, hatta güzel konuşmanın, yazmanın, kaligrafinin de “modası geçiyor”.

Öte yandan, öyle insanlar var ki, engelleseniz de bu demode işlere merak salıyorlar, peşini bırakmıyorlar. Gerekirse akıntıya karşı yüzerek, gerekirse kendi olanaklarını kendileri yaratarak ilgi alanlarını takip etmeye, emek vermeye devam ediyorlar, edecekler. Kaldı ki, “modern zamanlar”, bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, ortak ilgi alanları olan insanların çabucak birbirlerini bulabilmeleriyle, “merak cemiyeti”nin bu inatçı üyelerine de büyük hizmetlerde bulunuyor.

Bu genel gidişat içinde bence bizlere düşen şu: “kalan sağlar bizimdir” diyerek diğer meraklılarla ilişki içinde devam edeceğiz; elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce, önümüze konulanın ötesini kurcalamanın, emek vermenin değerini göstermeye çalışacağız.

Mahut kitabı hamakta okurken

F!: Ulysses için “delik deşik edilmiş” bir roman denebilir mi? Bir mitin romanının çevresinde oluşan, yıllar geçtikçe devasa boyutlara ulaşıp sayısız filme, kitaba, şarkıya referans olan bir kitabın yeniden kendisini anlatmasına imkan veriliyor sanki. Ulysses’i çevirmek ne kadar sürdü? Sizi en çok zorlayan ne oldu? Çeviri sırasında ek bir okuma keyfi verebilecek notlar aldınız mı? Eğer varsa bunları da gelecekte yayımlama ihtimali var mı?

AE: Evet, Ulysses’in yaratmış olduğu “tefsir” bolluğu sanıyorum yalnızca kutsal kitaplarla karşılaştırılabilir. Çeviri esnasında kendime koyduğum “belli başlı yorum kitaplarını gözden kaçırmama” hedefi bile Ulysses üzerine yazılmış yaklaşık 20 kitabı okumamı gerektirdi. Filmlerden, audiobook’lardan da yararlandım. Çeviriye 2008’in Bloomsday’inde törenle başladım, editörlük ve redaksiyon çalışmalarıyla birlikte dört yıldan biraz daha uzun sürdü. Zorluklara gelince; büyük ölçüde Joyce’un kendi gençliğine dayanan Stephen karakterinin zihnine girdiğiniz anda işler çatallaşıyor; en zor, uzun, tarihi/felsefi/edebi gönderme dolu cümleler onda. İngilizcenin tarih boyunca gelişiminin parodisini yapan Oxen of the Sun bölümü özellikle zordu; zaten ancak bu bölüm bitince çevirinin biteceğine ikna oldum. Bu bölümün başındaki ve sonundaki kaotik parçaları çözmek için James Joyce Quarterly’de yayımlanmış makalelerden yararlandım. Sirens bölümünde dili müzik gibi kullanma amaçlı epey oyun var, onlar da zordu. Gündelik deyimler, klişe deyişler doğru olsun diye çok uğraştım, bunlar için R. W. Dent’in Colloquial Language In Ulysses’i gibi pek çok yardımcı malzemeden yararlandım. Kitap içinde yapısal önem taşıyan bazı kelime oyunlarına da (“Throwaway” adındaki at, “U. P.” yazılı kartpostal…) Türkçe çözümler bulmaya çalıştım.

Editör Gülden Hatipoğlu ile metni didik didik ederken tartışmaları e-mail üzerinden yürüttük, bu sayede epey bir yazılı açıklama ortaya çıktı. Mehmet Nemutlu, Ayşe Orhun Gültekin ve Alpagut Gültekin’in redaksiyon amaçlı okumalarında yakaladıkları noktalara verdiğim cevaplar da üzerine eklendi. Bu malzemeyi toparlayıp belli başlı çeviri tercihlerinin arka planını açıklayan bir “çeviri notları” hazırlamaya niyet ettim, ne zaman nasıl toparlanır göreceğiz… Şimdilik, belli başlı çeviri tercihlerini Kırtıpil’in ikinci sayısında, Ulysses’in çeviri sorunlarını konu eden kısa bir yazıda özetlemeye çalıştım.

Dört yıllık çalışmanın sonunda, çevirinin son harfine basarken…

F!: Oğuz Atay günlüklerinde Finnegans Wake’i okuduğunu söyler. Ulysses hakkında ne düşünüyordu merak ediyorum kendi adıma. Oğuz Atay da okurunun yazarına ulaşması açısından bakıldığında James Joyce ile benzerlik taşıyor denebilir mi?

AE: Anladığım kadarıyla Ulysses’i epey çalışmış Oğuz Atay. Yıldız Ecevit’in Oğuz Atay biyografisinde (“Ben Buradayım…”), Sevin Seydi’nin Atay’ı Ulysses ile tanıştırması anlatılıyor, bunun Tutunamayanlar üzerinde büyük etkisi olmuş. Ayrıca, Oğuz Atay Tutunamayanlar’ı yazarken Sevin Seydi de bir yandan Tutunamayanlar’ı İngilizceye çevirmiş. Bu İngilizce metni de çok merak ediyorum, günün birinde günışığına çıkacağını umuyorum.

[sws_blockquote align=”right” alignment=”alignright” cite=”Armağan Ekici” quotestyles=”style04″]Oğuz Atay Tutunamayanlar’ı yazarken Sevin Seydi de bir yandan Tutunamayanlar’ı İngilizceye çevirmiş. Bu İngilizce metni de çok merak ediyorum, günün birinde günışığına çıkacağını umuyorum. [/sws_blockquote]

Atay ve Joyce’un en önemli ortaklıkları, ortak hafızamızın (okul müfredatı, popüler şarkılar, hayatın her noktasında karşımıza çıkan üsluplar…) ayrıntılarına gülerek bakarken, bu malzemeden devasa bir metnin harcını karmak. Oğuz Atay sağlığında çok az takdir görmüş, ne denli önemli bir iş yaptığını çok az kişi farketmiş. Ancak ölümünden sonra, onunla aynı eğitimi görmüş, aynı sokaklarda yürümüş, aynı resmî ve siyasî retoriklere maruz kalmış okurlar eserinin mizahını ve derinliğini takdir ettiler ve haklı olarak çok sevdiler. Öte yandan, Oğuz Atay Türkiye’de okul hayatından geçmemiş okurlara hitap etmeyebiliyor – geçenlerde Şavkar Altınel’in söylediklerini ben buna bağlıyorum örneğin.

Joyce’un hayatı da trajik, o da ölümünden sonra çok daha büyük takdir gördü. Ama en azından sağlığında modernist edebiyat çevresi tarafından büyük yazar olduğu anlaşılmış, epey destek de görmüştü. Joyce’un eseri de aynı Atay gibi yerel ayrıntı dolu. Ancak İrlanda tarihini, politikasını, yerel şivelerini içeriden bilen insanların ilk okuyuşta, yardım almadan anlayabildiği pek çok şaka var eserinde. Edebiyatta yarattığı etki öylesine büyük ki, dünyanın her yerinden insanlar oturup bu yerel ayrıntıları da öğrenmeye çalışıyorlar; roman tekniğinde yaptığı yeniliğin önemi, sırf İrlanda’yı değil tüm insanlık halini kitaba dökmüş olması, İrlanda’yı hiç bilmeyenleri, hatta belki Joyce olmasa İrlanda’yı merak bile etmeyecek okurları İrlanda’ya çekiyor.

James Joyce’un mezarının başında…

F!: Georges Perec’in bahsettiğiniz Yaşam Kullanma Kılavuzu’na eşlik etmesi için Enis Batur’un yazdığı Perec Kullanma Kılavuzu’nu Kadıköy’de bir sahafta bulmuştum. İlginçtir, ismi lazım değil bir başka yazar da ‘Perec Kullanma Kılavuzu’nu Okuma Kılavuzu’ hazırlamıştı. Bu son metinden, Bağdat Caddesi’nde Perek Emlak’ın önündeki otobüs durağında okuyan biri vasıtasıyla haberdar olmuştum. Sizin bu kılavuz hakkında bilginiz ya da kılavuza ilginiz nedir?

AE: Perek Emlak müthişmiş, ben de yolum düştüğü zaman gidip fotoğraf çektireyim. Bir ayrıntıyı düzelteyim, o kılavuz yazılmamış maalesef, hikâye şöyle: Ferhan Şensoy, bir kitabının tanıtımında Enis Batur’la dalga geçiyor, “Georges Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzu için Enis Batur’un yazdığı Perec Kullanma Kılavuzu’nun tam anlaşılması için El Kitabı” yazmak gibi gereksiz bir işle uğraşmak yerine, yepyeni bir kitap yazmayı tercih ettiğini söylüyor. “Kim için yazıyorlar bu adamlar bu kitapları, diye düşünüyor insan” diye de sormuş. Ama işte, meğer dünya sandığımızdan karmaşık bir yermiş, bu retorik sorunun bir cevabı varmış ve bu adamlar bu kitapları benim gibi insanlar için yazıyorlarmış!

F: Eda Gündüz

Perec Kullanma Kılavuzu’nun benim için evveliyatı da var. Bizim kuşağımıza Oulipo’yu işaret eden Enis Batur oldu. 1987-1988 yıllarında Gergedan dergisi ve Modern Dünya Edebiyatı Antolojisi içinde sunduğu Raymond Roussel, Georges Perec ve Raymond Queneau metinleri bizlere ilk işaretleri verdi. Gergedan’da çıkan, Raymond Roussel’in Bazı Kitaplarımı Nasıl Yazdım başlıklı metni, Oulipo tekniklerinin en önemli öncülerinden biri. Yine Perec’in Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar’ını Gergedan’da okumuştum ve o sıralarda en çok sevdiğim metinlerden biri olmuştu; bende “Georges Perec diye her yazdığı okunması gereken bir yazar var!” hissini yaratan metin odur. Enis Batur’un 1988 tarihli Bu Kalem Bukalemun kitabındaki biçimsel oyunlar da zamanında beni ve arkadaş çevremi çok eğlendirmişti. Bu nedenle, 1993’te Oulipo’nun en önemi yapıtı, Georges Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzu İsmail Yerguz tarafından Türkçeye çevrildiğinde, artık Perec, Enis Batur ve hurufî oyunlar konusunda zaten epey doluydum. Perec Kullanma Kılavuzu, bu kitabın ilk baskısının yanında hediye olarak verildi (sonradan Başkalaşımlar’ın ikinci cildi içinde yer aldı). Bendeki kopya, kitap çıkar çıkmaz alınmış olsa gerek. Perec Kullanma Kılavuzu, hem Perec’in ve Oulipo’nun yöntemleri hakkında ipuçları veriyor, hem de bazı yöntemlere örnekler sunuyor. Bu kitap, bildiğim kadarıyla, Türkçenin Oulipo ile doğrudan bağlantılı ikinci kitabı (Birincisi Ferit Edgü’nün Yazmak Eylemi). Bu metni Enis Batur’un yapıtı içinde renkli, ilginç bir parantez olarak görebiliriz, yanılmıyorsam bir oturuşta yazdığı bir kitapçık, ama benim gibi meraklılar için, verdiği bulmaca çözme hazzıyla, Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzu’nu yazarken başvurduğu olağanüstü ilginç yöntemleri işaret etmesiyle etkisi çok büyük oldu.

F!: Bazı yazarlar hakkında görüşlerinizi merak ediyorum. Öncelikle Feyyaz Kayacan. Nedense Kayacan ironisiyle James Joyce’un iğnelemeleri arasında bir parallelik hissettim. Belki kendi okumamdan kaynaklanıyordur. Size sormak istediğim ikinci yazar ise Ali Teoman. Türkçe edebiyatta bir oyunu en başından kurgulayıp, kimse farketmeden yıllarca sürdüren yazar hakkında düşündüklerinizi öğrenmek isteriz.

[sws_blockquote align=”right” alignment=”alignright” cite=”Armağan Ekici” quotestyles=”style04″] Ali Teoman’ın tüm yazdıklarını okumaya çalışıyorum [/sws_blockquote]

AE: Feyyaz Kayacan’ı çok iyi tanımıyorum, yalnızca birkaç öyküsünü okudum. Okuduğum kadarıyla çarpıcı, kendine has bir dünyası var, hiç beklenmedik unsurları bir araya getirerek, bakış açılarını altüst ederek bir dünya kuruyor. Aliterasyonları, ses oyunlarını kullanmasında da Joyce’vari bir yön var (“Kişi avanesini bekletmemeli, kişi nânesini solmadan yemelidir” var bir öyküsünde mesela). Ben de şimdi bu soruyu görünce “artık tüm öykülerini okumanın zamanı geldi!” diye düşündüm.

Ali Teoman’ın ise tüm yazdıklarını okumaya çalışıyorum. Bizim kuşağın en önemli ve ilginç metinlerinin bazılarının Ali Teoman’ın kaleminden çıktığını düşünüyorum. Dile müthiş hakim, kelimelere her türlü cambazlığı yaptırabilen, edebiyat ve dil tutkusu her kelimesine yansıyan, dünyanın tüm karmaşasıyla, çözülmezliğiyle, kötülüğüyle, insanın anlam arayışının boşluğuyla ve bu boşluğun içinde bile umudunu kaybetmemesiyle yüzleşen bir yazardı. Müzikseverliğini de kendime çok yakın hissediyorum. Öte yandan, yazılarındaki karanlık tarafın, yeri geldiğinde okurla yazar arasındaki en minimal düzeydeki özdeşleşme kontratını bile yırtıp atan, okuru yazara lânet ettirecek düzeyde asabını bozabilen, zehirli bir yönü de var. Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı hem çok güçlü bir metin, hem de bu kitabın arkasındaki oyunun yıllarca sahiden de kitabın ismiyle müsemma bir şekilde gizli tutulması çok ilginç bir hikâye. Bence Ali Teoman’ın asıl başyapıtı Konstantiniyye Üçlemesi, “kim bu Ali Teoman?” diye soranlara hemen Uykuda Çocuk Ölümleri’nden başlayın derim.

Ali Teoman şimdi “edebiyat” dedim diye kızmış olabilir öbür dünyada, çünkü edebiyatın “edep” kökünden gelmesini sevmezmiş, edepsizliği pekâla edebiyatın konusu içinde gördüğünden, “yazı” kökünden gelen yazın’ı tercih edermiş.

F!: James Joyce’un torununa yazdığı ve sonradan kitap olarak basılmış Kedi ve Şeytan’ı da çevirdiniz. Joyce’un şeytanı diyince, İlhan Mimaroğlu’nun tuvaletine işediği 666 numaralı oteli de hatırlatarak, şeytanın hangi musikisiyle gönül şenlendiriyorsunuz?

AE: Şeytan ve Mimaroğlu üzerinde gideceksek, tabii ki Mimaroğlu’nun öğrencisi Alper Maral’ın elektroakustisch! albümüyle, daha da spesifik olarak bu albümdeki Ambrose Bierce göndermeli The Devil’s Dictionary ile gönül eğlendirmeliyiz. Bir nebze daha meleksi müziklere dönersek, Bach saplantısı, kendi halime bırakıldığım zaman Bach ve çağdaşlarını dinleme hali hâlâ sürüyor. Bugünlerde Gustav Leonhardt’ın Bach kayıtları çok dönüyor evde. Bir de eşimle birlikte geç rönesans-erken barok döneme, özellikle bu dönemin günümüzün popüler müzik formlarına ve caza çok yaklaşan şarkılarına çok takıldık, özellikle L’Arpeggiata topluluğunun albümlerini çok dinliyoruz . (Şeytan ve meleklerden konu açılmışken, Youtube’dan L’Arpeggiata’nın Ciaccona del Paradiso e del Inferno’sunu izlemenizi tavsiye ederim.)  Lavtacı Rolf Lislevand’ın aynı dönemin emprovizasyon geleneğini seslendirdiği  Diminuito adlı albümü sevdik. Bir de 50’lerin sonu, 60’ların başı caz albümlerine (Mingus, Dolphy, Coltrane, Monk, Rollins, Shorter, Hancock…) son yıllarda yine ailecek çok sardırdık.

[sws_blockquote align=”right” alignment=”alignright” cite=”Armağan Ekici” quotestyles=”style04″] Perec Kullanma Kılavuzu’nun benim için evveliyatı da var. Bizim kuşağımıza Oulipo’yu işaret eden Enis Batur oldu. 1987-1988 yıllarında Gergedan dergisi ve Modern Dünya Edebiyatı Antolojisi içinde sunduğu Raymond Roussel, Georges Perec ve Raymond Queneau metinleri bizlere ilk işaretleri verdi. [/sws_blockquote]

F!: Ünlü sorudur. Neden yazıyorsunuz? Ayrıca, metinlerde oyunlara, bulmacalara meraklı bir yazar olarak, nasıl yazıyorsunuz? Nerede yazıyorsunuz? Yazı ritüelleriniz var mı? Yazı disiplini denen olguya inanıyor musunuz?

AE: Epey çocuk denecek yaşta, henüz bilinçli bir “kitap okumak iyidir” fikrinin bile oluşmadığı bir sırada, annemin kitap dolabını karıştırırken elime Varlık Yayınları’ndan Kafka’nın Ceza Sömürgesi geçmiş, ben de bir kesinlikle o yaş grubuna tavsiye edilmeyecek bu öyküyü bir şekilde okumuş ve çok şaşırmıştım. Bir kitabın böyle çarpabileceğini, kitap denen nesneleri insanı böyle fena yapabileceğini hiç bilmiyordum tabii. Yıllar sonra, hâlâ da yazının bu gücünü, kelimeleri, kafamızda kurduğumuz bu incelikli yapıları çok sevdiğim ve bu yapıları seven diğer meraklılarla paylaşmak istediğim için yazıyorum.

Evin salonunda ufak bir çalışma masam var, bilgisayar ile yazıyorum. Klavyede epey hızlı yazabiliyorum, çok da fazla düzeltme yapıyorum, bu yüzden elle yazma yeteneğini kaybettim maalesef. Bir yazı konusunu kafamda kurduktan önce elle kısa kısa, telegrafik notlar alıp iskeleti kuruyorum, sonra bir-iki oturuşta kesintisiz birkaç saat çalışarak yazının kaba halini ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Sonrası da düzeltmeler, revizyonlarla geçiyor.

Yazı disiplinine inanmak/inanmamak tartışılabilir tabii. Ulysses beni bir yazı disiplinine mahkum etti, dört yıl boyunca her gün (çeviriye ara verdiğim bir kaç ay da dahil olmak üzere) “çalışmam lazım” hissiyle yaşadım. Velhasıl uzun soluklu işler için, “mesleğiniz” bu değilse, tuhaf bir disiplin, aklı başında herkesin keyif yaptığı saatleri çalışmaya vakfetmek gerekiyor.

F!: İnternet ve okuma oranları, e-kitaplar vs derken yaygaralar koptu, ancak Türkçe kitaplarda okuma ve basılma oranlarının arttığını görüyoruz. Sürekli diğer kitaplara “link veren” Borges’i de anarak, sizin sadece internette yer alan yayınlara bakışınızı merak ediyorum.

AE: Eskiden birşeyler yazan birinin yazdıkların paylaşabilmesi için bir şekilde tüm basım sürecini katetmesi, ya bir yayıncıyı ikna etmesi, ya da bir kamikaze operasyonuyla kendi cebinden bastırıp okura ulaşacağını umması gerekiyordu. İnternet tüm bu engelleri kaldırdı, artık söyleyecek sözü olan hemen ertesi gün bunu tüm dünyaya açabiliyor. İşin bu tarafını, söyleyecek sözü olanın önündeki engellerin kalkmış olmasını çok olumlu buluyorum ve bloglar dünyasında pek çok iyi edebiyat örneği olduğunu düşünüyorum. İnternet yayıncılığının, ortak ilgi alanları olan insanları biraraya getirmekte de olağanüstü faydaları var. Öte yandan internetin kendi ritmi, internet yayıncılığının daha kısa metinlere yoğunlaşmasına yol açıyor. Ayrıca işin doğasında bir uçuculuk var, sitelerin çoğu birkaç yıl içinde yok oluyor. Uzun soluklu, yıllarca okunacak edebiyat yapıtları için hâlâ kitap formunun taraftarıyım. E-kitap’a özellikle şüpheyle bakıyorum, belki gelişmeler beni utandırır ama, bugün aldığınız bir e-kitabın kalıcı olacağına, 50 yıl sonra torununuzun okuyabileceğine, 2070’de birilerinin “bir gün dedemin Kindle’ının tozunu alırken bir baktım Kafka diye bir yazar…” diye bir hikâyesi olacağına ikna olmuş değilim, ama benim Varlık Yayınları hâlâ okunabilir olacak! 1950’de basılmış Penguin Classics kitapları hâlâ sağlam, üstelik retro tasarımları, dokunma duyusuna da hitap eden ofset öncesi matbaa harfleri ile daha da güzeller, eski kitapçılardan çok ucuza da bulabiliyorsunuz.

F!: Arazi Marazi çok şık bir kitaptı. Bir şekilde yakın duran yazarların kısa paslaşmaları gibiydi. Kendi metinlerinizi yakın zamanda kitap olarak görme şansımız var mı?

AE: Şu anda somut bir plan yok. 2000’lerin başında çeşitli dergiler için yazdığım makaleleri gözden geçirip toparlayıp biraraya getirmek gerektiğini hissediyorum. 2008-2012 arasında Ulysses ile uğraşırken yazıya ara vermiş oldum, Ulysses’i kendi yazı maceramda bir tür inziva, çekilmesi gereken bir çile olarak gördüm. Şimdi neler olacağını göreceğiz.

 F!: Sizden bir Enis Batur kitabı hayal ediyorum. Sizce hayallerde mi yaşıyorum?

AE: Olabilir, geleceğin neler getireceğini bilmek zor. Belki birkaç yazarla ortak bir kitap da olabilir. Enis Batur üzerine yazmanın en zor yönü, Enis Batur’un kendi yapıtı üzerine zaten yazmamış olduğu birşeyleri bulup yazmak! Bu meseleyi Orhan Koçak da anmıştı diye hatırlıyorum. Kısa süre önce, Enis Batur’un 2000’den sonraki kitaplarına genel bir bakış amacıyla yazdığım bir metni tamamlayıp teslim ettikten sonra, Rakım Sıfır elime geçti ve yazdığım yazıdaki bazı unsurları kelimesi kelimesine Rakım Sıfır’da gördüm mesela. Enis Batur gibi girift, dallı budaklı ve kendi yazısı üzerine düşünen bir yazar üzerine yazmak, bazen Heisenberg belirsizlik ilkesini ihlal etmeye kalkışmaya benziyor. Konumunu saptadığınız anda hızını elden kaçırıyorsunuz.

F!: Bu aralar başucunuzda duran hangi dergi ve kitapları okumaktasınız?

AE: Oulipo’culardan Jacques Roubaud’un Matematik adlı otobiyografik romanını kısa süre önce çok büyük beğeniyle İngilizcesinden okudum. Bu kitap, Büyük Londra Yangını başlıklıbir nehir roman projesinin parçası, diğerlerini de okumak istiyorum. İmparator Julianus’un bir biyografisini (The Last Pagan) bir iki gün önce bitirdim, şu anda elimde John Freely’nin yeni kitabı (The Flame of Miletus) ve Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları var. Yıllara yayılacağını bildiğim bir-iki paralel okuma da arka planda sürüyor, Richard Taruskin’in 3800 sayfalık Batı Müziği Tarihi yavaş yavaş ilerliyor mesela, yukarıda andığım Burgess gibi Joyce bağlantılı bir iki okuma da var. Ahmet Cemal’in Vergilius’un Ölümü çevirisi ve Ali Teoman’ın yeni öykü kitabı sıraya girmişlerdi, şimdi Feyyaz Kayacan da sıraya girmiş oldu. Başucu dergileri ise Lapham’s Quarterly ve London Review of Books.

F:! Yaşattığınız tüm edebi güzel anlar için teşekkür ederiz.

AE: Bu nokta atışlı sorular için ben çok teşekkür ederim!

[sws_divider_line]

Futuristika! Notları:

–          James Joyce, Richard Ellmann
–          A Shorter Finnegans Wake – Anthony Burgess
–          Kırtıpil iki aylık edebiyat dergisi
–          Yaşam Kullanma Kılavuzu İçin Dört Şekil, Georges Perec. Türkçesi: Armağan Ekici
–          Perec Kullanma Kılavuzu, Enis Batur
–          Kedi ve şeytan, James Joyce. Türkçesi: Armağan Ekici
–          James Joyce’un çocuk kitabı hakkında
–         Alper Maral’ın elektroakustisch! albümüne bir selam: Ambrose Bierce – Şeytanın Sözlüğü’nden, Armağan Ekici

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page